13 Mayıs 2025 Salı

Harika Podcast Serileri

 Baharın bu güzel günlerinde yürürken, araba kullanırken, boş boş duvarlara bakarken, tek başıma yemek yerken, ütü yaparken ya da beynimin bir kısmını geride bırakarak yapabileceğim o yapılması gereken işleri yaparken kulağımda bir ses olsun istiyorum. 

Kendi iç sesini susturmak için diyebilirsiniz. İtiraz etmem. Düşünceler kafana üşüşmesin diye saklanıyorsun, derseniz, o da kabul. İhtiyaç duyduğumuz şeylerin her daim çok akla yatkın olmadığını çoktan kabullenmedik mi? Burada uyulacak kuralları çoktan yazıp alnımıza asmadık mı? Astık. İşte, her daim bana ilginç şeyler anlatacak birini bulamadığım için podcast dinlemeye başladım. Hiç aklıma gelmeyecek konularda bilgi sahibi oldum. Bazıları sırtımı sıvazladı bazıları yolumu uzattı. Sonunda bir gün dinleyecek bir şey bırakmayacak kadar dinlemekten kulaklarım uzayınca, sesimin farkına vardım. Ben de anlatabilirdim.

 İşte o gün bir podcast serisi hazırlamaya başladım. Karşınızda Harika Podcast Serileri. Edebiyat, tarih, arkeoloji, mimarlık ve aklınıza gelen gelmeyen onlarca konuyu birbirine karıştırıp hikayeler anlattım. Konuşmaya kafamın içinde dönen bir soruya cevap arayarak başladım. 

İnsanın Evi Neresidir?


Umarım dinler ve seversiniz.

Linki şuraya bırakıyorum.

https://open.spotify.com/episode/3jE279LCkhiQnuoKtYLsOm?si=0mTgSjDKQ66NazJFmRPR8A

21 Mart 2025 Cuma

Kuş Lokumu

Kimsenin kimsenin içinden geçenleri görememesi ne büyük lütuf. 

Yalnızca ben içimdeki tüm bu karanlığı görüyorum, diye düşündü. Böyle dedikten sonra, tabi tüm bu konuşma içinden gerçekleşiyordu, yarım saattir oturduğu koltuktan kalkıp mutfağa gitti. Tezgahın üzerindeki büyük kasede, yıkanmak için bekleyen dolmalık biberler, plastik bir kapta kıymalı pirinçli dolma içi, üzerinde beyaz kuşların olduğu küçük porselen kasede de fıstıklı kuş lokumları duruyordu. Lokumları dün kahveye gelen hanımlardan biri getirmişti. Hanımı bu kase yanında yüz yıl dursa belki ancak yarısını yer, kalanını da kuruyup tatları bozulduğunda çöpe döküverirdi. Oysa o, böyle şeyleri en parlak, en lezzetli oldukları anda yerdi. İçi rahat ederdi. Türklerin en sevdiği laflarından biriydi, aklında duracağına karnında dursun. Bu lafı da bir gün hanımı oğluna söylerken duymuştu. Ki zaten Erdal'ın aklında falan tuttuğu yoktu. Ne zaman yemeğe gelse kıtlıktan çıkmış gibi tabağına ne koyulsa silip süpürürdü. Yetmez, giderken de kalanları saklama kaplarına koy, derdi hanımı. Erdal poşeti alıp götürür, bir dahaki gelişinde boş saklama kaplarını getirmeyi asla akıl edemezdi.

Dolmaları yıkamaya başlamadan önce ağzına bir lokum attı. Lacivert gömleğinin eteklerine dökülen pudra şekerini silkelerken, dirseği üst üste dizili dolmalık biberlere çarptı. Dolmalık biberlerden biri yuvarlanıp masanın altına kaçtı. Tam da duvarın dibine kadar yuvarlandı. Sabiha, ne kadar uzandıysa da yetişemedi. Uzatıp almak için oklavayı tüm mutfak dolaplarında aramaya başladı. Derken bir dolabın içinde iç içe duran tencere kapaklarından biri yere yuvarlandı ve tutma yeri çat diye camla birleştiği yerinden ayrılıverdi. Sabiha panikledi. Bir elinde ortası delik duran cam tencere kapağı, bir elinde yerinden çıkan vida, ardiyede tornavida aramaya yollandı. Tornavidayla vidayı azıcık sıkınca kulp elinde dağılıverdi. Ağzından çıkan küfürlerin hangi dilde olduğunu takip etmek zordu. Türkçe başlayan sinkaflı laflar yarısında bir başka dile dönüyordu. Zil de tam o anda çaldı. Elindekileri bir rafa bırakıp, odanın ışığını söndürdü. Söylene söylene kapıya yürüdü. Yavaşça. Yani daha yavaş yürümek dışarıdan gören biri için bir tuhaflık iştigal etmese, daha yavaş yürürdü. O kadar yavaş. Kapının önünde kimseyi göremeyince apartmanın içine doğru, kim ooo, diye seslendi. Otomatın ışığı yandı ve Aliye Hanım, soluk soluğa merdivenlerin başında göründü. Asansör bozulmuş, dedi. Merdivenlerden çıkmak zorunda kaldım. Elindeki alışveriş poşetlerini kızın eline tutuşturdu ve salona geçip, camın önündeki tekli koltuğa kendini attı. Bir bardak su getir bana Sabiha, dedi. Poşetleri de yatak odama bırakıver. 

Sabiha mutfağa girdi, camlı dolaptan kesme bir bardak çıkardı, ağzına kadar doldurdu, küçük gümüş tepsiye yerleştirdi. Ve tam çıkacakken dönüp bir lokumu daha ağzına atıverdi. Küçücüktü bu lokumlar. İnsanın ağzının içinde daha çiğnemeden eriyip yok oluyorlardı. Geliyor musun Sabiha, diye seslendi hanımı, öldüm susuzluktan. Bardağı uzatan ele üzerinden çıkardığı ceketi tutuşturup, bunu da dolabıma alıver, dedi. Sabiha koridorda nispeten daha hızlı adımlarla kayboldu. 

Aliye Hanım'ın başı tutmuştu. Salonun penceresini açıp, esen hafif melteme karşı oturdu. Daha nisan ayından başladı bu sene yaz sıcakları, dedi. Dünyanın düzeni bozuldu iyice. Şuraya geçen yaz klima taktırmadığım için ne kadar pişman oldum sonradan, en iyisi iyice sıcaklar bastırmadan taktırmalı. Erkek yok ki başımızda uğraşsın şu işlerle. Evin erkeği de benim kadını da, deyip kendi kendine acıdı. Aynı anda üzerine bir yorgunluk çöktü. Sabiha bir kahve yapıver bana yavrum, diye seslendi. Boşluğa doğru. Boşluk cevap vermedi. Üst üste ismini yineledikçe sinirleri de tepesine yükseliyordu. Nihayetinde Sabiha sanki kimse ona bir şey dememiş gibi koridorda göründü. Sana sesleniyorum, duymuyor musun? dedi. Duymuyorum, dedi sakince Sabiha. Bana bir sade kahve yapıver, dedi. Sabiha kafasını sallayıp, mutfakta yok oldu. 

Bazı insanlar için birinden bir şey istemek zordu. 
Hem de çok zor. 
Başkasından isteyeceğine, kendisi altında ezildiği o yükü, ne yapar eder sırtlanırdı. Sorduğu soruya alacağı en ufak bir tereddütlü yanıt onu sorduğuna soracağına pişman ederdi. Yavrum, klima almak istiyorum eve, senin var mı tanıdığın bildiğin biri, demişti laf arasında Erdal'a. Erdal ağzında çiğnediği lokmaları bitirmeyi bile beklemeden, anne benim nerden olsun klimacı tanıdığım, ne alaka, deyip kestirip atmıştı. Aliye Hanım konuyu kapatmakla kendi doğurduğu çocuğa had bildirmek arasında gidip gelmişti. İçinden, dün boktu, bugün koktu, dediğini oğlan hayatta tahmin edemezdi. Sıcak oluyor da gündüz bu salon, dedi, bunalıyorum akşam üzeri, dışarıya taktıkları makinası falan varmış, bilemedim nereye olur. Oğlan gözlerini salonun duvarlarında şöyle bir gezdirip, bakarız, diye cevap verince, Aliye Hanım saç diplerinde bir karıncalanma hissetmişti. Yutkunmuş; bir bardak suyu bir kerede içmiş ve susmuştu.
Birkaç gün sonra Seçil'e telefonda, yavrum, ben bir klima taktırmak istiyorum salona ama nasıl yapsam bilemedim, dediğinde, kızı telefonundan bak anne, sana bir link atacağım, oradan beğen, demişti. Yarım saat sonra telefonuna gelen mesaja tıklamış, açılan sayfaların içinde dolaşmış, türlü çeşitli klimalara bakmış, sonunda siyah renkli bir tanesini çok beğenmişti. Rengi siyah lake yemek dolabıyla çok uyumlu olur, diye düşünmüştü. Sonra nasıl olduysa o sayfalar kapanıvermişti ve bir daha o siyah klimayı bulamamıştı. Seçil'i aradığında, aynı yere bir daha tıkla demişti. Tekrar girip o sayfalarda dolaşmaya başlayınca, Aliye Hanım'ın içine sıkıntılar basmıştı. Sayfaları da bu konuyu da kapatmış ve unutmuştu. Seçil de bir daha sormamıştı.

Aliye Hanım aklına gelenlerden kurtulmak ister gibi yerinden kalkıp mutfağa girince Sabiha'yı elinde telefonla kahve makinasının başında dikilirken buldu. Kahve olmadı mı daha, sürekli elinde şu telefon, yapışık gibisin şu merete, dedi. Sabiha sessizce elindeki telefonun ekranını aşağıya doğru itiyor, cevap vermiyordu. Tezgahın üzerindeki tutma yeri kırılmış cam tencere kapağını, sabahtan beri hala doldurulmamış dolmalık biberleri, yerlere dökülmüş pudra şekerlerini, buzdolabının lekeli kapağını ve Sabiha'nın yüzündeki o hiçbir şeyi umursamaz ifadeyi aynı anda gördü. Bu yaştan sonra evde biriyle hem de hiç tanımadığı biriyle yaşamak zaten zordu. Bu kaçıncı yardımcıydı eve gelen. Hepsi birbirinin aynıydı. Hiçbirini göresi gözü yoktu. Gel gör ki, tek başına da imkanı yok, zinhar yapamazdı. Bu dört odalı koca evi ne temizleyebilirdi ne de her gün yemek yapabilirdi. Hem tansiyonu vardı. Gece yalnız kalmaya korkuyordu. Ölse kalsa kim duyacaktı. Evde tamamen sessizliktense geceleri kızın odasından gelen telefon seslerini duymak ona hayatın bir yerlerde hem de zorluklar içinde devam ettiğini hatırlatıyordu. Şu gencecik kızın memlekette iki tane oğlu vardı. Bazı sabahlar kalktığında yüzü gözü ağlamaktan şiş oluyordu. Aldığı maaşı dolara çevirip eve gönderiyor, hafta sonları izne çıktığında Aksaraydaki ucuzluk mağazalarından kendine parlak renkli bir bluz alıp bir de çay içebilirse eve keyfi yerinde dönüyordu. Zor bir hayattı orası kesin. Bu zorluklar Aliye Hanım'da acımayla birlikte gizli bir neşe bile yaratıyordu. Hayatın zor zamanlarını atlamış birinin hafifliği doluyordu içine.
Kıza yüklenmenin bir faydası yoktu. Alır başını çeker giderse yenisini bulana kadar ne yapacaktı.

O sırada Sabiha, bu cam kapağın tutma yerindeki vida çıktı, sıkınca da tutma yeri kırıldı. İnternetten onun yerine bir tutma yeri bulabilir miyim, diye bakıyorum, dedi. Aynısını nereden bulacaksın orada, dedi Aliye Hanım. Kız, elindeki ekranı çevirince ekranda onlarca küçük vida, metal tutacak ve cam kapak belirdi. Kapakların çapları, vidaların büyüklükleri, her şey yazıyordu. Bu değil mi, diye, küçük fotoğraflardan birine tıkladı kız. Ekranda büyüyen fotoğraftaki kapak tezgahın üzerindekinin aynısıydı. Al onu, parasını ben veriririm dedi Aliye hanım heyecanla. Kahveyi de al gel yanıma, açmışken bakmak istediğim bir şey daha var.

Aliye Hanım, o akşam yemek masasında, üzerine bol yoğurt koyduğu ılık kıymalı dolmasını kaşıklarken halinden çok memnundu. Başındaki ağrı, kahveyi içince geçmişti. Sabriyenin kocasının çalıştığı inşaattan bir arkadaşının klima montajı yaptığı ortaya çıkmıştı. Kocasına söyleyince, usta Aliye Hanım'ı aramıştı. Senin salona 11bin btu gider ablam, al beğendiğini, malzeme gelince servisçi montaja geliyor, onlar gelmezse ben gelirim takmaya. Sabah akşam fark etmez, ne zaman ihtiyacın olursa ara, demişti. Ne de düzgün bir çocuktu. Sabiha'yla birlikte daha önce beğendiği siyah klimayı buldular, kredi kartından da ödedi, bitti gitti. 

Serin bir yaz seni bekliyor Aliye, dedi. 
Bu kız bu dolmayı da çok güzel yapıyor. 
Sabiha yarın Seçiller gelecek, mantı yaparsın onlara, kıymayı çıkarsana buzluktan diye, mutfağa doğru seslendi. Sabiha boşalan kuşlu kaseyi yıkarken, tamam, diye cevap verdi.







