16 Ağustos 2017 Çarşamba

SALİH BEY- 1

Mavi gömleğini giydiği günler kaldırımda yürürken çizgilere basmazdı. Ceket cebine de muhakkak, ucuna baş harfinin kırmızı iplikle işlendiği beyaz mendilini takardı.

Sabah evden çıkmadan önce üç yumurtanın beyazını kar gibi köpürene dek çırpar, boy boy tavaların olduğu orta çekmeceden en küçük boyu çıkarıp, ocağa koyardı. Yumurtaları iyice pişene dek birkaç kez çevirir, bu sırada da ocağın başında dikilirdi. Beklerken tezgahın arkasındaki pencereden görünen ağaçlara her seferinde ilk kez görüyormuş gibi dikkatlice bakardı. Mevsimin bu günlerinde tüm ağaçlar akıl almaz biçimde sürgün veriyor, dallar giderek daha da yeşil hale geliyor olurdu. Bazı sabahlar yeşil kuyruklu cennet papağanını görürdü uzak dallardan birinde. Hemen koşup salondaki ceviz ağacından televizyon dolabının çekmecelerini karıştırır, dürbünü bulup boynuna takardı. Dürbün ne kadar gösteriyordu bilinmez. Koşar adım koridoru geçip mutfağa döndüğünde dürbünü gözlerine dayayıp bakmaya başlardı. Göremezdi. Papağan uçup gitmiş ve omletin bir yüzü hafif yanmış olurdu. Tabağa yanık tarafı aşağıya gelecek şekilde yerleştirdiği omletin üzerine çörek otları dökerdi. Biraz da karabiber. Ve susam. Gökten yağan taneler usulca yuvarlanıp kendilerine duracak yerler bulurlardı. Uzunca zamandır ekmek yemiyordu. Yemediği için de çoğu zaman doymuyordu. Yine de kararlıydı. Göbeğindeki yağlardan yaz gelmeden kurtulacaktı. Böyle deyince yazla ilgili akıl almaz planları var sandınız, biliyorum. Yok. Tek bir planı bile yok. Bırakın plan yapmayı, dün akşam yediği yemeği bile hatırlamıyor. Hafızasını uzun zaman önce bir uzun yolculukta çaldırdı.

