25 Temmuz 2015 Cumartesi

Gidilmemiş yerler atlası-10


Yok canım, üzülmüyorum da, ne gerek vardı şimdi bu tatsızlığa. Yüz yüze bakacağız sonuçta burada, komşuyuz, derken topraklı tarafını yüzüne değdirmemeye çalışarak, elinin tersiyle yüzüne gelen saçları kulağının arkasına itti. Şu arkandaki kırmızı saksıyı uzatır mısın bana canım, yok, kırmızı olanı, küçük olan, evet o, diye temiz eliyle işaret etti. Hem zaten bana ne canım, diyen sesi söylediği her cümleden sonra kontrolsüzce biraz daha yükseliyordu. Parmaklarının uçlarıyla iyice bastırdı toprağa. Kökleri derine yerleşmezse tutmuyordu bu sardunyalar. Balkonun önündeki uzun saksıya geçen hafta diktiklerinden biri hemen kurumuş, sapsarı, uzun bir sopa gibi kalakalmıştı. Fışkın pembe dallarıyla insanın gözünü alan diğer saksıların yanında, ölümün hala bir şekilde var olmaya devam ettiğini hatırlatır gibiydi. Zaten bir şey gelip hatırlatmasa, insan burada zamanı tamamen unutabilirdi.

Bu coğrafyada vakit düz bir çizgide ilerlemiyordu. Yumuşak sakızlar gibi, insan ne kadar şişirirse o kadar büyük bir balon oluyor, patlamıyordu. Bazı sabahlar uyandıklarında yeni bir güne başlamış, bir gün daha yaşlanmış ya da içlerindeki yaşama hevesinden bir gram azalmış gibi hissetmiyorlardı. Dün, yana doğru uzamıştı, yaşanıp bitmemişti. Birazdan adam, kadının önüne getirip koyduğu tepsinin içindeki taze fasulyeleri ayıklarken de zaman geçip giden bir şey olmayacaktı. Güllerin dallarını budarken de. Akşamüzeri salatalıkları, kabakları, naneleri sularken de. Hava iyice serinlediğinde köpeği yürüyüşe götürürken de. Zaman, önlerinde duran, yanından geçerken ayaklarına takıldığında yerden alıp, başka bir yere koydukları bir şeydi. Giriş kapısının yan tarafındaki sundurmanın altında, tadilattan artan bir kutu mavi yer seramiği, sapı kırılmış güneş şemsiyesi, iç içe konmuş çatlak saksılar, mangal kömürleri, köpeğin eski mama kabı ve nedense bir türlü atmadıkları, yağmurdan çürümüş tahta çilek kasalarının hemen yanında, havası sönüp, rengi solmuş bir basketbol topunun sağ tarafında duruyordu. Bir yere gittiği yoktu. Bakınca hiç de koşup gidecek bir şeye benzemiyordu. Kimsenin onu umursadığı da yoktu. Arka bahçedeki domatesler önce yemyeşil çirkin bir hayvan gibi dallardan sarkarken de, hafifçe utanmış gibi kızarırlarken de, dalların boynunu eğip olgunlaşırlarken de, ehemmiyetsiz bir şeydi. Kokulu bir domatesi bileğinden tutup kopardıklarında sanki yazdan bir parça da kopup, ellerinde kalıyordu. O akşam çoban salatanın içinde zeytin yağına kendini teslim edip, ne kadar suyu varsa saldıkça, vakitler de önlerinde parçalanıyordu. Taş fırından aldıkları içi pamuk gibi ekmek dilimlerini salatanın suyuna banıp yedikçe sıcak haziran günlerini de yemiş oluyorlardı. Bamyaların uçlarından temmuzun nefes alınamayan öğleden sonraları sarkacaktı daha. Bir şeker kavunu koparıp kestiklerinde, çekirdeklerinde seviştikleri geceler tek tek açılacaktı. Asma yaz sonunda bütün bir kışın büyüttüğü hevesleri üzüm üzüm önlerine serecekti. Bağ bozumunda, bu yaz da gitmek isteyip bir türlü gidemedikleri amfi tiyatro konserlerini, klimayı açık unuttukları bir gece sabaha kadar üşüyüp hasta olduklarından içemedikleri buz gibi rakıları, çok dalgalı diye denize girmedikleri bir berrak koyu, birinin migreni diğerinin romatizması tutup yataktan çıkamadıkları billur bir ağustos gününü asma yapraklarıyla beraber sirkeli suya basıp, bir kavanozda bekleteceklerdi. Geçip, biten bir şey olmayacaktı.