24 Eylül 2023 Pazar

Alelade bir salı günü

 Alelade bir salı günüydü. Bana denilenleri, her gün yaptığım sırayla yapıyordum. Liste kafama kazınmıştı. Bu listeyle doğmuşum gibi hissediyordum. Dünyanın başka bir yerinde başka türlü hayatlar yaşandığı aklımın ucundan bile geçmiyordu. Uyan, çayın suyunu koy, yumurtaları haşla, domateslerin kabuklarını soy ve doğra, zeytinyağı gezdir, kekik serp, ekmekleri kızart,  patates haşla, kahvaltı edilirken arka odada sessizce yeni yıkanmış çarşafları ve gömlekleri ütüle, çorapları katla, arada gidip bir bardak daha çay ister misiniz, diye sor, sofrayı topla, ekmeğin içine iki dilim peynir sıkıştırıp aceleyle çiğne, kahve pişir, toz al, tekrar kahve pişir, fasulye ayıkla, soğan doğra, önlüğünü çıkarıp ayakkabılarını giy, sokağa çık, manava git, taze bakla mı çıkmış, evde dereotu mu bitmiş, kasaba git, kıymayı iki kere çektir, postaneye git, mektupları ver, dik yokuşu elindeki poşetlerle tırman, pirinç ısla, çarşafları değiştir, kapıya bak, beş çayı demlenmedi mi hala, demle, fırından böreği çıkar, kabakları oy, kıymayı kavur, sofrayı kur, afiyet olsun biraz daha alır mısınız diye sor, buz bitmiş mi dolapta, boş bardakları topla, tavaları ovala, tencereleri güzelce yıkayıp kurula, kahve pişir, elma soy, mutfağın ışını kapat, iyi geceler de, benden başka bir arzunuz var mı, Allah rahatlık versin size de, geceliğini giy, saçlarını ör, kafanı yastığa koyduğun gibi uyu. 

Hanımımın o gün başı tutmuştu. Bazı günler tutardı. O günler sabahlığını çıkarmadan akşama kadar yatardı. Odasının kapısı sıkıca kapalı, balkonunun bahçeye bakan kapısı hafif aralık ve tüm kalın perdelerini tek bir ışığı bile içeriye almamacasına sıkı sıkı çekmiş olurdu. Çocuklar okuldan dönene kadar evde çıt çıkmazdı. Parmak uçlarımın üzerinde ezbere bildiğim her şeyi yapar, ocakta koku yayabilecek tek bir şey pişirmezdim. Evin bütün camlarını arkalarına kadar açıp evi baştan sona havalandırırdım. O gün vakit öğleni geçmişti. Evde hanımımın annesiyle benden başka kimse kalmamıştı. Bir şey ister misiniz, demiştim kapısının aralığından içeriye. Yok, yok, demişti incecik bir sesle. Kapat şu odanın da kapısını, biraz uyumak istiyorum. Yatak odasının kapısını çekerken, ben çarşıya gidiyorum o zaman, alışverişi halledeyim, demiştim. Karanlık ve sessiz odanın içinde yalnızca hafifçe nefes alıp verişi duyuluyordu. Sessizlik, evet, demek oluyordu. Salonda haftalık magazin dergilerinden birini okuyan Büyük Hanım, aktardan melisa çayı alıver, geçen defa biraz hafifletmişti ağrısını, çubuk tarçını da unutma ayva tatlısına koyacağım, diye tembihledi. 


Yokuşu hızlıca inerken havanın o gün pırıl pırıl olduğunu, sokağın denize bağlandığı kıyıda bebek arabalı kadınları, bisiklete binen çocukları, banklarda oturan ince hırkalarının önünü aralamış ihtiyarları gördüğümü ve sırtımın hafifçe terlediğini, bu yüzden de kabanımın düğmelerini açtığımı hatırlıyorum. Erken gelen bahar sokaklara dolmuştu. Renkler daha parlaktı. Deniz kokusuna ağaçlarda açan çiçeklerin kokusu karışmıştı. Bazen insan yaşamanın ılık sevincine dalıverir ya. Öyle olmuştu. Bu anlık ve anlamsız neşe aklımı karıştırdığından alacaklarıma göz atmak için evden çıkmadan önce hazırladığım listeyi cebimden çıkarıp bakmaya ihtiyaç duymuştum. 


Kasabın kapısından girerken nasıl olduysa hanidir silinmemiş ve içeride yanan tüplü katalitiğin sıcağından buğulanmış cam kapıya küt diye alnımı çarptım. Öyle böyle çarpmak da değil. Tüm camlar olduğu yerde dalgalanınca kapıya takılı zil tuhaf bir ritimle şıngırdadı. Şıng, şıgır, şııınt. Kasap, tezgahın arkasında doğradığı eti bırakıp, yanıma geldi. Elleri kanlı, üzerinde beyaz önlük, ayağında yeni alınmış boyalı rugan ayakkabılar. Rugan ayakkabılarının parlaklığı gözümü aldı. Ne oldu öyle yahu, dedi, iyi misin. Dalgınlık, dedim, fark edemedim kapıyı. Bunun ne kadar imkansız olduğunu kanıtlamak ister gibi dönüp kapıya baktı. Kapı yani. İki metre boyunda, üzerinde kocaman harflerle açık yazan tabela asılı. Neyse, dedi, geç şöyle, otur da soluklan. Derisi yıpranmış metal ayaklı sandalyeye oturdum. Su ister misin, dedi. Ellerimi üzerinde dolaştırırken alnımın ortasında zonklayan yerde bir yumrunun filizlendiğini hissedebiliyordum. Olur, dedim. Tezgahın üzerinden bana küçük paket sulardan birini uzattı. Yalnızca devamlı ve sevdiği müşterilerine böyle ikramlarda bulunan cimri herifin tekiydi. Açmadan önce soğuk paketi alnıma dayadım. O sırada işte, kapıya takılı zil tekrar şıngırdadı. Biri içeriye girdi. Hiç öyle insanın hayalini kuracağı, dergilerdeki davetlerde poz veren beylere ya da o vakitler eve her giriş çıkışını gizlice izlediğim yan komşunun oğluna benzeyen bir yakışıklılığı yoktu. O oğlanın da bana bir kez olsun dönüp baktığı yoktu. Dönüp baktıysa da benim görme ihtimalim yoktu. Gençlikte bir oğlan bakar, ben de o bana bakarken ona bakarsam ve de biri de bunu görürse, laf olurdu. Neyse, içeriye giren uzun boylu, hafif göbekli, saçları dökülmeye başlamış bir adamdı. Sokakta yanımdan geçse kafamı bile kaldırıp bakmazdım. Bana yarım kilo kıyma çeker misin, dedi, biraz da ilikli kemik lazım, çorbalık. O sırada sıcaklayıp boynundaki hardal rengi kaşkolu çıkarıp kolunun altına sıkıştırdı. Hanım senden önce geldi, dedi kasap, elindeki bıçağın sivri ucuyla beni işaret ederek, biraz bekle ya da başka işin varsa halledip öyle gel. Kasap öyle deyince, adam bıçağın işaret ettiği yere dönüp, gözünün ucuyla bana baktı. Orada olduğumu da o zaman idrak etti. Ha, dedi, pardon ben sizi fark edemedim, ben yarım saat sonra gelirim o zaman. Atkısını tekrar omzuna attı. Çıkıp gitti. 


Bazı insanların kendilerinden geride bıraktıkları boşlukta tuhaf bir çekicilik olduğunu hayatımda ilk kez o gün fark ettim. O boşluk, insanda o boşluğu tekrar tekrar doldurup boşaltma isteği yaratıyordu. Havada asılı kalan traş losyonu kokusu, atkının savrulmasıyla uçuşan küçük tozlar, kapanan kapıdan içeriye gelen taze havanın serinliği, içeride başlayan sessizlik, giderek uzaklaşan adımlarının kaldırımda bıraktığı tok ses. Evet, ne istiyorsun, dedi Necmi Abi bana dönüp. Ciğer istiyorum, bir kilo, iyice temizle ama, geçen defa sinirleri kalmıştı, sert oldu. Çırak bırakmıştır, dedi, adı batasıca, kovdum gitti zaten geçen hafta. İçinden söylenmeye devam ediyor olacak ki kafasını sallayıp tezgahın arkasından jelatine sarılmış bir parça aldı ve ince uçlu bıçağın etin üzerindeki gidip gelme hareketi dışında dükkanda hiçbir hareket kalmadı. Adam geri gelmedi. Ellerimde poşetlerle eve yürürken, kafamda buz dolu bezi alnıma yaslamış mutfakta otururken, melisa çayını demlerken, akşam yemeği saati hanımın başı kokusundan daha kötü olmasın diye mutfağın her tarafını kapatıp ciğerleri pişirirken, yemekten sonra ertesi günki gündüz oturması için yaprak sarması sararken, gece herkesin uyuduğu evde yatağımda uyanık yatarken, adamın arkasından kapanan kapının çıkardığı mekanik ses ve kapı koluna takılı zilin çıkardığı şıngırtı aklımdan çıkmıyordu.



5 Aralık 2022 Pazartesi

Kumsal

 Gün 1: P.' nin bembeyaz sırtına iki avuç güneş kremi sürdüm. Teni pürüzsüz ve yumuşacık. Ellerimde ve sırtında beyaz dalgalar kaldı. Etrafta koşturan yaşıtı ve daha büyük çocuklar kapkara olmuşlar. Hepsinin vücudunda mayo izleri var. Yalın ayaklar. Kimin, hangi çocuğun annesi olduğunu anlayamıyorum. Herkesin birbirini tanıdığı, eski bir mahalleyi alıp kumların üzerine oturtmuşlar. Şezlong yok. Şemsiye yok. Havluların üzerinde küçük boy soğutucular, sırt çantaları, el çantaları, eşantiyon verilmiş boy boy çantalar var. Çantaların fermuarları durmaksızın açılıp kapanıyor. Kimin çantasından ne çıkacağını tahmin etmek imkansız. Yanımızda oturan yaşlı çift, havluların üzerine kahvaltılık küçük kapları çıkardılar. Yaşlı adam haşlanmış yumurtasının yarısını bir ısırıkta yedi. Sonra da cam çay bardağını kumların arasına sokup, arkasına yaslandı. Bomboş bakışlarını denize dikti. Uzaktan birbiriyle yarışıyor gibi gözüken bir tanker ve bir yolcu gemisi geçiyor. Hava sıcak ve rüzgarlı. Arada bir kumsaldaki bütün kumlar yerinden kalkıp başka bir yere oturuyor. İnsanlar da sürekli yerlerinden kalkıp denizin içine doğru yürüyorlar. Çok azı gerçekten yüzüyor. Çoğu beline kadar ıslanıp serinliyor. Kimisi yalnızca ayaklarını sokup geri çıkıyor. P. şapkasına alışamadı. Arada bir çıkarıp kumların üzerine fırlatıyor. Ben de hemen yerden alıp, kumlarını silkeliyor ve gerisin geriye kafasına takıyorum. Su, diyor yanıma gelip. İçinde su da olan büyük çantayı kucağıma alıp, içini karıştırmaya başlıyorum. Su, ıslak mendil, saklama kabı içinde soyulmuş şeftaliler, yıkanmış kayısılar, çiğ badem, hurma ve karabuğday unundan yapılmış krakerler var. Kraker ister misin, diyorum. Kafasını iki yanına sallıyor. Ağzına çekirdeğini çıkardığım hurmanın yarısını sokuşturuyorum. Çiğneyerek, kazmaya çalıştığı havuzun yanına geri dönüyor. Sanki ben yokum, yetişkinler, açlık, zaman yok. Elindeki sarı su kovasını yüzlerce kez denize daldırıp dolduruyor. Denizin içinde dizlerine kadar ilerleyip, geri dönüyor. Dalgaları sevmiyor. Havuzun içine döktüğü sular birikiyor. Ayak bileklerine kadar yükseldiğinde, halinden memnun. Havuzun içine oturuyor. Denize doğru bakıp, muzaffer bir komutan edasıyla gülümsüyor. Kafasını çevirince ona diktiğim bakışları fark ediyor. Anne, diyor. Çok güzel olmuş, diyorum. Yanımızdan simitçi geçiyor. P. simitçiye bakıyor. Akşam yemeğine az kaldı, almayalım, diyorum. Bir şey demiyor. 


Gün 2: Yüzüne krem sürerken bir türlü yerinde duramıyor. Gözünün önünde üç yaşında bir çocuk ve altı yaşındaki ablası ellerindeki kürekleri kuma her sapladığında, içinde büyüyen gitme telaşı durdurulamaz hale geliyor. Sırtına krem süremeden koşup yanlarına gidiyor. Üç çocuk yüzlerindeki tuhaf ciddiyeti bir saniye bile bozmadan, durmadan, sıkılmadan kazıyorlar. 