Hikaye şöyle. Dört kişilik bir tren vagonunda tam yirmi iki saat , on altı dakika seyahat etti. Vagona adımını attığı an onunla beraber seyahat edecek kişileri avucunu yukarı kaldırarak, usulca selamladı. Ve başına bir şey geleceğini anladı. Nasıl diye sormayın, bilmiyoruz. Küçük bavulunu baş üzeri dolaba sessizce yerleştirdi. Diğer yolculardan biri, başındaki kareli kasketinden hatırladığı, güçlü kolları kısa kollu gömleğinden taşmış gibi duran bir çiftçiydi. Yanındaki kadının adamın karısı olduğunu anlaması biraz zaman aldı. Adamla kadın birbirleriyle hiç konuşmuyorlardı. Aslında başkalarıyla da konuşmuyorlardı. Adam yolculuğun ilk zamanlarını elindeki gazetenin tüm satırlarını tek tek okuyarak geçirdi. Kadın adamdan yaşça çok gençti. Oysa yüzünde tuhaf bir yorgunluk ve yaşlılık ifadesi vardı. Sapsarı saçları kafasının üzerinde yabani bir bitki gibi duruyordu. Bir ormanın derinliklerinde yürürken kafasında bir tohum yeşermiş, hızla büyümüş ve öylece kalmış gibi. Dipleri düz olan saçlar uçlara doğru gittikçe kıvrılmaya ve birbirinin içinden geçmeye başlıyordu. Kadın sağa sola fışkırmış gibi duran saçlarının tek bir telini bile  kımıldatmadan oturuyor ve camdan dışarıya bakıyordu. Baktığı yerlerde bir şey görüp görmediğini anlamak zordu. Bizim adamın oturduğu koltuğun yanındaki koltuk ise trene bindikleri durakta boştu. Adam elindeki küçük yolculuk çantasını oraya yerleştirmekte sakınca görmemişti. Çanta yıpranmış dana derisinden bel çantasının az irisi bir modeldi. Çantanın içinde su matarası, ton balıklı sandviç, iki elma, yara bantları ve ağrı kesici, sabun, ev anahtarları, hazırladığı yolculuk dosyası ve geçenlerde bir ikinci elciden yok pahasına aldığı fotoğraf makinası vardı. Ton balıklı sandviç kokusu şimdiden burnuna geliyordu. Üç durakta yalnızca yolcuların inmesine ve binmesine yetecek kadar durarak iki saat hızla yol aldılar. Bu sürenin sonunda kasketli adam gazetesini bitirmiş ve uyuklamaya başlamıştı. Kompartıman ısındıkça havaya uyuyan insan, ton balığı  ve azıcık aralık pencereden içeriye sızan kır çiçeklerinin kokusu karışmıştı. Bizim adamın karnı acıkmıştı. Çantasını koltuğun boş tarafından kucağına alıp içindeki sandviçi çıkardı, yavaş hareketlerle sarılı olduğu paketi açtı, kağıt peçeteyi önlük gibi yakasına sıkıştırdı ve iştahla yemeye koyuldu. O sırada çiftçinin karısı nihayet birbirinin aynı kır manzaralarına bakmaktan sıkılmıştı. Kaçamak bakışlarla adamı süzmeye başladı. Adam göz göze geldikleri bir an, siz de biraz ister misiniz, dedi fısıldayarak. Bunu söylerken gayri ihtiyari sandviçi kadına doğru uzatmıştı bile. Kadın uyuyan kocasına dönüp baktı. O da bunu gayri ihtiyari yaptı. İzin almaya alışkın kişilerde görülen bir davranış, dedi adam içinden. O sırada koca derin bir uykunun kollarındaydı. Uykusunda terlemişti. Arada bir çıkardığı tuhaf homurtulardan başka bir cevap vereceği de yok. Kadın da bunun farkına varınca önüne dönüp, birazcık alırım, dedi. Adam sandviçi tam ortasından bölüp ucunu bir peçeteyle tuttu ve kadına uzattı. Kadının suratında  hiç beklenmedik anlarda bastıran yağmurlar gibi bir gülümseme peyda oldu. Gülümsemeyle beraber güzelleşti. Yüzündeki yorgunluk silindi. Üst dudağının yanında fındık şeklinde bir gamze ortaya çıktı. Teşekkür ederim, dedi. Yine pencereden dışarıya bakmaya başladı ama artık yüzü kız çocuğu yüzüydü. Aralarındaki mesafe bir anda yok olmuştu. Bakışları da kaçamaktan utangaç ama dosdoğru bakışlara dönüşmüştü.  