Kadın çömeldiği yerden belini tutarak yavaş yavaş doğruldu. Arka bahçeye dolaşıp, bahçe hortumunu buldu, suyu açtı. Hortumun içinde kalan güneşte ısınmış suyla ellerindeki toprakları yıkadı. Öğlen oluyordu. Hiç rüzgar yoktu. Deniz çarşaf gibiydi. Bütün yaz eğlencesini ve bu yaza ait anılarını biriktirmek için birkaç günü olan tatilciler çoktan  kumsaldaki şezlonglara uzanmışlardı. Değişik milletlerin bayrakları gibi rengarenk havlularını buldukları yere sermişlerdi. Beyaz kumların bağrına terliklerini edepsizce saplamışlardı. Ayak parmaklarından göz kapaklarına tüm vücutları güneş kreminden parlıyordu. Hiç kıpırtısız. Tek ses çıkarmadan gözleri kapalı yatıyor da olsalar, içten içe aceleleri vardı. Çok gençlerdi. Sütun gibi bacakları arada bir sağdan sola, önden arkaya yer değiştiriyordu. Şezlongun ortasındaki desen dümdüz karınlarında dalgalı izler bırakıyordu. Havlularının üzerinde terliyorlardı. Tek bir kırışığın olmadığı göz altlarına hasır şemsiyenin aralıklı örgülerinden güneş vuruyordu. Sıcağın onlara yapmak istediği hiçbir şeye ses çıkarmıyorlardı. Şimdi kendilerini teklifsiz, sakınmadan açtıkları bu güneş, gece karanlığı denize düşerken kendini unutulamamış eski bir sevgili gibi hatırlatmaya başlayacaktı. Durup dururken içleri ürperecekti. Yatarken sırtları, bacakları rahat edemeyecek, için için yanacaklardı. Mideleri bulanacaktı gece yarısı. Bunlar yetmeyecekti. Bugün güneşin pürüzsüz parmak uçlarıyla  değdiği yerlerdeki körpe deriyi hatıra olarak burada bırakacaklardı. Kendi derisine sığamayan yılanlar gibi huzursuz, günlerce kaşınacaklardı. Senin tırnakların uzun, sırtımın şurasını kaşır mısın, diyeceklerdi yanlarındaki birilerine. Kendilerini soyup başka bir ten bulacaklardı altlarında. Ve bundan memnun olacaklardı.

Elleri kot şortunun ceplerinde, uzun uzun plajı izledi. Yere bıraktığı hortumdan akan serin suya değen ayakları ferahlıyordu. Terliklerini çıkardı ayağından. Çimenlere bastı. Suyu neden açtığını da, terasta can suyu dökülsün diye bekleyen sardunyaları da unutmuştu. Ellerini ceplerinden çıkarıp tişörtünün içinden göbeğine dokundu. Göbeğinden sonra yanlarındaki yağlara. Bacaklarının üst taraflarına baktı eğilip. Durduğu yerde sallandı. Derisini sıkıp, selülitlerini tarttı. Göbeğini içine çekti. Sabahları köpeği ben gezdirsem, yürüyüş olur, iyi gelir, dedi. Ya da kimseler yokken sabah erken denize girip yüzsem bir saat, bu göbek hemen erir. İçini çekti. Kaz ayaklarında dolaştırdı parmaklarını. Oradan boynundaki sarkık deriye değdi eli, ürperdi. Saçlarımı boyatmaya salı günü gitsem mi, biraz daha beklesem mi, diye düşündü. Yaşlanmaktan nefret ediyorum, demişti geçen hafta sonu kızıyla arka bahçede otururlarken. Kızı, aman anne sen daha yaşlı mısın, derken aslında basbayağı yaşlısın, demiş oluyordu. Menopoza girdiğinden beri çok alınganlaşmıştı. Hiç dert etmediği kadar dert ediyordu her şeyi. Geriye dönüp baktığında dolu dolu yaşanmış bir ömür görmesine rağmen, bu kadar mı, diyordu. Eskiden sokaktan geçerken topuk sesime dönen kafaları küçümser bakışlarımla ezen ben, neredeyim? Nişan fotoğraflarımızda bir kol sarılması kadarcık olan belim nasıl bu hale geldi? Açık bıraktığı su akmaya devam ediyordu. Ayaklarının altı çamur olmuştu. Aklına sardunyalar düştü birden. Ayaklarının altını yıkadı. Terliklerini giydi.