Bugün nem fazla. Havadaki nemi kollarımda, sırtımda, bacaklarımda ve ense kökümde hissediyorum. Kendimi bir bez parçası gibi burgu yapıp sıkabilsem, litrelerce su akacak. Belki de bu yüzden bunaldım. Aldığım nefesler vücudumda ulaşmaları gereken yerlere varamıyor gibiler. Dalga sesleri, çocuk bağırışları, yüksek sesli gülüşmeler, yakındaki kafede çalan şarkılar birden sessizleşti. Etrafta benden başka hiçbir şey kalmamış gibi bir boşluk duygusuna kapıldım. Kuma gömdüğüm ayaklarıma diktiğim bakışlarımı etrafta dolaştırsam, tahta iskelenin ucuna tünemiş martıları, iğde ağaçlarının gölgesinde oturup denizdeki torunlarını izleyen anneanneleri ve tüm dünya işlerinden azade görünen yazlıkçıların sıcak kumsala uzandığını görebilirdim. Gördüğüm an da kıskanmaya başlardım. Onların ceplerini doldurup taşan, üstlerine başlarına bulaşan, yolları, denizleri ve şehirleri aşan ama bende zerresi olmayan bu boş vakit canımı sıkıyordu. Bazısı elindeki kitabı okuyor, aklı üzerinden geçen bir buluta, uçağa ya da uzaktan geçen bir yük gemisine takıldığından gözlerinin zihninden ileriye gittiğini, okuduğu satırlardan aklında hiçbir şey kalmadığını fark edip sayfaları sürekli başa sarıyordu. Bazısı altına serdiği havlunun üzerinde yüz üstü yatmış, havlunun desenlerine bakarken, el parmakları kumların arasında denk geldiği taşları bilinçsizce topluyor ya da atıp, etrafa saçıyordu. Kimisi birlikte geldiği çocukları ortaya salıvermiş, çocuklar kan ter içinde bir topun, kozalağın ya da karton kahve bardağının peşinde koşarken daha çok koşsunlar ve de eve gittiklerinde yorgunluktan sızıp kolayca uyuyuversinler diye ya sesini çıkarmadan çocuğu ve aslında günün kolayca geçip gidişini izliyor ya da onları daha çok koşmaya teşvik edecek cümleler kuruyordu. Kendi kendine ıssız bir köşede oturan da vardı. Kalabalık kadın grubunun içinde içtiği çaylar midesini bulandırmaya başladığında, orada ne aradığını düşünmeye başlayanlar da. Güneş başına geçip, beti benzi atmış halde her yerine bronzlaştırıcı süren de. Geniş kenarlıklı şapkasının altında gözlerini kapatmış uyuklayan da. Bir an, ne kadar zamandır P.'ye bakmadığımı düşünüp panikle onu en son gördüğüm yere dönüyorum. Yok. Az ilerideki bir havlunun üzerine oturmuş. Beraber oynadığı çocukların annesi olduğunu tahmin ettiğim kadının eline tutuşturduğu simit parçasını iştahla kemiriyor. Kumlar ağzının kenarlarına yapışıyor. Şapkası kayıp.


Gün 3: Yan havluyla aramda bir metre mesafe var. Koca sahilde neden tanımadığım insanlarla bu kadar dip dibe oturduğumuzu bilmiyorum. Bugün en rahat mayomu giydim ve etrafımdaki yaşlı hanımların rahatlığına ayak uydurup, göbeğimi içime çekmekten vazgeçtim. P. geldiği gibi dünkü arkadaşlarını gördü. Koşarak yanlarına gitti. Güneş kremini çantamın içinde bulamadım. Yanımda ince bir kitap getirdim. Aylardır çantamda benimle dolaşan ama ne hakkında olduğunu bile hatırlamadığım bir roman. Bir kadın uzun bir yolculuğa mı çıkıyordu yoksa gittiğini hayal mi ediyordu, neydi. Gözlerim birkaç saniye aralıklarla P.'yi kontrol ediyor. Bakmadığım zamanlarda bile bakıyorum. P. yanındaki kızla el ele tutuşmuş. Deniz bel hizalarında, dikiliyorlar. İkisi de iki yaşlarında, ikisi de henüz konuşmuyor. Konuşmaya da gerek duymuyorlar. Yanımdaki havluda oturan yaşlı hanım, bembeyaz bacaklarını iyice kremledikten sonra çantasından çıkardığı karton kahve fincanına termosundan kahve doldurup bana uzatıyor. Al, canım al, diyor. Buzdolabı poşetine doldurduğu küçük kurabiyelerden de bir avuç elime tutuşturuyor. Öyle teklifsizce içime derin bir nefes üflüyor. Hiç geçmeyecekmiş gibi geliyor ama dönüp bakınca nasıl geçtiğine hayret ediyorsun, diyor. Laf lafı açıyor. Kitabı kapatıp çantama geri koyuyorum. Kurabiyenin içindeki çikolata dilimin üzerine yayılıyor. 


Gün 9: P. geldiği gibi kumsalın her yerinde dün kaybolan kırmızı küreğini aradı. Bulamadı. Arkadaşları bugün gelmediler. Tatilleri bitmiş. P. üzülecek sandım ama hemen başka bir oğlanla arkadaş oldu. Birlikte denizden topladıkları deniz kabuklarını kovaya doldurdular. Birinin içinden yengeç gibi ayakları olan bir böcek çıktı. Önce korktular, sonra çok eğlendiler. P. geceleri deliksiz ve hiç uyumadığı kadar uzun uyuyor. Eskiden sabahın altısında kalkarken birkaç sabahtır sekize doğru ancak uyanıyor. Akşam P. uyuduktan sonra balkonda oturup şeftali ya da karpuz yiyorum. Saçlarımın önlerinin rengi açıldı. Derimdeki incecik gerginlik, derinden gelen bir gevşemeye eşlik ediyor. Kitap masanın üzerinde öylece duruyor. Kafamı kaldırıp gökyüzüne bakıyorum. Yıldızlar sanki bu gece doğuyor. Erkenden yatıp uyuyorum.


Gün 13: P. daha koşarak yanıma gelmeden simitçinin parasını hazırladım. Arkadan mısırcı geldi. Bir körpe mısırı ikiye bölüp paylaştık. P. nin bacakları kapkara. Elmacık kemikleri hafifçe pembe. Kucağımda oturmuş dişlerine sıkışan mısırları çıkarmaya çalışırken, uzanıp yanağımdan öpüyor. Kum, diyor. Evet, kum, diyorum. Havlunun üzerinde, kucak kucağa oturuyoruz. 


Gün 15: Yine geliriz, diyorum. Elimi tutuyor. Gölgesi gölgemin yanında uzuyor, uzuyor, uzuyor. Boyumu geçiyor.

7 Ağustos 2022 Pazar

Yani

Karanlıkta duvara yaslanıyorum. Buz gibi. Ürperiyorum. 

Bu duvar, tam 18 ay 5 gün önce boyandı. Boyanın ismi, çöl pembesi. 2020 yılı renk kartelasının üstten ikinci sırasında, en solda. Seçtiğim rengi gösterdiğimde, yani, demişti boya ustası, a harflerini mümkün olduğunca uzatarak. Ne yani, demiştim. Biraz bulanık bir renk demişti, insanın içini bayıyor. Pek çok şeyden vazgeçtiğimiz anların işte tam da karşımızdakinin yanilediği, sessiz kaldığı ama sessizliğin içinde bunun saçma bir fikir olduğunu bağırdığı anlar olduğunu öğrenmiştim. Beğenmedin mi, demiştim. Dışımdan. İçimden, sana ne ya, sana ne, beğenmiyorsan kendi evini boyama bu renge, derken ellerimi başımın üzerinde dolaşan kara sinekleri kovalar gibi sallayıp durmuştum. O sırada ustanın telefonu çalmıştı, konu değişmişti. Boyadıktan sonra, valla ben güzel olacağını düşünmemiştim baştan ama beğendim, deyince tuhaf bir galibiyet hissiyle ellerimi göbeğimin üzerinde kavuşturmuştum. Yedi buçuk aylık hamileydim. Göbeğim, ellerim, gözlerim ve boya kokusunu duymamak için sıktığım burnum tam oradaydılar. Yani burada. Bu koridorda.

Hamilelik insanı sürekli gelecek planları yapan birine dönüştürüyor. Şimdi, geleceğin bir provasına eviriliyor. Bir de oturduğunuz evde çocuk odası olabilecek bir oda daha yoksa emlakçılarla ve kiralık ev ilanlarıyla uzun bir mesai sizi bekliyor. Emlakçı bize bu evi gösterdiğinde çok sıcak bir mayıs günüydü. Kadın o kadar sevimsizdi ki, sırf onu bir daha görmemek için evi tutmayabilirdik. Gel gör ki o gece rüyamda sapsarı bir güneşin yıkadığı çocuk odasında kendimi görmüştüm. Hayalet gibi, ayaklarım yere değmeden havada süzülüyordum. Hemen hayra yordum. Rüyamda bu kocaman odalara ne koyacağımı düşünmemiştim. Ya da yerden ısıtmanın çalışıp çalışmadığını. Aidatın kış aylarında ne kadar olduğunu da sormamıştım. Banyodaki rutubet kokusunun nereden geldiğini de. Böyle detayları görmezden gelir, sinek kovalar ya da terden sırılsıklam olmuş bacaklarımı gazeteyle yeller gibi başımdan savarım, gider. Koltuklar kapıdan geçer mi, yatak başı apartman sahanlığından döner mi, aklım bunları teferruat olarak görür.  Başıma gelen nahoş olayların bir kısmını bu bakış açısına borçluyum. Bu genleri olduğu gibi bir küçük insana aktarmanın eşiğinde, belki babasına benzer yahu, deme iç ferahlığına da sahibim. Eski evimiz buna kıyasla o kadar küçüktü ki getirdiğimiz eşyalar salonun ortasında başka bir dünyadan gelmiş gibi kifayetsiz kaldılar. Eşyalar eve yerleştiklerinde ay sonuna yetmeyen maaşlar gibi nereye gittiklerini bile anlayamadık. Nakliyecilerin başındaki adam sırtındaki tekli koltuğu salona bırakıp, abla bir çocuk için evi bu kadar büyüttüyseniz ikinci çocukta şatoya taşınırsınız, demişti. Sende kaç çocuk var, demiştim. Beş, tane, deyince, e çok değil mi ne para yeter ne sabır onlara bakmaya, demiştim. Yani, demişti. A harfinin ne kadar uzun olduğunu tahmin edersiniz. Oda gerçekten ferah, aydınlık ve sabah saatlerinde güneşten sapsarıydı. Rüyalar, gece uykuları, yatak başı, üzerine yatamadığım karnım, daralan nefesim ve de geleceğe dair tüm ballı lokma hayaller oradaydılar. Yani burada. Bu koridorun hemen arkasındaki odada.

Uzun uzun dekorasyon dergilerini inceledikten sonra, ki artık karnım bir çeşit sehpa işlevi görecek büyüklüğe ulaşmıştı, salona bir cam masa sipariş etmeye karar verdim. Demirden, döküm ayakları olacaktı. Üzerinde de şahane bir camdan oval. Masada otururken hem metal ayakların parlamasını hem de kendi bacaklarımızı görebilecektik. Yemek yerken tabaklar, çatallar bıçaklar ve bizim hareket eden ellerimiz havada uçuyor gibi olacaktı. Ustayla salondaki kanepede oturmuş, masanın duracağı boşluğa bakarken, bu cam nasıl duracak peki bu ayakların üzerinde kendi kendine demişti, bağlantısı olmayacak mı? Nasıl bir bağlantı olacak, demiştim. Önündeki kâğıda ilkokul çocuğu ürkekliğiyle birkaç çizgi çizmişti. Arkeolojik kazıdan çıkmış bir tableti inceler gibi bir süre baktıktan sonra anlar gibi olmuştum. E böyle olursa cam olamaz ki üzerindeki demiştim. Ahşap yapalım abla, Allah korusun çocuk da geliyor, asıldı mı cama iner kafasına yavrucağın, demişti. Bakın iç ferahlığı ve olmazlara dik durmak bende ağırlık kaldırarak çalıştırılmış pazular gibi gelişmiştir. Orası Allah'ın takdiri artık, biz karışamayız, demiştim. Yani, demişti. Bu yani, basbayağı, deli kadın, yakacak çocuğun başını demekti. Sipariş verdikten bir süre sonra bazı uğursuz olaylar yaşandı. Önce demircinin babası vefat etti. Ardından kendisi zatürre oldu. Ardından demir döküm makinası arızalandı. Sonra elindeki işler çok biriktiği için uzunca bekledik. Uzunca beklemek demek, akşam yemeklerini salondaki sehpada iki büklüm yemek demekti. Umursamadık. Yeni eve davet etmediklerimize, vallahi evde yemek yiyecek masa yok tatlım, derken içimiz rahattı. Yalan söylemiyorduk. Sonunda bir gün, cam masanın tablasını üç kişinin güç bela altıncı kattaki evimizin kapısından içeriye soktuklarını gördüğümde işte, demiştim, artık doğurabilirim. O gün cam tablayı bu duvara dayadıklarında çöl pembesinin üzerinde çizikler oluştu. Ayaklarını taşırken vurduklarında derin olmayan çatlaklar. Parmaklarım, cam tabladaki parmak izlerini her gün silmeye yetecek takatim, yaşama sevincim ve de iflah olmaz heveslerim oradaydılar. Salonun tam ortasında.