Tam o anda makinist ayağını frene olanca gücüyle bastırdı. Tren raylarda gıcırdayarak ağırlaşmaya başladı. Raflardaki bavulların metal parçaları birbirlerine çarptıkça insanın dişlerini kamaştıran sesler çıkarıyorlardı.  Koridorda kalın sesli bağırışlar ve sinkaflı küfürler duyuldu. Az sonra sesler yakınlarında bir yere doğru koşmaya başladılar. Adım sesleri oturdukları kompartımana yaklaştı ve kapı hızla açıldı. İçeriye uzun boylu, zayıf, saçları kafasının tepesinden dökülmeye başlamış bir adam girdi. Yaşını kestirmek zordu. Belli kırklarının sonunda ya da ellilerinin ortasındaydı. Hemen arkasından kapıyı kapattı. Soluk soluğa o an boş olan yere oturdu. Cebinden oldukça kirli gözüken beyaz bir mendil çıkarıp, alnındaki teri sildi. Kadın şaşkınlıkla bakarken bir yandan sandviçini küçük ısırıklarla yemeye devam ediyordu. Adam derin bir nefes verdi. Soluğu henüz düzelmemişti. Vagonda uyuyan kasketli adam memnuniyetsizlikle gözlerini araladı. Olanlara anlam veremeyince kafasını çevirip karısına baktı. Ne oluyor der gibi ağzını büzdü. Kadın omuzlarını silkti. Adam tekrar gözlerini yumdu. Kafası koltuğun arkasına düştü ve hafif hafif horlamaya başladı. Kompartımana yeni giren adam mendilini katlayıp ceketinin cebine geri koydu. Merhaba, dedi. Kusura bakmayın sizi rahatsız ettim. Bizim adam, yo, önemli değil derken sandviçin son lokmasını yuttu. Peçetesini poşetin içine koyup, poşeti de çantasına yerleştirdi. Elini bir kolonyalı mendille sildikten sonra tokalaşmak için yeni gelen adama uzattı, Salih ben, dedi. Salih Mete. Adını her zaman soy adıyla beraber söylerdi. Diğer adam, memnun oldum, dedi. O sırada ayak sesleri ve haykırışlar yine koridoru doldurdu. Tren neredeyse durmuştu. Ne olduğunu anlayamadan vagonun kapısı şiddetle açıldı. O ana dek hayatlarında gördükleri en şişman kadınlardan biri içeriye daldı. Yeni gelen adam eli havada yakalandı duruma. Ne olduğunu bile anlayamadan şişman kadın uzanıp, adamı yerinden kaldırdı. Bu kadar şişman bir kadının bu kadar seri hareket edebilmesi sık görülebilecek bir şey değildi. Sen, dedi, sen. Hırsından ağzından kelimeler çıkmıyordu bir türlü. Yüzü öfkeden kıpkırmızı kesilmiş, konuşmaya çalıştıkça paramparça ettiği harfler bir çeşit tıslamaya dönüşüyordu. Adamın gözlerine bakarken birden yanağının ortasına kallavi bir tokat yapıştırdı. Büzülen adamı tükürür gibi koridora fırlattı. Vagonun kapısını gürültüyle kapattı. Sarı saçlı kadın yavaş yavaş çiğnediği son lokmasını da nihayet bitirdi. Salih Bey' e dönerek, işaret parmağıyla dışarıyı işaret etti. Gitmemiz gerek, dedi fısıltıyla. Terden bluzunun koltuk altları koyulaşmıştı.  Kocası uyumaya devam ediyordu. İçerideki ton balığı kokusu dağılmış, yerini ter ve heyecan kokusu almıştı.