Adam gazetesinden kafasını kaldırmadan kadının ona yaklaştığını sezdi. Kadınla beraber oldukları yirmi üç senedir, ne zaman ona doğru yaklaşsa havaya incecik bir yasemin kokusu karışmış gibi olurdu. Şu hayatta ilk kez buluşup, dosdoğru göz bebeklerine baktığı kafe, deniz kıyısındaydı. Hava kar topluyordu o gün. Yıllardır görülmemiş bir soğuk, insanın nefesini havadayken donduruyordu. Gökyüzü bir parça kapkara pamuktan ibaretti. Henüz öğleden sonra olmasına rağmen kafenin bütün ışıkları yanmıştı. Kadın, içeriye girdikten yarım saat sonra bile atkısını boynundan çıkaramamış, üşümeye devam etmişti. İçtiği Türk kahvesinin üzerine bir büyük fincan da papatya çayı içmiş, parmak uçları ancak o zaman normal rengine dönebilmişti. Adam kadının morarmış tırnaklarını gördükçe yavru bir kumruyu alıp sever gibi, ellerini alıp kucağına sarmak istiyordu. Oysa o günlerin gelmesine daha vardı. Masanın karşılıklı sandalyelerinde, ayakları biraz haşarı hareketler yapsa kadına değebilecek mesafedeydi. Ne yazık masalar sanki incecik ağızlı fincanların cüsseleri sığmayacakmış gibi devasaydılar. Yukarıdan bakılsa daire şeklinde iki kafanın arasında kocaman bir kare, birbirlerine yaklaşmalarını istemeyen bir gardiyan gibi duracaktı. Adam papatya çayını fincanını koklamıştı çaktırmadan içinde biraz da yasemin mi var acaba diye. Kadın tuvalete gittiğinde eni konu dönüp arka taraflara bakmış, içeride bir saksıda yasemin mi yetiştiriyorlar diye aramıştı. Kadın gidince koku da yok olmuş, adam kadın gelip tekrar oturana dek buna bir anlam verememişti. Parfümü demek, diye düşünmüştü sonraları. Değildi. Beraber uyudukları ilk gecenin sabahında kadın saçlarından omuzlarına damlalar süzülerek banyoda dikilirken koku yine oradaydı. Hem de sarhoş edici biçimde yoğundu. Beraber deniz kıyısında yürüdükleri bir gece, kadına, biliyor musun, sen, yasemin kokuyorsun demişti durup dururken. Kadın gülümsemiş ama ne demek istediğini anlayamamıştı. Yasemin mi, demişti. Nasıl yasemin kokuyorum. Bilmem, sen bana yaklaşırken içime yasemin kokusu düşüyor öbek öbek, demişti. Öpüşmüşlerdi.  Adam, nasıl olup da bir insanın kendi kokusunu bilemediğine hayret etmişti.

Kadın elindeki hortum yavaşça köklerinde gezdirip, sardunyaları suladı. Her birini alıp teker teker terastaki yerlerine götürdü. Saksıların üzerindeki desenlerin hepsi aynı yöne bakacak şekilde yerleştirdi. Terasa döktüğü toprağı çalı süpürgesiyle süpürdü. Dikilip sırtını esnetti. Sıcak iyice bastırıyordu. Adam sandalyesinden kalktı. Yavaş yavaş yürüyerek kadının yanına geldi. Sırtına gölgesi düştü. Kafasını omzunun üzerine koydu. Boynunu kokladı uzun uzun. Ensesini öptü. Gel, dedi, güzellik uykusuna yatalım. 
Tatlı bir ürperti kadının ensesini uyuşturdu.