Saat üç kırk altı. Evde mutlak sessizlik hâkim.  Gidecek çok fazla yer varmış da hangisine gideceğime karar veremiyormuşum gibi kafam karıştı. Birden yoruldum. Yere çöktüm. Yalnızca hassas kulakların ve derin bir yalnızlık içindeki insanların duyabileceği tiz bir ses yükseldi. Parmaklarım hayali tuşlarda dolaştı. İnce do ve de mi bemol. Diyezler hapis tutuldukları kapıları yumrukluyor. Uzaklardan duyulan bir gemi düdüğü. Zamanın içindeki kaydıraktan düşüyorum. Düştüğüm zemin belki Beyoğlu’nda bir sokağın Arnavut taşı ya da pırıl pırıl parlayan bir meze dolabının camıdır. Gece, ağzımda iyi yapılmış bir lakerda gibi dağılıyordur. Dostlar hala vardır ve de etraftadır. Belki yumuşacık bir yastığın kafa kıvrımıdır. Uykunun bölünmek gibi huyları yoktur ve de kış günü içilen sıcak bir kâse sütlü çorba tadındadır. Hiç belli olmaz belki cam gibi bir göldür, dibinde bin yıllık bir bazilika gömülüdür. Zeytin zamanıdır da yere düşen bir tane içindeki yağı toprağa salarken ben de tam o iğne ucu kadar yere denk gelmişimdir. Cebimden çıkardığım çıtır bir dilim ekmeğin ucunu banıyorumdur.  Söyledim mi hatırlamıyorum, mevsim sonbahar. Ve geceler çok uzun. Yalnızca uyumayanların bildiği bir zaman dilimi başlıyor gecenin bir yerinde. Faydalı bir şey yapmanın mümkün olmadığı bir zaman. Hiçbir iyi düşüncenin uğramadığı izbe bir karanlık. Duvarlara, tavanlara, parkelerdeki aralıklara boş boş baktıkça uzayan sakızdan bir fenalık. Parmak uçlarımda P.’nin odasına yürüyorum. Kafam içine doğru göçmüş gibi hissediyorum. Volkanik bir dağ patlamış ve tüm medeniyet lavlarla kaplı bir deliğe düşmüş. Uzun süreli uykusuzluğun yarattığı tahribat bu, diyorum. Eğilip, yüzüne bakıyorum. Hangi iklimin meyvesi gözlerin? Çok sevmenin bir tür efsun gibi bizi sardığını ama panzehrinin de geceleri içilen sütlerde, ansızın uyanılan sabaha karşı saatlerde, pişik kremlerinde ve iki karış uzunluğundaki zıbınlarda olduğunu kabul ediyorum. Kim olduğumu hatırlayamayarak uyandığım sabahlarda kimsenin anlayamayacağı haritalar çizip geceleri kaybolmamak için beşiğin baş ucuna diktiğimi bir tek ben biliyorum. Kollarım artık benim kollarım değil. Memelerim bir başka vücuttan alınıp benimkine bağlanmış gibi hissederken, dolaptaki askılarda sallanan kıyafetler gibi içinde olduğum ana da sığamıyorum. Fermuarı kapanmayan, düğmeleri patlayan ya da bacaklarımdan yukarıya geçmeyen bir kocaman sıfatın içine sığmaya çalışıyorum.  Dudaklarım, dilim, sıktığım dişlerim. Hepsi burada. Ayağıma bir oyuncak batıyor. Doğru delikten attığında kutuya sokabileceği sarı bir üçgen. Ah diyorum.  Çatıdaki martılar bana gülüyor. Hormonlarım ip atlamaya devam ediyor. Beşiğin yanındaki koltuğa oturuyorum. Sırtım, boynum, belim, hepsi buradalar. Annelik de zormuş yahu, diyorum. Yani, diyor içimdeki ses. 

Yani.

 

 

1 Temmuz 2022 Cuma

Hanife

 Çocuğum. Bayram yaza denk gelmiş. Babaannemin evinde toplanmışız. Birbirini bayramdan bayrama gören akrabaların bir kısmı salon camlarını sonuna kadar açmış, gazeteden yelpazelerini sallaya sallaya dedikodu yapıyor. Bir kısmı balkonda sigara tüttürüyor. Yaşı çocukluktan çıkmış olan ergenler bakkaldaki bayram çekilişinde bayram paralarını bitiriyor. Serin bir odaya  yer yatağı yapmışlar, perdeleri de çekmişler, bebek uyuyor. Acıkan çocukların  ellerine üzerine domates salçası ve zeytinyağı sürülmüş birer dilim ekmek tutuşturuluyor. Hava çok sıcak. Bayram günlerinde hevesle beklediğim birkaç şey var. Büyük eniştenin yeşil elli liralık banknotu verdiği an, bayram sofrasında içtiğim düğün çorbası ve yemekten sonra herkes çay içerken yapılan sohbetteki neşeli hava. Oraya tam olarak ait olma hissi hoşuma gidiyor. Hepimiz, gözleri, kaşları, boyları, saç renkleri birbirine benzeyenler olarak bir araya gelmişiz. Kardeşi olmayan ve anne babası çalışan bir çocuk olarak ben, o kalabalığı katlayıp cebime koyuyorum. Nihayet büyük eniştem kapıdan gülerek içeriye  giriyor. On iki yıl sonra akciğer kanserinden ölmeyecekmiş gibi. Elinden hiç düşürmediği sigarasını toprak küllüğe söndürüyor. Üstü başı sigara kokuyor. Cebinden çıkardığı elli lira tomarından hepimize birer tane veriyor. Bir de poşet var elinde. Haydi, alın, yiyin diye poşeti çocuklardan birinin eline tutuşturuyor. İçi dondurma dolu. Elinde poşetle yan odaya koşan, annesini sevmediğim mızmız çocuğun teki. Annesi serçe parmağını önlerini fönle kabartıp spreyli saçlarının içinden geçirip, herkese ver dondurmalardan, paylaşın oğlum, diyor. Pantolonun üzerinden göbeği taşıyor.  O mızmız çocuk, benden uzun ama çelimsiz. İçimden, dondurmaları vermezse döverim, diye geçiriyorum. Çikolatalı fıstıklı olanı kendisine alıp, ucuz dondurmalardan almış, alın bunlar sizin olsun, diyor. Geriye kalanlar bize ancak yetiyor. Babaannem o sırada gelip, dondurmaları yiyen çocuklara bakıyor. Enişteniz ne güzel dondurmalar almış, diyor. Gözüne o zaman üç yaşında olan Eren'i kestiriyor. Güzel mi dondurman, diyor. Eren'in ağzının etrafı, elleri, bayramlık gömleğinin yakaları çikolataya bulanmış. Annesinden okkalı bir azar işiteceği kesin. Annesi misafirlere kahve pişiriyor, birazdan gelir. Kafasını aşağı yukarı sallıyor. Ver istersen dondurmanı bana da, git, ellerini yıka, diyor. Sessizce bakıyor Eren. Ne dondurmayı veriyor ne de yemeye devam ediyor. Kapkara olmuş ellerine bakıyor. Annen görürse kızar , dondurmanı ver bana, tutayım, diyor. Eren dondurmayı verip, o sırada koridordan elinde tepsiyle geçen annesine doğru anne diyerek koşuyor. Biraz bağırış, çağırış, banyoya doğru yürüyen topuklu ayakkabı sesine eşlik eden küçük adım sesleri. Çok küçük değilim. Aklım her şeye değil ama bazı şeylere eriyor. Çoğu şeyin içindeki gerçek manayı gözlerim muhtemelen şimdikinden daha hızlı kavrıyor. Babaannemin elinde dondurmanın kalanıyla evin kapısından sessizce bahçeye çıktığını, bahçedeki çardağın altındaki sandalyede otururken sırtını güneşe verdiğini, parmağına bulaşan dondurmayı yaladığını, yüzündeki gülüşün yaşlı bir kadına değil de Eren'le yaşıt bir kız çocuğuna ait olduğunu görüyorum. Elinde tuttuğu çubuğu parmaklarının arasında döndürürken aklından neler geçtiğini de görebiliyor olmayı diliyorum. Eren'in az sonra evin kapısından büyük babaanne diye koşarak çıkışını gördüğümde ben gülümsüyorum, babaannem de elindeki çubuğu elbisesinin cebine koyup, gel sana üzümleri göstereyim, deyip usta bir manevrayla çocuğun aklını karıştırmayı başarıyor. Eren yine de biraz ağlıyor. 

Akşam, sofra kalabalık. Kuzu kol saatlerce pişmiş, şehriyeli pilavlar yapılmış, bahçedeki asmadan toplanmış yapraklarla sarmalar sarılmış , içine bulgur konularak uzun mantılar kapatılmış. Düğün çorbasını çok sevdiğimi bilen biri kaseme bir kepçe boca etmiş. Koyun yoğurdu bak bu, gel martına koyalım, diyor, annesi Eren'e. Eren durgun, bahçede koşturmaktan yorulmuş. İki büyük tepsi cevizli baklava mutfakta beklemede. Haydi afiyet olsunlarla başlayan yemekte babam, sen neden yemiyorsun anne, diyor babaanneme. Babaannem, sizi izliyorum, bana sevincim yeter, diyor gözleri biraz buğulanarak. Bu konuşmayı duyan herkes içinden gülüyor. Siz bunu duyunca sandınız ki babaannem mutluluktan yemek yemeği unutacak. Gözünüzde de belki ortalama kiloda, kendi halinde, senelerdir yalnız yaşadığı bu evdeki kalabalıktan mutlu, yaşı gereği pek çok dünyevi hırstandan azade biri canlanmıştır. Kaç yaşında kadın zaten ne yiyecek diye düşündünüz belki. Yok, öyle değil. Babaannem biraz sofrayı izliyor. Kimin ne yediğini aklına kaydediyor. Yemeğin sonlarına doğru yahniden bir koca parçayı tabağına koyuyor, bir okkalı kepçe de pilav. Salata alır mısın anne, diyor halam. Yok, almaz. Zerzevatla karın doyurmaz. Eren mantısını didiklerken arada bir kafasını kaldırıp babaannemin ağzına götürdüğü sapına kadar pilav dolu kaşıklara bakıyor. Sıra baklavaya geldiğinde bir kesek baklavayı, maşallah, bir kerede ağzına atıveriyor. Çaylar içilirken salondaki herkes çayın da hararetiyle biraz daralıyor. Açabilenler çaktırmadan pantolonlarının ilk düğmelerini açıyor. Ay yine çok yedik şekerim, Ramazan'da vücut alışmış tabi açlığa, bak görüyor musun şiştim, hiç yok normalde göbeğim, konuşmalarına sıra geliyor. Babaannem gülerek,  senin normalde de var karnın kızım, diyor. Birazdan elinde sodayla oturan halama, bütün salatayı yedin, miden gaz yapacak, diyor. Yanında oturan o mızmız çocuğun kollarını sıkıp, sen yemiyor musun hiç, kollarının içi resmen boş, diyor.  Babaannem hiç şişmanlamıyor ve tabii olarak kilo da vermiyor.  Memeleri ve göbeği gayet doğal olarak orada duruyorlar. İştah onda bir uzuv gibi doğduğundan beri yer etmiş. Bir de ağlaklık. Babam ne zaman kapıdan çıksa  bir  daha görmeyecekmiş gibi gözlerinden yaşlar aka aka ağlamasının izahı yok. Saçları hep kınalı, değişik bir turuncu. Sarı da değil kızıl da. Hep örgülü. Sanki biri ilkokula giderken saçlarını bir kez örmüş ve öyle kalmışlar. On altı yaşında evlenmiş, tam elli yıl evli kalmış, dedem bu diyarı terk edeli olmuş on üç sene. O kadar yıldır dul. Ah, dede bizi bıraktı gitti, diye muhakkak bir kez ağlamıştır yemekte ama onun yerine de yer gibi hemen arkasından bir kaşık daha yoğurt atmıştır ağzına. Rahata ermiş gibi  huzurlu. Çocuk gürültüsüne o bayram günü bile zor tahammül edebilmiştir. Parka gidin haydi, yan komşunun çocukları var sokakta, onlarla oynayın diye postalamıştır evden bizi. Eminim o bayram gününün ertesinde boş evinde, sessizliğin içinde, pencereden dışarıyı izleyip koca bir tabağa doldurduğu baklavaları yerken yüzündeki kırışıklıklara o gün dondurmayı yerken gördüğüm gülümsemeden de oturmuştur.


Beynine atan pıhtı aylardır babaannemi öldürmeye çalışıyor. Savaşılan çoğu cephede babaannem yenik düşüyor. Gün geçtikçe vücudu içinde tutunmaya çalıştığı bir kabuğa dönüşüyor. Gözleri kapalı. Konuşamıyor, hareket edemiyor ve bir şey yiyemiyor. En çok yemekle ilgili konu canımı sıkıyor. Yiyebildiği tek şeyin mama olduğunu gördükçe, zerzevat istemem, köfte pişirin, dediği zamanları düşünüyorum. Tavuk kanat al gelirken, mangal yapın, diye babamı aradığı seferler, balık mevsimi olmadı mı hala diye sorarken yutkunduğu zamanlar, kaselere sallayıp sapına kadar doldurduğu tüm kaşıklar gözümde canlanıyor. Belki müdanasız bir insan olup, nezaketin arkasına sığınmaya gerek duymadan kendi canının istediğini yapabilmek irsidir, bana da geçmiştir. Belki dondurma çubuğunu cebime saklayacağım zamanlar henüz gelmemiştir. Oğluna duyduğu sevginin büyüklüğünü tahayyül edemememişimdir.

Oğlum, bir sabah da altı buçukta kalkmasan, diyorum. Yüzünde dünyanın en güzel gülümsemesiyle odasına koşuyor.  Oyuncak mutfağın başına geçiyor. Tenceresinin kapağını açıyor. İki avucunu birbirine vurup çotth diye bir ses çıkarıyor. Yumurtaları kırdın mı, diyorum. Kafasını sallıyor. Bıçak alıyor bir tane eline. Kesilsin diye yapılmış iki parçalı ahşap meyvelerin arasından üzüm salkımını seçiyor. Oyuncak ikiye ayrılıyor. O da tencerenin içine. Bana biraz süt, oyuncak köpeğe pirzola. Oyuncak fırının defalarca açılıp kapanıyor. Sen küçük şef misin, oğlum diyorum. Gözleri parlayarak kafa sallıyor. Telefonun titrediğini duyuyorum. Annem. Uyandırdım mı, diyor. Uyanığım, diyorum, hayrola. Gece babaanneni kaybettik, diyor. Küçük şef o sırada oyuncak karpuzu oyuncak olduğunu unutup çiğnemeye çalışıyor. 