21 Haziran 2017 Çarşamba

An

Her mutlu anın eşi, daha az mutlu bir an var. Bu an, içinizden gelerek attığınız büyük bir kahkahanın hemen peşinden gelip, siz başka bir köşeyi dönemeden omuzunuza elini koyabilir. Aniden dönüp baktığınızda görmeyi hiç ummadığınız sevimsiz yüzünü görebilirsiniz. Gülüşünüz solar. Güneşinizin üzerine perde perde korkular iner. Ertesi gün uyanıp en sarı kazağınızı giyersiniz. Fayda etmez.

Yine lakerdanın basbayağı ev sahibi olup bizi ağırladığı bir sofrada oturuyoruz. Akşam öyle genç ki, bu saatte yemek yiyecek kadar aç mıyız diye düşünmüştük masaya oturduğumuzda. Ama aynı zamanda da gençtik. Çok yer, çabuk acıkırdık. Her şeyi sorunsuzca sindiren sistemlerle dolu vücutlarımızı henüz yeterince eskitememiştik. Meze yapıp yiyeceklerimiz ceplerimizde hazır duruyordu. Boğazdan tankerler geçiyordu. Rotası bu kadar belli her şeyi için için kıskanıyordum. Kıskançlığım esnasında da boş durmuyor, mısır ekmeğinden kopardığım iri bir parçayı yutmaya uğraşıyordum. Boğazdan kayıklar, iş dönüşü feribotları, balıkçılar, köpeğini gezdiren ve bu havada nasıl oluyorsa hiç üşümeyen insanlar geçiyordu. Çiğneyip durduğum fava boğazımdan geçmiyordu. O an mutlu muydum mutsuz muydum bilmiyorum. İnsanın mutsuz olmak için somut bir gerekçesi olmadığı halde kendini mutlu da edemediği anlardı sanırım. Üzerimde geçmek bilmeyen bir yorgunluk, bolca kaygı yüklü omuzlarımda tutulmuş yerler ve şakaklarımda gün aşırı nükseden hafif bir ağrı vardı. Efendim?, dedi birden bana. Anlaşılan o ki, yine farkında olmadan konuşuyordum. Oysa hem konuşup hem elimdeki çatal ve bıçağa hükmedemiyordum. Tabağın yanına yan yana  uzandılar. Geleceğe bakınca sonsuz bir endişe denizi görüyorum, dedim. Hatta deniz gibi değil. Çöl gibi. Ne kadar yürüsem bitmeyecek bir çölde gibi hissediyorum. Şu geçen tankerlerden birine yüzüp, yetişmek, içine saklanıp makine dairesinde yaşamak istiyorum, dedim. Ben ne olacağım, dedi. Onun çatal bıçağı durmadan hareket ediyordu. Lakerdanın kırmızı soğanına sıktığı limon zerreleri yüzüne sıçradı. Biri nasıl olduysa gözüne kaçtı. Gözlerini kırpıştırırken yüzünün ne kadar güzel olduğunu düşündüm. Çocukken oynadığım bebeklerin yüzlerindeki gibi düzgün çizilmiş dudakları kıpırdanıyordu. Çocukken bebeklerle oynayıp, büyüyünce ve büyüdükçe gerçek bir bebek fikrinden nasıl bu kadar uzaklaştım acaba diye düşündüm. Mesela dedim, bebekler yeni doğduklarında iki saatte bir uyanıyorlarmış, düşünebiliyor musun, bir bebeğim olsa nasıl uyuyabilirim ki geceleri? Ertesi gün kalkıp nasıl işe gidebilirim? Hamileyken aldığım kiloları nasıl verebilirim? Oturduğumuz eve sığamayız, nereye taşınırız? Taşınmak istemiyorum ki.
Bir sorunla karşı karşıya olduğunu saniyesinde anlayan her yetişkin gibi cevap vermeden önce lokmasını uzun uzun çiğnedi ve çatal bıçağını sakince tabağının yanına koydu. Düşünsene ne kadar büyük bir mutluluk kaynağı olacağını, dedi. Üstelik bebek fikri de nereden çıktı?
 Ne yani, bizim bebeğimiz olmayacak mı dedim, hırsla. Neden hırsla olduğunu bilmeden. Ellerimi sanki gerçekten hamileymişim gibi karnımın üzerinde birleştirdim. İçimden, bu kötü adam seni üzemeyecek yavrum, diye fısıldadım. Sonra da kendi kendime gülümsedim. Delilik böyle başlayan bir histi belki de.
O gülümseme gecenin anahtarı oldu. Gülümsediğimi görünce rahatladı. Olacak tabi, dedi. Ben de o andan sonra sanki bana uzatılan bir merdiveni fark edip tırmandım ve başka bir zamana geçtim. Bu yeni zamanda çok güzel bir akşam yaşanıyordu. Garson getirdiği iyice kızarmış barbunları tabağıma koydu. Ve o da gülümsedi. Kadehimi tazeledi. Bana hiç erimemiş buzlar getirdi. Buzlardan birini bardağıma birini ağzıma attım. Serinlik diş etlerimden içime yayıldı. Yine gülümsedim. Hatta gülümsemek durduramadığım bir şeye dönüştü. Kucağımda bebekle koltukta sallandığım o anın fotoğrafı gözüme takılı kaldı. Geleceğe, dedim kadehimi kaldırırken. 

Mutsuz anların eşi mutlu anlar da var. O an oydu, gözünden tanıdım.