Her şey yaşamaya devam ediyor, aslında hiçbir şey ölmüyor.


18 Nisan 2022 Pazartesi

Kar

Şişmanlamışsın. Her fotoğrafında insanı hayrete düşüren, gençliğinin mi, yaşama sevincinin mi yoksa sahte gülümselerdeki ustalığının mı verdiği bilmem, tazelik hissi uçup gitmiş. Gözlerindeki her an atılmaya hazır çıpalar yerini çoktan demirlemiş bir yorgunluğa bırakmış. Hafif bir meltemin içinde sezilen belli belirsiz bir yosun kokusu olurdu ellerinde, yok olmuş.Ve de biliyor musun, oh, iyi olmuş. 

Seni izlediğimden bihabersin. Bacak bacak üstüne atarken üst bacakların pantolondan dışarıya taşacak gibi oluyorlar. Elindeki pasta tabağını sanki alıp kaçacaklar, bir saniyeliğine bile bırakmıyorsun. Doldurmuşsun içine patatesli böreği, kısırı, havuçlu keki. Çatal ağzına giderken yarı yolda kırmızı kazağının üzerine kırıklar saçılıyor. Kazağınla aynı renk boyalı tırnakların kırıkları toplayıp sehpanın üzerine koyuyor. Çay mı, tazele canım ama açık olsun bu defaki, diyorsun. Bir çay daha içilsin. Bir rejimden daha vazgeçilsin. Kalori hesabı yapılan günler geride kalmış. Bana doğru hiç bakmıyorsun. Tesadüfen karşındaki koltuğa oturma hatasına düşen zavallı üst komşuya anlatıyorsun da anlatıyorsun. Ayol kadına ne acaba senin oğlanın müzikte çok yetenekli olduğundan. Çocuk daha el kadar, neyin yeteneği, beste mi yapıyor mama sandalyesinde otururken. Hıhı, ingilizcesi de çok iyi. Doğduğundan beri Filipinli bakıcı var tabi. İngilizce sayıyor ona kadar vallahi Ayla Abla, diyorsun. Bir test varmış, çocuk üstün zekalı mı diye ölçtükleri, ona götüreceğiz bu cumartesi. Ayla Abla, hadi hayırlısı, diyor. Tövbe yarabbim. Diyemiyor ki, saçma sapan şeylerle çocuğu meşgul etmeyin, diye. Neyse. Gözlerimi dikip sana baktığımı anlamasınlar. Kafamı biraz diğer tarafa çeviriyorum. Salon iyice sıcak oldu. Balkon kapısını Kıymet Abla açıyor, kapı aralığında bir de sigara tüttürüyor hızlıca. Nalan arkadan gidip, anne kapat şu kapıyı ne olur, donduk, deyip kapatıyor. Dışarıda keskin bir soğuk var, hava kar topluyor. Elimdeki kahve fincanının sıcaklığı avucumdan geçip enseme kadar gidiyor. Mayışıyorum. Gözüm dalıyor. E şekerim, sizde yok mu hala bir şeyler, diyen ses bir süre havada asılı kalıyor. Sana diyor, tatlım diye dürtüyor beni Bediha Abla. Ha, bana mı? Yok, diyorum. Provası yapılmış bir gülümseme dudaklarımı yalayıp geçiyor. Gelmişim kaç yaşıma, yine de bu münasebetsiz soruları soran taraf hiç utanıp çekinmezken, huzursuz olma ihalesinin üzerime kalmasına alışamıyorum. Yerimde kıpırdanıyorum. Fark etmeden sandalyede sırtımı dikleştiriyorum. Bediha Abla benden ilgi çekici bir hikaye çıkmayacağını anlıyor. Ellerini kucağımda döndürdüğüm ellerimin üzerine koyup okşuyor. Sırtımı okşar gibi. Bir yandan da halime üzülür gibi. Olsun, der gibi. Tek bir söz çıkmıyor ağzından. Ellerini de alıp diğer tarafa dönüyor. Bu soruları sormalarının sebebi çok da merak etmeleri değil ya da şöyle demeli herhangi bir şeyi merak ettiklerinden daha fazla merak etmeleri değil. Heyecan yaratan bir yanıt gelmeyince hemen başka bir konuya geçiveriyorlar. Zaten cevapların değil o an oluşan cevap ihtimalinin yarattığı hisler tatlı geliyor. Konuşanların sesi gittikçe yükseliyor. Ağızlarındaki frenler anlattıklarının dinlenmesinin verdiği hazla gevşiyor. Kontrolsüz bir araba gibi yokuş aşağı gidiyorlar. Boşananlar ki zaten beliydi öyle olacağı, o gelini en başından beri istememişlerdi. Çocuğu bakıcıya bırakıp hayatını yaşayanlar ki o kız hep öyleydi ancak gezsin tozsun. Ay çocuk iki yaşına gelmesine rağmen hala emzirenler, ne öyle köylü kadınları gibi sürekli meme dışarıda. Çocuk altı aylık olunca koşarak işe dönenler ki o kız zaten hırsından ölecek, iğne ipliğe dönmüş. Doğumdan sonra kendini salan ve eski kilosuna dönemeyenler ki zaten kocasıyla da arası iyi değilmiş, adam her akşam dışarılardaymış. Evine bir kez bile oturmaya çağırmayanlar ki zaten o kadının elinden bir kek çırpmak gelmez, tozlar yuvarlanıyormuş kanepelerin altından. Bir süre sonra kulaklarımın duyduklarını duymakla yutmak arasında bir tercih yapması gerekiyor. Sanki kulaklarımın içindeki dev silindirler kelimeleri ezip dümdüz ediyor. Sonra da kulağımdaki sallanan küpeler pestil gibi olmuş kelimleri iki ısırıkta yutup sindiriyor. Arada bir elimi küpelerdeki incilerin üzerinde gezdiriyorum ki midelerinin ne kadar şiştiğini anlayabileyim. Yüzüne bir şey mi yaptırmışlardan sarkan göz kapaklarını ameliyat ettirenlere geçerken midem bulanmaya başlıyor. Çaylar bir dikişte bir kez daha bitiyor. Demleyin canım bir çay daha, belli ki kimsenin gitmeye niyeti yok. Çaydan midesi kötü olanlara Türk kahvesi. Yanına su koymayı unutmayın küçük bardaklara. Lokum da ister misiniz fıstıklı? Yok canım, sen  istemiyorsun, formuna dikkat ediyorsun. Hiç gülesim yoktu. Ya da çok gülesim var da bir başka zamana saklıyorum. Çayı sehpanın üzerine bırakıp tuvalete koşuyorum.

Mutfaktaki camı sonuna kadar açtım. Belime kadar aşağıya sarktım. Derin nefesler alırken gelene geçene bakıyorum. Elimdeki sigaranın külleri sokağa dağılıyor. Ee, diyen sesini duyunca bir an olduğum yerde sıçrıyorum. Az daha pencereden aşağıya düşüvereceğim. Elimi kalbimin üzerine koyup sesimin tonuna hakim olarak, efendim, diyorum. Sonunda bir soru işareti var. Manyak mısın kızım sen, neden peşimdesin, diyemiyorum nezaket icabı. Nasılsın, diyorsun elindeki Türk kahvesi fincanın dibindeki telveyi serçe parmağınla sıyırıp ağzına atarken. Yüzün ekşiyor. Yüzün bembeyaz oldu az önce salonda, bir şeyin mi var? Demek oturduğun yerden hem çoluk çocuğunu anlatıyorsun hem de beni izliyorsun çaktırmadan. Yok ya, diyorum. Çok çay içtim, midemi kötü yaptı herhalde. İş güç nasıl, diyorsun. Sesinde beni sinirlendiren şeyin ne olduğunu anlamak için bir anlığına gözlerimi kapatıyorum. Gözümü açtığımda bir yandan kırmızı boğazlı kazağının yakasından içeriye üflerken gözlerini benden ayırmadan cevap bekleyen suratınla karşılaşıyorum. Yılbaşı yoğunluğu var mı, derken mutfak masasının üzerinden aldığın pişirme kağıdı kutusunu sallamaya başlıyorsun yüzüne doğru. Ay çok sıcak basıyor bana, diyorsun. Hormonlarım düzelmedi herhalde hala. Bir sıcak bir soğuk geliyor, su gibi oldu sırtım valla. İşler karışık biraz, diyorum, biliyorsun işte dolar kuru, faizler, hesaplar allak bullak oldu. Hay allah, diyorsun. Yorma kendini çok. 

Tabi, canım. Yani ben herhalde bir çeşit ruh hastasıyım ki sabahın kör karanlığında evden koşarak çıkıp gece yarılarına kadar masa başında çalışıyorum. Her gün tonla insanın kaprisiyle uğraşıyorum. Eve gel, yemek yap, temizliği düşün, ertesi gün ne giyeceğini düşün, spor salonuna git, geceden buzdolabına yulaf ezmesi koy, evde deterjan kaldı mı, kahve bitti mi onu da düşün, kocan hafta sonu eve yine mi misafir davet etti, menü hazırla, evdeki klozetin sifonu su kaçırıyor, tesisatçı var mıydı tanıdık, ara da ayarla. Tırnakların yine kırık, saçlarına bir fön çektir, kendine bak, aman salma. Kitaplığın tozunu al, son çıkan filmleri izle, raporu bitir, aramalara dön. Koşmasan da koş. Kanatların olmasa da uç. Sonra bir an yalnızca bir an tamamen tek başına, hiçbir şey yapmadan oturmuş boş bir duvara bakarken aklına ne gelse beğenirsin? Uzun zaman önce postaya verilmiş bir mektup gibi adresime teslim o düşünce gelip aklıma düşüyor. Bir bebeğin uyurken yüzünü izlediğimi, pürüzsüz toparlak yanaklarında parmaklarımı dolaştırdığımı, kıvırcık saçlarından geçirdiğim avuçlarıma ayçiçeği yapraklarının dolduğunu hayal ediyorum. İçimde bir tel titreşiyor. Palazlanmaya çalışan bir alev gibi titreşiyor. Odanın içinde duvarlara gölgesi vuran incecik bir mum ışığı gibi titreşiyor. Basılmış bir mi diyez gibi titreşiyor. Üzerimdeki kazağın yakasını iyice açıyorum. Aynı kırmızı kazaktan giymişiz. Tırnaklarımdaki kırmızı ojelerin uçları soyulmuş.

Yormam, diyorum. Sesim yumuşuyor. Uzun bir koşudan sonra yere çökmüşüm de nefesleniyormuşum gibi ciğerlerim yorgun. Sarılıyoruz. Senenin ilk karı yağmur damlasından buza dönüşüp havada salınmaya başlıyor. Kendi soğuğundan ürken bir buz kristali.

23 Ocak 2020 Perşembe

Ayak izleri

Yarın geçerken uğrar mısın bana, diyorum. Hiçbir şey demiyor. Gördüğüm şey, en başta kafasının tam ortası. Eğilmiş, ayakkabılarının bağcıklarını bağlıyor. Doğrulup, montunun ceplerini yokluyor. Anahtarlarım içeride mi kalmış, diyor. Uzanıp koridordan içeriye bakıyorum. Yarısı içilmiş kahve fincanları, yere düşmüş yastıklar, hafifçe kapatılmış perdeler. Havada yarı neşeli bir koku var. Buldum buldum, diyor. Cebinden çıkarıp gözümün önünde anahtarları şöyle bir sallıyor. Metallerin birbirine çarpma sesi havaya dağılıyor. Çıngır çıngır. Cevap vermedin, diyorum. Yerdeki bakışlarını kaldırıp, yüzümde dolaştırıyor. Gördüğüm şey, cevap  vermemek için kendini zor tuttuğundan sıktığı çene kasları. Öyle sıkıyor ki, yüzünün şekli, yanlara doğru uzayıp kısalan bir ovale dönüşüyor. Bilmem, diyor. Dönüşte buradan geçmeyebilirim. İçimde yükselen türlü bağırışlar, anlamsız seslere dönüşüp sessizleşiyor. Peki, diyorum. Ben evdeyim. Yalnız mı olursun, diyor. Kim olacak ki, diyorum.
Sorumun anlamsızlığının ikimiz de farkındayız tabi. Ev burası, yol geçen hanı değil. Gelip giden belli. Hele bir de evli bir kadının evine kim girip çıkabilir ki? Kuru yaprakların yığıldığı mermer merdivenlerde toplasam on kişinin ayak izi vardır. Ki çoğunun izini diğer evlerin girişinde de buluruz. Bakkal çırağı, sucu, kargocu, haftada bir temizliğe gelen kadın, ben, bebek arabasının tekerlek izleri. Adnan. Ayakkabılarının uçlarına bakıp, kusura bakma çamurluymuş ayakkabılarımın altı, burayı da pislettim, diyor. Önemli değil, diyorum. Böylece senin de ayak izlerin oldu. Neden bahsettiğimi anlamıyor. Uzanıp öpecek gibi oluyor. Vazgeçiyor. Birden gülümsüyorum. Peki, diyorum. Geçersen uğrarsın.
Gördüğüm şey sırtı. Kalın montunun içinde sırtının çizgilerini tahmin etmeye çalışıyorum. Kürek kemiklerinin birleştiği yeri, kafasını kaldırdığında boynunun altındaki derinin kırıştığını, kaslarının gerildiğini görür gibi oluyorum. Yürüyüp gidiyor.




25 Şubat 2019 Pazartesi

Merhaba,


Sizinle benim için çok kıymetli olan bir gelişmeyi paylaşmak istiyorum.

Bu blog benim kendime ve dünyaya yazdığım hikayelerdi. Siz de okumaya başladığınızda bir başkasıyla bunları paylaşmanın ne kadar büyülü olduğunu fark ettim. Bugünlerde ise en büyük hayalim gerçek oluyor. Bir kısmı bloktaki yazıların tekrar düzenlenmiş versiyonu bir kısmı tamamen kitap için yazılmış, dört bölümden oluşan kitabım Loş İklimlerin Hayvanları ön satışa çıktı. Bu hafta içinde hepimizin eline geçmiş olacak.

Sipariş vermek isterseniz https://www.birkutukitap.com/edebiyat/mart-2019-los.html adresinden ya da https://www.kitapyurdu.com/kitap/los-iklimlerin-hayvanlari/494689.html&manufacturer_id=214162 adresinden alabilirsiniz.

İlk günden bu yana cesaret verdiğiniz ve yanımda olduğunuz teşekkür ederim.



Çiğdem.

27 Aralık 2018 Perşembe

Anlattıklarım

Belki sana anlattıklarım anlatamadıklarımın gölgeleridir. İçimden bir yumurtadan çıkar gibi kabuğunu kırıp çıkan bu sözcükler, anlamlarını kaybetmiş birer berduştur sokaklarda. Yitirmekten korktukları tüm servetlerini bu kez kesin tutacak deyip yine yanlış atlara basmışlardır. Toprak, tarla, bahçe, büyükbaş, kordonda yalı dairesi, garajdaki araba, hisse senedi tahvili, hanımın altın bilezikleri, çocuğun kreş parası. Ne varsa bir günde toza çevirip havaya üflemişlerdir. İş bilen tarafı yitmiştir vücudun. Geriye bir sözcükler, bir de her işin acemisi ellerim kalmıştır. Sarılsam sarılamam, kemiklerim ufalanır. Bağırsam bağıramam, sesim karıncalanır. Kaçsam, olmaz. Düşsem, dizlerim yaralanır. Arsızca dokunsam saçlarına, parmaklarım dağlanır. Yığılıp kalırım avuçlarındaki çizgilere.

Bir geminin limana yanaştığı andır söylediklerim. Gözlerim seni arar. Kalabalıkta ter kokusu sabahın tazeliğini ortasından ikiye yarar. Biri unun içine bir parça tereyağını katar, avucunun dışıyla yoğurur. Bu bekleyişte denizdeki dalgalar her saniye benden bir tane daha doğurur. Düşünsene, tüm kara sularımızda kafasını kaldırmış, senin yüzünü bulmaya çalışan bir tane daha ben. Yanağının sağ tarafında güneşte hafifçe parlayan o küçük kara ben. Bekleyiş kavuşmanın en hassas tenlisinden. Tırnağının ucuyla dokunsan kırılır bin bir yerinden. Ağzın sulanarak bakarsın fırından yeni çıkan simitlere.

Söylediklerim, sabahlara kadar soğuk yatakta döndüklerimdir. Çarşafın kırıştığı yerler paramparça yerlere saçılır yatakta her döndüğümde. Gece uykusu  nadir bir kuş cinsi buralarda, bilmezsin. Kelaynaklar, sakalar, floryalar, ak kuruklu kartallar. Kim ki sapanıyla belirir, tutup ensesinden savurmalı pencereden aşağıya. Gagasıyla gelip dürter bazı günler gülen baykuşlar. Usul usul kafasını okşarım gözlerimi gözlerine dikip. İçimi tatlı bir sessizlik kaplar. Derken bir siren sesi. Ellerindeki megafonlardan konuşan kalın sesli birilerinin ayak sesleri. Bir okun kulağımın tam dibinden geçerken çaldığı ıslık yapışır kalır yanağıma. Gün doğar, teslim olurum uykunun sınırında nöbet tutan askerlere.

Anlat diyorsun. Ben binbir yerimden kırıldım, diyorum. Konuşsam su alıp batacak gibiyim. Konuşsam bu dünya beni taşıyamayıp yıkılacak. Anlatsam kulakların alev alıp yanacak. Bir sapanla bir kuşa nişan almışım, sesimi çıkardığım an kaçıp kurtulacak. Ağzımda, biri yılları havanda dövüp damağıma yapıştırmış gibi acımtırak bir tat. Söylediklerim sanki kendi çeperlerini yırtıp, dağılacak. Anlat diyorsun. Bazı yara izleri var, suskunlukla kutlanacak. Bazı uzaklıklar var, saplarından tutup ocağa koysan konuştukça altındaki ateş daha harlı yanacak. Konuşsam biri daha söylediğim sözlere kanacak. Bırakalım da düşen düşsün mü uçurumlardan vadilere? Bırakalım da karışan karışsın ırmak sularından denizlere.


18 Haziran 2018 Pazartesi

Balon

İnsan şişirilip gökyüzüne salınabilecek bir balon değildir.

Nerede patlayacağı belli olmaz. Bazıları üflediğiniz ilk nefeste büyük bir gürültüyle paramparça olabilir. Sağır oldum sanırsınız. Biraz arı vızıltısıyla pansuman ederseniz, geçer. Bazısını ise gökyüzüne uçurmaya nefesiniz yetmeyebilir. Başınız dönmeye başlar. Ilık suya meltemler karıştırıp için, iyileşirsiniz. Çoğunu bir bileğe bağlamak lazım gelir kaçıp gitmesinler diye. Her birinin hangi anda uçmaya başlayıp, nerede patlayacağını öğrenmek gerekir evvela. Başka türlü insanın sınırları çizilmiyor. Nerede telefon tellerine dolanacağını hesap edebilmesi lazım yola çıkarken. Yoksa trajedi  büyük oluyor. Öyle ki, insan lunaparklardan bile korkmaya başlıyor.

Bir keresinde nerelere kadar uçabileceğimi merak ettim. Herkese ucu sivri cümlelerle veda ettim. Balkondaki çiçekleri ölüme terk ettim. Kapıyı kilitlemedim. Bakkalın çırağını tembihlemedim. Çektim gittim. Yarın yoktu benim için. 
İçimde kırılmamış yerler çoğunlukta olduğundan fersah fersah uzaklara gittim. Fütursuz cesaretin çabucak yalnızlığa vardığını da en kestirme yoldan tecrübe ettim. Gündüzlerin herkese dostken gecelerin çok az insanla arkadaş olabildiğini o zamanlar öğrendim. İnsanın içinde sarılmak diye bir ihtiyaç olduğunu fark ettim. İnsan ki; meğer ten sıcaklığıyla çalışan bir makineydi. Dokunamadıkça içindeki dengeler alt üst olur, ucu tırtıklı yalnızlıklar oluşurdu. İnsanın tüm güzel anlarını gelir yontar. Her gece içinde yer değiştire değiştire bir organa yapışır. Bir gece akciğeriniz yetmez gibi nefes alamazmışsınız. Balkona çıkar derin derin nefesler alır yine de iyileşemezmişsiniz. Ertesi gece karaciğerinizle konuşur,  yüksek bir taburede dünya çok aşağılarda kalana kadar oturursunuz. Bir gün aklınız yetmez olur, ne yapacağınızı bilemezsiniz. Burnunuz bir gece ansızın tüm kokuları birinin kokusuna benzetmeye başlar. Gözleriniz gördüğü her şeyi başka bir şeye benzetir, yetmez, aniden bastıran bir yaz yağmuru gibi ağlarsınız. Bir gece bacaklarınızda öyle bir huzursuzluk olur ki evden apar topar çıkar, sokak lambalarının altında saatlerce koşarsınız. Elleriniz büyür bazı günler. Kalem bile tutamazsınız. Saçlarınız düğüm düğüm olur aniden. Uçak kanadından taraklarla tarasanız, açamazsınız. Tat alamamaya başlarsınız bir günün ortasında. Ya da yediğiniz her şey simit susamına dönüşür, çıldırırsınız.

Ve patlarsınız. Hiç beklemediğiniz bir anda gürültünün kendinizden geldiğini bile anlamadan, paramparça olursunuz. Hem de tam artık daha iyiyim sandığınız anda olur bu. Uzun uzun ve dünyanın size artık başka bir pencereden göründüğünü bilerek, bir bankta günlerce oturursunuz. Aklınızdaki tüm yüzleri tek tek okşarsınız. İçinizdeki ucu sivri cümleler, kelime kelime uysallaşır. İçinizde koşan yabani atların birden evcilleştiğini hissedersiniz. Yenik düştüğünüzü bilirsiniz. Kendinizi yenerek, kendinize yenik düşersiniz. Köşeler yuvarlanır. Karanlık köşeler aydınlanır. Girmediğiniz odaların kapıları aralanır. İçinizdeki yabancı toprakların üzerindeki sis kalkar. Siz de oturduğunuz yerden kalkarsınız. Gidip ilk telefondan aklınıza kazılı bir numarayı ararsınız. Sonra bir uçak kadar kadar yakın olduğuna inanamazsınız döndüğünüz mesafenin. Kendinizi sıcacık bir bileğe bağlarsınız.

Uzun uzun sarıldıkça gitmenin kolay, kalmanın zor ve dönmenin ne şahane olduğunu anlarsınız.

25 Mayıs 2018 Cuma

Bulantı

O öğleden sonra dünyada olan biten hiçbir şeyden haberdar olmak istemediği, kendisi dahil insanlığın tümünden uzakta, biraz hüzünlü müzik ve bolca alkolle geçirmek istediği bir zaman dilimiydi. 

İçinde ne teşhis ne de tedavi edebildiği bir his vardı. Trafik kazasında kopmuş bir bacak gibi içinde bir yerin koptuğunu ama hiçbir yere gitmeden de orada durduğunu hissediyordu. Saatin yelkovanı ilerlemiyordu. Rüzgar esmiyordu. Telefon çalmıyordu. Yoldan kimse geçmiyordu. Hiçbir şey olmuyordu. Hiçlik. Bir şeyler yer değiştirse ya da birden bir şimşek çaksa dünya değişecekti. Olmuyordu. Salondaki tüm eşyalar öylece duruyorlardı. Şişeyi her seferinde bıraktığı yerde bulması gerekiyordu, o bile kendiliğinden kalkıp gelmiyordu. Evin her noktası eskimiş, modası geçmiş, pislenmiş gibiydi. Salonun tam ortasına, parkelerin üzerine oturdu. Bir parkenin üzerinde sanki sadece o parçayı bir ağacın gövdesinden koparıp getirmişler gibi bir oluk vardı. Oysa hepimiz onun da bir fabrikada üretildiğini biliyorduk. Hepimiz bu günlerin bir yere varmadığını, çocuklukta kurulan hayallerin geride kaldığını, hiçbirinin gerçekleşmediğini de biliyorduk. Yetişkin denen şeyin ta kendisi olmuştuk. Sıradanlaşmaya karşı koydukça akşamları yığıldığımız kanepelerde uykuya dalmıştık. Olmayız dediğimiz kim varsa olmuştuk. Hatta anne babalarımızın birebir kopyası. Zamanda geriye gitmek mümkün değildi. İleriye gidişte ise tatmin edici bir vaad yoktu. Öylece yaşıyorduk. Yolun üzerindeki ağaçlar gibi. Denizde yol alan tankerler gibi. Kamyonetlere yüklenip giden yeni cilalanmış ev mobilyaları gibi. 

 İç cevizlerin durduğu kavanozu açıp ağzına bir tane daha attı. İç cevizin kilosu yüz otuz lira olmuştu. Yirmi lira verince bir kese kağıdının içine bir avuç ceviz koyuyorlardı. On beş liralık cevizi çoktan yemişti. Aç karnına içki içip sarhoş olmaktan korkuyordu. Bir yandan da sarhoş olmak istiyordu. Hiçbir şeyin olmadığı şu tuhaf günde sarhoş olmak bile bir yaşam belirtisiydi. Kendisi gerçekten var mıydı yoksa hayal ettiği bir insan mıydı, en azından bundan emin olabilirdi. Hiç bilmediği şarkıcıların acıklı şarkılarından oluşan bir müzik listesi açtı. Tanıdık gelen şarkılarda azıcık ağladı. Bazılarını çok saçma bulup dinlemeden atladı. Genç insanlar artık kendi dillerinde şarkı dinlemiyorlardı. Çok saçmaydı. Kendi dilini sevmek istiyordu. Ait olmak istediği topraklara köklerini salıp orada öylece durmaya muhtaçtı. Ya da buraya ait değilse bir başka yere savrulup orada bir telefon direğine kendini bileğinden kelepçelemeye. Bunları düşünürken sehpanın üzerinde duran orkidelere takıldı gözü. Orkideler yine seramik saksılarının içindeydiler. Orkidelerin bakımıyla ilgili çok video izlemişti. Orkideler aslında yağmur ormanlarında ağaçların üzerinde , onların gövdelerine tutunarak büyüyorlardı. Tropikal iklimde. Şimdi bu ülkede, bu iklimde, plastik şeffaf saksılarının içinde durmadan çiçek açıyorlardı. Kafeste kuş beslemekten ne farkı var, diye düşündü. Bunu onlara nasıl yapıyorduk? Kendimizi hayatlarımızın içine hapsettiğimiz yetmiyor, bir de elimize geçen her türlü canlıyı aynı hayata mahkum ediyorduk. Onlar da pencerenin açıldığı zamanlarda tomurcuklarına çarpan  yalandan rüzgara, şehir şebekesinden verdiğimiz sulara kanıp yaşıyorlardı. Belki aynı şey bizim için de geçerliydi. Bu betonarme çukurun içinde avuç içlerini dayayacak tek bir ağaç gövdesi bulamayan bizde de durum aynıydı. İçi tükenmişti. Ne kadar şarj etmeye kalksa dolmayan bir pil gibi bitmişti. O halde hem orkideleri hem de kendisini kurtarması için yapması gereken her neyse onu yapacaktı. 