21 Şubat 2017 Salı

Beni bırak

Beni çağırma içinden.
Önünde sıcacık bir bir bardak çay soğurken uzun uzun sokağa bakıp beni aklından geçirme. Eski fotoğraflarıma bakıp gözlerinle soyma parça parça. Anıları delik deşik edip kokumu bulma tenha köşelerde. Sabahında ne olacağı bilinmez gecelerin ikiye bölündüğü saatlerde beni arayıp susma telefonun öbür ucunda. Ilık nefesinin ciğerlerinden çıkıp benim soluğuma karışmasına izin verme.  İskambil kağıtlarında kalan parmak izlerin avuçlarımda delikler açmasın. Ne yaptığını bilmiyorsun. Şuursuzca öldürüyorsun beni. İçimden geçen göz bebeklerin bir tür soykırım yaratıyor. Dişlerinde ezilmiş susam taneleri gibi adım. Saçlarımı parmak aralarından geçirdiği hayal ediyorsun. Ve nasıl oluyorsa o hayali bana doğru üflüyorsun. Ve nasıl oluyorsa saçlarım havalanıyor. Birkaçı ne olduğunu bile anlamadan bembeyaz kesiliyor. Saç diplerim naneli bir şampuanla yıkanmış gibi hafifliyor, içim titriyor ve üşümeye başlıyorum. Yapma ne olur. Bu günlerin akşamlarında ayaklarımda en kalın yün çoraplarım, elimde bittikçe yenisini doldurduğum ıhlamur çayları, cam kenarında oturup bomboş gözlerle olmadığın yerleri gözlüyorum. Ne yapsam ısınamıyorum. Bu kıyafetle insanlar dağlarda karlarda yuvarlanıyor. Aklım karıncalanıyor üşüdükçe.  Yokluğun göğsümün üzerine gelip oturuyor. İçinde olduğum geceden öncesi, uzak bir hayale dönüşüyor. Yaşadım mı onca yılı yoksa bir hayal mi gördüm, ayırdına varamıyorum. Efsunlu bir ayrılık acısı gelip içime doluyor. Hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. Hırkamın kolları böylesi bir ayrılık için kısa kalıyor.
Beni çağırma içinden.
Koltuğun kollarına kafamı koydukça odanın içinde küçük bir fırtına çıkıyor. Topaklanan tozlar döndükçe sana ait düşmüş kirpikler, kopmuş saç telleri, soyulmuş deriler bulup getiriyorlar. Belki bakmasam görmem. Bakmadan duramıyorum. İçimde bazı damarlar tıkanıyor, bazı kapanmışlar açılıyor. Nefesime korkunç yüzlü canavarlar dadanıyor. Kalbim çarptıkça, cereyanda kalmış kapılar gürültüyle çarpıp çarpıp kapanıyor. Çağlar kapanıyor, yenileri açılıyor. Bu evde bu kadar kapı olduğunu bile bilmem. Bu dünyada bu kadar sert rüzgarlar esebileceğini de. Vücudumun ortasında böyle zamanlarda açılan bir delik olduğunu da. İnanmazsın, ellerimle mideme dokunabiliyorum. İçtiğim ıhlamur çayları içimden süzülüp, halılarda sarı sarı izler bırakıyor. Kendimden bıktıkça çoğalıyorum. Bir bakıyorum karşımda kendimden bir tane daha. Yün çoraplarını çıkarmış, elinde fırçayla arap sabunu, halıdaki lekeyi çitiliyor. Bir başka ben, kapının anahtar deliğinden soyunurken seni gözetliyor. Bir diğeri komodinin çekmecesinde bulduğu ucu küflenmiş dikiş iğnesiyle kendini yamamaya uğraşıyor. Bir başkası bir fotoğraf makinasının içine sokmaya uğraşıyor kendinden kalanları. Tam bir curcunaya dönüyor ortalık. Sen başka bir odada, o bildik kadife koltuğunda oturmuş sigara dumanını perdelere doğru üflüyorsun. Odanın karanlığında aldığın her nefesin ucu küle dönüşüp yere dökülüyor. Umursamıyorsun. Perdeler gün be gün sararıyor, üstün başın leş gibi kokuyor. Yastıklara, perdelere, üstüne başına siniyor kokusu.  Ne yapsan bu mereti de bırakamıyorsun.

Beni bırak.
Kollarım kendime dolansın ıssız gecelerde. Yağmurlu bir kış günü arabayla ölümsüz bir kaza yaptığımda seni aramak gelmesin içimden. Kurufasülyenin tadına baktığımda sen yemiyorsun diye içimde bir yer buruk kalmasın. Çalan telefonlara sen misin diye koşmayayım. Radyoda çalan bazı şarkıları dinlemeye tahammül edemeyip kanalı değiştirmeye çalışmamayım olmadık virajlarda. Ne olur direnmesin yüzün buğulu camları kazağımın ucuyla silmeye uğraşmaya çalıştığımda. Bir kuş sürüsü havalanmasın üzerimde semtinin sınırlarından girdiğimde. Kare masaların uçları yuvarlanmasın üzerinde başkalarıyla rakı içtiğim gecelerde. Sandalyeler rahatsız tahta iskemlelere dönüşmesin. Okul çıkışı oğlanlar kız meselesi yüzünden dövüşmesin. Kimse kimseyle öpüşmesin. 

O gün gelsin. Sen beni bırak.