Hızla ayağa kalmak istedi ama yapamadı. Sarhoş olmuştu. Baş dönmesiyle kalktığı yere geri oturdu. Midesi bulanıyordu.

4 Nisan 2018 Çarşamba

Yetmiyor


Aklını sürekli kökünün nerede olduğunu bilmediğin o şeyin dallarına doladıkça içindeki karanlık büyüyor. Sanıyorsun ki boş bir bank bulup denizin kıyısında tüm gün otursan mutlu olacaksın. Huzuru aklını boş bıraktığın anlar zannediyorsun. Oysa değil. Zihin sandığın gibi kanepede oturup sürekli değişen ekrana bakmakla rahatlamıyor. Konuşmaya devam ediyor. Yapmasaydın, diyor. Sen gittiğinde oldu bunlar, diyor. Tam orada o lafı söylemeseydin, bu iş buraya gelmezdi, diyor. Duvarları iki ton daha koyu renge boyamalıydın, bu kakülü bu kadar kısa kestirmemeliydin, o son dilim ekmeğe reçel sürüp yememeliydin. Özür dilemeliydin, peşinden gitmeliydin, kapıları kilitlemeliydin. Daha alımlı yürümeliydin, daha tutkulu öpmeli ve yalnızca gülümserken fotoğrafçılara poz vermeliydin. Susup boyun eğiyorsun. İçinde sen olmayan ama sana benzeyen biri konuşmaya devam ediyor. Sen sessiz kaldıkça onun sesi yükseliyor. Ürkek bir ceylan gibi göz göze gelmemek için biten dizi bölümünü hemen yenisiyle değiştiriyorsun. Gün ölüyor. İçine tohumlar atıp sulayacağına, çöpler atıp kirletiyorsun.

Aynaya bakmıyorsun. Kendini kurumuş bir dal, çatlamış bir kadeh, çürümüş bir elma gibi görmekten korkuyorsun. Soyununca içine doğru açılmış bir delik fark edersen diye günlerdir yıkanmıyorsun. Güneşli havalar yüzünü güldürmüyor. Parkelerin üzerinde toz topakları döne döne yuvarlanıyor. Saçlarının uçları kırık. Dişlerin kamaşıyor. Elinde bir türlü bitiremediğin kalın bir kitap. Arada kafanı kaldırıp dışarıya bakıyorsun. Sokakta tek bir hareket yok. Yalnızca kuşlar. Dönüp dönüp bir apartmanın yanındaki ağacın yeşillenen dallarına bir yolun karşısındaki evin bacasına konuyorlar. O kadar. Canları sıkılmıyor. Bir avuç canları var, sıkılmaya yetmiyor.

Bugün günlerden neydi diye düşünüyorsun. Bir günün daha üzerine basmadan diğerine atlıyorsun. Ses yok evde. Çıt çıkmıyor. Mutsuzluğuna bir isim koyamıyorsun. Uykulu gibisin. Oysa yeni doğmuş bebeklerden birazcık daha az uyuyorsun. Yüzünde yastık izleri. Ayağında yün çoraplar. Kapıdan çıkacak gibi sürekli koridora doğru yürüyorsun. Kendine yapacak bir iş icat etmek istiyorsun. Üzerinde eprimiş pijamalar. Dışarıda oturulacak tüm sandalyeler kapılmış. Yüzün incelmiş. Bir gizli düğme var içinde saklanan. Bulsan basıp açacaksın içinin kapağını. Bulamıyorsun. Bir avuç hevesin var, bulmaya yetmiyor.

Yoldan bir oğlanla bir kız geçiyor. Oğlan biraz göbekli ve gözlüklü. Kızın üç adım önünden yürüyor. Kız yokuşu zor çıkmış, hızlı hızlı nefes alıp veriyor. Oğlan dönüp kıza bakmıyor, elinden tutmuyor, arkasından azıcık itmiyor. Oğlan bu kızı sevmiyor. Kız bunu henüz bilmiyor. Cebinden bir lastik toka çıkarıp topluyor saçlarını. İkisinin aklında dünyanın bambaşka ezgileri. Çocuk ıslık çalmaya başlıyor.  Islığının arasında bir şey söylüyor. Ne dediğini duyamıyorsun. Kız kahkaha atıyor oğlana cevaben. Devasa bir şey. Öyle büyük ki havada yok olup gideceğine katılaşıp yokuştan aşağıya gürültüyle yuvarlanmaya başlıyor. Ev terliklerinle peşinden koşup, yakalamak istiyorsun. Sonra yakalasam ne yapacağım ki, diye düşünüyorsun. Suratın kaşık kadar. Küçücük gülümsemelere yer var, kahkahalara yetmiyor.



26 Mart 2018 Pazartesi

Ben sana ne yaptım?

Ama ben sana ne yaptım, diyorum. Önce içimden söylüyorum. Sonra feryat figan dışımdan. Oysa bu defa metanetimi koruyacaktım. Böyle ulu orta bağırıp çağırmaktan, ağlamaktan, kendi kendime konuşmaktan utanıyorum. Aynı zamanda öğrenmiştim ki bir sınır  vardı. O sınırı geçince içimde yaşayan birileri haricindeki herkes görünmez oluyordu.

İlk kez bir sokak ortasında kendimi daha fazla tutamayıp hıçkırmaya başladığımda, insanların her dönüp bakışında, ürkek üzüntülerinde, iç çekişlerinde, başlarını öne eğişlerinde boyu kendimi aşan bir mahcubiyet denizine batıp batıp çıkmıştım. Burnum akmış, gözlerim kıpkırmızı olmuş, yüzümün şekli çarpılmıştı. Dünyadaki var oluşum bu değildi, dönüştüğüm şeyin içinde olmaktan utanıyordum. Yüzümü yerden hiç kaldırmadan  evin sokağına dek hızlı hızlı yürümüştüm. Aynaya iki gün bakamamış, günlerce makyajsız sokağa çıkamamıştım.
İkincisine hiç beklemediğim bir anda yakalanmıştım. Sessiz sakin bir tatil gününü tenha bir balıkçıda bitiriyorduk. Yemekten sonra eve gidip çamaşırları makinaya atacaktım. Duş alıp erkenden yatacaktım. Garson gelip bir  kadeh daha içer misiniz, diye sordu. Bana değil, ona. O da şöyle bir dışarıya baktı, içerim, dedi. Sen de içersin, dedi bana. Kendi sözcüklerim pazar tatilindeydi. Sadece kafamı salladım. İkinci yudumumda konu nasıl olduysa, benim hoyratlığıma geldi. İnsanlara karşı çok haşinsin, dedi. Çok kırıcı oluyorsun, fark etmiyorsun. Bana karşı bile böylesin çoğu zaman. Hayretle yüzüne baktım. Şaşırıyorum bu kadar sevimsizleşebilmene, dedi. Sırtımda patlayan bir balon hissettim önce. Sonra fırtınalı havalarda sallanan bayraklar gibi içimin dalgalanmaya başladığını. Sessizce ağlamaya başlamışken sesimin kendi çeperlerini yırtıp havaya karıştığını hayretle duydum. Sesimdeki tınıyı duyunca korktu. Gözleri büyüdü. Yerinden kalkıp yanıma geldi. Ne yapacağını bilemez halde ellerini omuzlarıma koydu. İçimden biri de kalkıp onun kalktığı sandalyeye oturdu, bana bakmaya başladı. Alt dudağımın titreyişine, gözlerimin kenarında oluşan kırışıklıklara, içimde boydan boya kırılan aynalara baktı. Onun bardağında kalan rakıyı bir dikişte bitirdi. Ceketini bile almadan çekti gitti. Ben de yerimden kalktım. Bırak beni, dedim. Dur, dedi. Ben bir şey demedim ki, seni üzmek istemedim, dur, nereye gidiyorsun. Tüm masalardaki çatal bıçak sesleri kesilmişti. İnsanlar şaşkınlıkla karışık bir merakla bizi izliyorlardı. Yeter, dedim. Peşimden gelme. Yine de geldi. Yolun ortasında sarsılarak yürürken gelip sarıldı. Saçlarımı okşadı. Bütün sahili yürüdük. Peşimizden geçen günlerin hayaletleri de yürüdü. 

Havanın pırıl pırıl olduğu bir cumartesi sabahı. Salonun penceresinden öylece dışarıya bakıyoruz. Ellerimizde diplerinde soğumuş kahvelerin olduğu fincanları tutuyoruz. Bir türlü sehpa almadığımız için her şeyi sürekli elimizde tutuyoruz. İki elimle tuttuğum fincanı sol elime alıp sağ elimle kulağımı tıkıyorum. Napıyorsun, diyor. Söylediklerini duymamış gibi yapıyorum, diyorum. Ciddi bir şey söylüyorum, diyor. İçimden biri, kalkıp oturduğumuz koltuğu ters çeviriyor. Duvarlarda delikler açıyor, kolonlardaki demirleri koparıyor, çatıdaki kiremitleri sokaktan geçenlerin üzerine savuruyor. Ciddi şeyler duymak istemiyorum, diyorum. Çocuklaşma, diyor bana. Bunu bu şeklde yapmamız gerek, yoksa pişman oluruz, diyor. Daha sonra geriye bakıp keşke demek istemiyorum, diyor. Nihayet oturduğum yerden kalkıyorum. Ayaklarımın üzerinde doğrulmam için asırlarca çabalamam gerekmiş gibi yoruluyorum. Sanki iki ayağının üzerinde yürüyen ilk memeli benim. Yürüyüp fincanımı tezgahın üzerine koyuyorum. Sabahki bulaşıkları kuruluyorum. Tabakları dolaba yerleştiriyorum. Ellerimi yıkayıp, saçlarıma lastik bir toka takıyorum. O, koltukta oturduğu yerden bana bakıyor, bir şey demeyecek misin, diyor. Girişte asılı duran kabanımı giyip, yüzüne bakıyorum. Yüzü aynı. İlk gördüğüm gün yüzünde ne varsa aynen duruyor. Dudaklarının kıvrımı, dişlerinin sırası, kirpiklerinin duruşu. Hayret ediyorum. Yüzünün bir parçasını da alıp yanımda götürmek istiyorum. Okşadığım bunca zamandan sonra yanağının sol tarafı benim hakkımmış gibi geliyor. İçimden biri çıkıp kapıyı açıyor. Buyurun, diyor. Elimi tutup merdivenlerden indiriyor.  Apartmandan çıkıyorum. Yokuş aşağı adım attıkça ben sana ne yaptım, diyorum. Önce içimden söylüyorum. Sonra feryat figan dışımdan. Balkonda çamaşır asan kadın ve sıra sıra dizili mandallar dönüp bana bakıyor. 

8 Ocak 2018 Pazartesi

Çok

Çok istiyorum onu, diyor. Çok.

Suratındaki her kırışıklık başka şeyleri de bir zamanlar çok, haddinden çok istediğini not aldığı kağıtlar gibi buruşturulup atılmışlar. İstemek bir şey ifade etmiyor, diyorum. Daha fazla konuşmanın anlamı kalmadı o zaman, diyor. Montunun ceplerini karıştırmaya başlıyor. İki cebinin fermuarlarını da açıp içlerini yoklayıp kapatıyor. Oysa sigara paketi masanın üzerinde öylece duruyor. Masada, diyorum sessizce. Suçluluk duygusu içimi sigara dumanından önce kaplıyor. Bak, diyorum. Yeni yılın ilk günü makul bir insan olmak için kendime verdiğim sözlere tutunarak sesimin tonunu dostane bir hale getiriyorum. Bak. İşaret parmağımın ucuyla kazağımın sol tarafını işaret ediyorum. Ne var burada, görüyor musun? Kalbin, diyor. Evet, diyorum. Sigarayı yiyecekmiş gibi içine çekiyor. İçinde ne var? Ne biçim bir soru bu, diyor. Böyle dramlar yaratmaya bayılıyorsun. Oysa yeni yılın ilk sabahı dramlar yerine komediler seçmeye kendime yeminler ettim. Kafamı denize doğru çeviriyorum. Her şey hem çok hızlı hem de bir türlü ilerlemeyen bir sanat filmi tadında yaşanıyor. 
Kalbimin içinde her gün aklımdan geçirdiğim, hatta bazen saat başı adını andığım insanlar var. Kimisini affedemiyorum, kimisi beni affetmiyor. Özlemekten nefesim daralıyor bazı anlar. İçimden kurduğum cümleler uyurlarken kulaklarına üflensin diye dualar ediyorum bazı geceler yatakta. Bazı anlar kalbimin delineceğini, bazı günler paramparça olacağını, bazı geceler elimi içine sokup biraz karıştırsam bunların son bulacağını düşünüyorum. Ama olmuyor. Ertesi gün gözüm bir kitabın kapağına takıldığında, bir şarkıdaki kadının sesini benzettiğimde, sinema koltuklarına sinen benzer parfüm kokularında, çıtır bir lahmacunun ilk lokmasını ağzıma attığımda, evlerine yakın sokaklarda dolaştığımda kalbim hangi hızda çarpıyor biliyor musun? Hayır. Hiçkimse bilmiyor. Herkesin kalbinde öldürdükleri, sonsuza kadar yaşattıkları, unuttukları, odalara hapsettikleri bir arada yaşar. Herkesin. Benim de . Senin de. Milyarlarca insanın her biri sessiz bir anda denize doğru kafasını çevirdiğinde aklına biri geliyor. İşte artık senin de aklına, o, gelecek. Bu kadar, diyorum. 
İkimiz aynı anda kafamızı denize doğru çevirip derin birer nefes alıyoruz. Çırılçıplakmışız gibi üşüyoruz. Sigara paketini fermuarlı cebine koyup ayağa kalkıyor. Yavaş yavaş gün batımına doğru yürüyoruz.