4 Ocak 2017 Çarşamba

Sıfırlamak

Okuduğum kitaptaki adam, ne olduğunu bize anlatmadığı, büyük bir kaza geçiriyor. Kazadan sonra beynindeki, vücudunun sağ tarafındaki hareketlerini kontrol eden kısım çalışamaz duruma geliyor. Sağ eliyle bir bardağı masadan alıp, ağzına götüremiyor. Doktorlar da adamın beynine, vücudunun sağ tarafında gerçekleşecek hareketleri yönetebileceği yeni bir patika çizmeyi öğretmeye başlıyorlar. Beyninin ezbere bildiği yoldan değil de, yeni öğrendiği bu patikadan giderek hareketlerini yönetmeye çalışıyor. Bu şu demek; bir bardak suya uzanmak için vücudun yaptığı her hareketi düşünüp hayal etmesi gerek. Omzunun öne doğru uzadığını, dirseğinin açıldığını, parmaklarının kavramak için aralandığını, avuç içinin gerildiğini, bardağın soğuk yüzeyine dokunduğunu, dudaklarını araladığını, hepsini. Adım atmak için yetmiş iki komut gerekiyormuş vücutta.
Düşünmesi bile zor. Gerçekten çok zor.

Yapmayı bildiğimiz şeyler değil de aslında yapma yolunu ezberlediğimiz şeyler var hayatta. Sabahları duşta önce saçını şampuanlayan biriyle önce vücudunu sabunlayan biri arasındaki fark nedir? Sabah giyinirken önce çoraplarını giyen biriyle önce üstüne giyeceği kazağı seçen benim, aramızdaki yordam değişikliği nereden? Yemeğin sonunda sıcak bir tas çorba içen çinlilerle yemeğin sonunu tatlıya bağlayan biz, aynı dünyada nefes alıyoruz. Sabah masasının başına geçen herkesin farklı şekillerde düzenlediği ritüeller nereden geliyor? Yaşadıkları ilişkilerde çok mutsuz olduğu halde çekip gidemeyen kadınlar aslında biriyle beraber olmanın -bu- olduğunu sandıkları için mi tahammül ediyorlar? Gerçek bir aşkı yaşamamış kişiler,  akılları onlara öpüşmenin yolunun o olduğunu öğrettiği için mi yalandan öpücüklerle yaşayıp ölüyorlar? Mutlu pazartesi diye bir şeyin olabileceğini hiç hayal etmemiş bir akıl için ömrünü nefret ederek yaptığı işlerde geçirmek de normalleşmeye mi başlıyor?

Diyelim biz de yılbaşı günü korkunç bir kaza yaşadık ve ertesi gün hafızamız sıfırlanarak hastanede uyandık. Her şeyi; adımızı, yaşadığımız yeri, sevgilimizi, içeceğimiz suyun markasından en sevdiğimiz yemeğe, dolaplar dolusu kıyafetten her yaz tatil yaptığımız yöreye, saç modelimizden ayakkabı bağcıklarımızı bağlama şeklimize, her şeyi, karar vererek seçmek zorunda kalsaydık, şu an olduğumuz insan mı olurduk? Öğlene kadar uyumak yerine erkenden kalkıp ormanda yürürdük belki haftasonları. Bir köpek edinip her gün başını okşamanın ne keyifli olduğunu düşünürdük. Semt pazarlarına gidip taze turpları yuvarlak keser, bol limon sıkıp yerdik lüferin yanında. Büyük dertler küçülür hatta yok olur, kendimizi yıprattığımız hırslar, istediğimiz yemeği gönül rahatlığıyla yiyebilmeye ve geceleri huzurla uyuyabilmenin en büyük zenginlik olduğu fikrine dönüşüverirdi.

Aslında her yeni gün işte hafızamızı sıfırladığımız o yeni gün. Sevmiyorsanız terk edin. İstemiyorsanız hayır deyin. Doyduysanız yemeyin. Uykunuz varsa uyanık kalmaya çabalamayın. Bilmiyorsanız bilmiyorum deyin, kıvırmaya uğraşmayın. Mutsuzsanız gülmeyin. Aklınızdan biri geçiyorsa arayın. Çekinmeyin. Korkmayın. Hayatın her birimizi sıfırlayacağı günün hızla yaklaşmakta olduğundan şüpheniz olmasın.

Yeni bir yılın ilk günleri en cesur olduğumuz günler oluyor. Hevesi kırılmamış ümitlerimizle ilk aldığımız karar; başından sonuna her noktası bize ait bir hayat yaşamak olsun.
Tercihiniz olmayan bir hayat yaşanmış sayılmaz.