30 Ekim 2017 Pazartesi

Uyku

''Bizler ki düşlerin mayasından yaratılmışız,
şuncacık bir adadır hayatımız, ağır uykularla çevrili. ''-W.shakespeare

 Uykuya daldığımız an yok oluyoruz. Kepenkleri indirilmiş bir mağaza vitrini gibi duruyor yüzümüz olduğu yerde. Yarı ölüm dedikleri bu. Oysa öldükten sonra başka bir dünyada ruhun yaşamaya devam edeceğine inanan herkes insanın uyuyunca da başka bir aleme geçtiğini kabul etmeli.

Buz tutmuş ayaklarını ısıtmanın bir yolu yoktu. Açtı yorganı. Demir birer külçe gibi sakız beyazı çarşafın üzerinde duruyorlardı. Her kıvrımlarına uzun uzun baktı. Topukları ne kadar sert, tabanları tenine göre ne kadar da koyu renkti. Bir an insanın en ilkel kalmış yanı ayakları, diye düşündü. Sanki yalın ayak çorak topraklarda koştuğum bambaşka bir önceki hayattan kalmışlar gibi vücudumda, dedi. Taraklılar diye çocukluğundan beri sevmediği ayakları, baktıkça daha da çirkinleşti. Gittikçe büyüdü. Tam o anda T. kapıyı açtı. Dosdoğru pencereye gitti. Önce perdeleri sonra pencereleri açtı. İçeriye sapsarı bir gün doğdu. Her damla ışık  havada binlerce kez patlayarak çoğaldı. Yerdeki tozların, yorgandaki her kıvrımın, aynadaki görüntülerin, çerçevelerdeki fotoğraflarda gülümseyen yüzlerin, her yana saçılmış kitapların arasındaki ayraçların, tarakta kalmış bir kaç tel saçın, komodinin üzerindeki  cam su bardağının her zerresine ayrı ayrı düştü. Kızın yüzündeki kıvrımlar, perdelerin arasındaki gölgeler çoğaldı. 

- Ne bu saçının hali, dedi T. kıza. Bir yandan yere atılmış tişörtleri, etekleri alıp tek ayağı kırık sandalyenin arkasına asıyordu. Sandalye yükünü taşıyamayıp tökezleyince alıp duvara yasladı sandalyeyi de. Elindeki çorabın bir tekini aramak için eğilip  yatağının altına bakarken, kız , neyi varmış ki, yeni uyandım işte, dedi. Bir yandan da eliyle saçlarını yoklayıp anlamaya çalıştı. Elini yatağın altına sokup iki tane birbirinden farklı çorap teki çıkardı. Onlarla beraber küçük bir kağıt parçası da çıktı. Ucundan toz topakları sarkan kağıdın üzerinden büyük harflerle, yarın, aynı yerde, yazıyordu. T.  bir kağıda bir de kızın yüzüne baktı. Kız o sırada pencereden dışarıya bakıyordu. T. çorapları toplayıp götürürken, notu da cebine attı. Kahvaltı hazır, dedi. Kızın o günden tüm hatırladığı bu kadardı.


Birdenbire gözlerini açtı. Nefes nefeseydi. Ağzı kupkuruydu. Bütün iç organları çorak topraklar gibi boydan boya çatlamıştı sanki. Korkunç bir rüyaydı belli ki ama tek bir şey hatırlamıyordu. Başucundaki lambayı yaktı. Sürahiden bir bardak su doldurdu. Birkaç damla geceliğinin yakasına döküldü. İçti. Bir bardak daha doldurdu. Elinde bardakla, yatağın içinden dünyanın karanlığına baktı. Duvarlardaki çatlaklara, tavandaki gölgelere, tam karşısında asılı duran resimdeki dağların yamaçlarına baktı. Odanın şekline baktı. Tam bir kare, dedi. Bir rubik küp kadar kare. Bunu çizen mimar acaba bir kez olsun bu odanın ne kadar kare olduğunu düşünmüş müdür diye düşündü. Bu kare odada yerini bir türlü bulamayan eşyaların her gün oradan oraya volta atacaklarını biliyor muydu. Tavanı yükselen evlerin duvarlarının aynı oranda yükseldiğini fark etmiş miydi? Bu sessizliği ya da? Bu evleri kim bu kadar sessiz yapmıştı? Hiçbir odadan diğerine tek bir nefes alışın, ufacık bir gülümsemenin, iç çekişin geçmediği duvarları kim iyi bir şey sanmıştı? Şu an biri çıkıp ,o uyurken tüm dünyanın birden sona erdiğini ve bu odanın uzayda bir boşlukta asılı kaldığını söylese, inanırdı. 


Aynı anda T.  plastik terliklerini çıkardı. Ayaklarını mutfağın soğuk seramiklerine dayadı. Ayak parmaklarından sırtına kadar uzanan upuzun bir ipin ciğerlerine dolandığını hissediyordu. Her nefes alıp verişinde içindeki kocaman iplik topağı biraz daha genişliyordu. Gündüzleri sokakta attığı her adımın izini, geceleri aklından geçirdiği on düşünceden beşini, uykuların en derin yerini bitmek bilmeyen upuzun bir kaşkol gibi örüyordu bu his. Yaz gecelerini yün süveterlere, kaşkollara, çoraplara dolanmış geçiriyordu. Balkondan gecenin serinini eve sokmaya çalışıyor ama ne yapsa serinleyemiyordu. Sigara dumanının balkonda yanan ısığa doğru uzayıp gidişini izledi. Karşı apartmanda açık unutulmuş bir televizyonun rengi sürekli değişen ışığına baktı uzun uzun. O sırada  her biri gecenin elini sıkı sıkıya tutmuş bir kaç genç gülüştü sokak lambasının altında. Koyu bir rakı kokusunun da havaya karıştığını dikkatlice baksa görürdü T. Onlardaki yaşam sevincinin tazeliğini, taze yüzlerindeki pembeliği alıp saklamak geldi içinden. Bir parçası havada asılı kalmış gülüşlerini alıp, cebine, dün kızın odasında bulduğu notun yanına koydu. Terliklerini eline alıp, parmak uçlarında geçti koridoru. Saçlarının hışırtısı da olmasa insan onun var olduğuna bile inanamazdı bu sessizlikte.


O gece ikisi de uykuya tutunamadı. 


Sabah her zaman geldiği saatte gelip aydınlığını yüzlerine vurdu.

T. yatağın kenarına oturmuş, kızın yüzüne bakıyordu. Dün gece sokaktaki gençlerden çaldığı bir parça sevinci madalyon gibi takmak istiyordu kızın göğsüne. Dudaklarına eliyle bir gülümseme çizip bırakmak istiyordu. Oysa parmak uçlarının yalnızca gölgesi değiyordu kızın yanaklarına. Uyandırmak için gelmişti kızın yanına ama şimdi, yanında durup uyurken birine bakarken insan çok mahrem bir şeye bakıyormuş gibiydi. Uyuyan birine bakmak sanki bir anahtar deliğinden bir odaya bakmak gibiydi. İçeride ne olduğunu göremese de görmeye çalışmaktı. Göz kapaklarını eliyle tutup kaldırsa sanki orada bin kanallı bir televizyon ekranı vardı. Her kanalı ayrı bir dünyanın alanı. Gözlerinin hareketine bakınca kızın şu an burada yattığına inanmak ne zordu. Kepenkleri indirilmiş bir mağaza vitrini gibiydi yüzü.  Karadan ulaşılamayan bir güzel cennet koyu. Haritalarda dahi işaretli olmayan ıssız bir ada. 

Ağır uykularla çevrili.






3 Ekim 2017 Salı

Antikacı

Bugün seni aradım. Açmadın.

Sesinde neler vardı, göremedim.  Bu artık benimle ilgili her şeyi silip attın demek olabilir.  Senin ucunda olmadığın bir uzun telefon çınlamasının benim içimde ilmek atması yıllar süren kaç düğümü açıverdiğini bilirsin. Ben de senin yüzyılın en büyük acılar antikacısı olduğunu bilirim. Söylediğim kötü sözler, ettiğim hakaretler etine olta ucu gibi saplanıp kalmıştır. Gözünün içine bakarak ettiğim ahlar omuz kemiklerini vurup geçen kurşunlar gibidirler. İlk anda olayın sıcaklığıyla anlamamışsındır da gece yatağına yatıp uyumaya çalıştığında canın çok acımıştır. Omzun kırılıp kucağına düşmüştür. Gece yarısı acil servislerde doktor aramışsındır. Ne yapsalar yerine düzgün kaynamamıştır. O günden sonra kimseye dilediğin gibi içten sarılamamışsındır. Kafanın üzerinde beraber dolaştığın kapkara bir bulut gibi, bu da senin lanetin olmuştur. Açmamışsındır.

En son kapıyı öyle bir vurup çıkmıştım ki duvardaki boyalar halının açık renk olan yerine dökülmüştü. Kapı, ben ne yaptım, der gibi menteşelerinden sallanmıştı. Sen öylece bakmıştın. Öylece bakan gözlerinde, birkaç martı çatıdan atlayıp intihar etmişti. Camdan yapılmış gibi hassas midende bir yer kasılmaya başlamış, bir dalga gibi büyümüş ve ben daha apartmanın alt kapısından çıkarken seni klozetin önünde iki büklüm kusar hale getirmişti. Diline cam kırıkları batmıştı. Onlar bana hiç söyleyemediklerindi. Hepsi boğazın pis sularına karışıp gitmişti. Bir uskumru tesadüfen yemiş ve kırk yıl sonra tüm sürüleri boğaza geri dönmeye ikna edebilmişti. Oysa sen ağzını açıp tek kelime etmemiştin. Onun yerine ağzından tuhaf kokulu, buhar gibi bir -poh- sesi çıkmıştı. Yolda kaldıktan sonra takviyeyle çalıştırılmış eski bir arabanın egzozundan ilk çalıştığı an çıkan bir ses gibi. Poh. Bir tıkanıklık aniden açılmış gibi. Belki miden kasılmaya içinden çıkan o sesten sonra başlamıştır. O ses bulutu havadaki toz zerrecikleriyle kol kola girmiş, irileşmiş, pencereden çıkıp gitmiştir. Kesin aceleyle, önüne bakmadan gidiyordur, kendi halinde gökte asılı duran bir yağmur bulutuna çarpmıştır. Hiç beklenmeyen bir zamanda zavallı fanilerin üzerine yağmur yağmıştır. Telefon çalarken gök gürlüyordur, duymamışsındır.

Hiç affetmediğini bilirim. Ne kadar affetmediğini düşününce aklıma çöp evler geliyor. İnsanların pis, gereksiz, sıradan, hastalık yuvası dediği ne kadar anı varsa kolundan tutup getiriyorsun. Muhabbetleri kötü. Nefesleri iğrenç kokuyor. Üstlerinde paçavraya dönmüş kıyafetler. Hangi köşede görsen, çirkin suratlarını hemen tanıyor, aklında bir koltuğa oturtuyorsun. Ben seni şuradan hatırlıyorum, diye başlıyorsun lafa. Hafızanla şaşırtıyorsun. Kahve molası bile vermeden saatlerce konuşuyorsun. Her seferinde içinde bir karanlık oda daha inşa ediliyor yenilerini misafir etmek için. Aklının iplerinden biri daha kalitesiz halatlar gibi ufalanıp gidiyor. Sırtına bir ürperme geliyor. Boğazın ağrımaya başlıyor. Ne gerek var, diyorum. Neden, kendine işkence ediyorsun? Oysa sen kendini affedemediklerini unutmayarak besliyorsun. 

İnsan en çok sevdiklerini en zor affediyor. Sen beni affetmenin kenarındaki dahi geçmiyorsun. İçinde beraber var olabileceğimiz hiçbir fotoğrafı çekmiyorsun. Sarhoşluğunda beni hatırlayacağın içkiler içmiyorsun. Nereye oturmak istersiniz diye soruyorlar, cam kenarını seçmiyorsun. Sokağımdan geçmiyorsun. Aklıma gelmekten vazgeçmiyorsun. Saksılara yeni sardunyalar dikmiyorsun. Deniz kıyılarında gitmiyorsun. Güvercinlere yem vermiyorsun. Karpuzdan irice bir dilim kesip kollarından sularını akıtarak yemiyorsun. Gülümsemiyorsun. Bomboş tarlalardan geçip bir domates tohumu dahi ekmiyorsun. Bekliyorsun. Loş bir odanın sessizliğinde. Telefon çalıyor çalıyor çalıyor. 

Açmıyorsun.