21 Haziran 2017 Çarşamba

An

Her mutlu anın eşi, daha az mutlu bir an var. Bu an, içinizden gelerek attığınız büyük bir kahkahanın hemen peşinden gelip, siz başka bir köşeyi dönemeden omuzunuza elini koyabilir. Aniden dönüp baktığınızda görmeyi hiç ummadığınız sevimsiz yüzünü görebilirsiniz. Gülüşünüz solar. Güneşinizin üzerine perde perde korkular iner. Ertesi gün uyanıp en sarı kazağınızı giyersiniz. Fayda etmez.

Yine lakerdanın basbayağı ev sahibi olup bizi ağırladığı bir sofrada oturuyoruz. Akşam öyle genç ki, bu saatte yemek yiyecek kadar aç mıyız diye düşünmüştük masaya oturduğumuzda. Ama aynı zamanda da gençtik. Çok yer, çabuk acıkırdık. Her şeyi sorunsuzca sindiren sistemlerle dolu vücutlarımızı henüz yeterince eskitememiştik. Meze yapıp yiyeceklerimiz ceplerimizde hazır duruyordu. Boğazdan tankerler geçiyordu. Rotası bu kadar belli her şeyi için için kıskanıyordum. Kıskançlığım esnasında da boş durmuyor, mısır ekmeğinden kopardığım iri bir parçayı yutmaya uğraşıyordum. Boğazdan kayıklar, iş dönüşü feribotları, balıkçılar, köpeğini gezdiren ve bu havada nasıl oluyorsa hiç üşümeyen insanlar geçiyordu. Çiğneyip durduğum fava boğazımdan geçmiyordu. O an mutlu muydum mutsuz muydum bilmiyorum. İnsanın mutsuz olmak için somut bir gerekçesi olmadığı halde kendini mutlu da edemediği anlardı sanırım. Üzerimde geçmek bilmeyen bir yorgunluk, bolca kaygı yüklü omuzlarımda tutulmuş yerler ve şakaklarımda gün aşırı nükseden hafif bir ağrı vardı. Efendim?, dedi birden bana. Anlaşılan o ki, yine farkında olmadan konuşuyordum. Oysa hem konuşup hem elimdeki çatal ve bıçağa hükmedemiyordum. Tabağın yanına yan yana  uzandılar. Geleceğe bakınca sonsuz bir endişe denizi görüyorum, dedim. Hatta deniz gibi değil. Çöl gibi. Ne kadar yürüsem bitmeyecek bir çölde gibi hissediyorum. Şu geçen tankerlerden birine yüzüp, yetişmek, içine saklanıp makine dairesinde yaşamak istiyorum, dedim. Ben ne olacağım, dedi. Onun çatal bıçağı durmadan hareket ediyordu. Lakerdanın kırmızı soğanına sıktığı limon zerreleri yüzüne sıçradı. Biri nasıl olduysa gözüne kaçtı. Gözlerini kırpıştırırken yüzünün ne kadar güzel olduğunu düşündüm. Çocukken oynadığım bebeklerin yüzlerindeki gibi düzgün çizilmiş dudakları kıpırdanıyordu. Çocukken bebeklerle oynayıp, büyüyünce ve büyüdükçe gerçek bir bebek fikrinden nasıl bu kadar uzaklaştım acaba diye düşündüm. Mesela dedim, bebekler yeni doğduklarında iki saatte bir uyanıyorlarmış, düşünebiliyor musun, bir bebeğim olsa nasıl uyuyabilirim ki geceleri? Ertesi gün kalkıp nasıl işe gidebilirim? Hamileyken aldığım kiloları nasıl verebilirim? Oturduğumuz eve sığamayız, nereye taşınırız? Taşınmak istemiyorum ki.
Bir sorunla karşı karşıya olduğunu saniyesinde anlayan her yetişkin gibi cevap vermeden önce lokmasını uzun uzun çiğnedi ve çatal bıçağını sakince tabağının yanına koydu. Düşünsene ne kadar büyük bir mutluluk kaynağı olacağını, dedi. Üstelik bebek fikri de nereden çıktı?
 Ne yani, bizim bebeğimiz olmayacak mı dedim, hırsla. Neden hırsla olduğunu bilmeden. Ellerimi sanki gerçekten hamileymişim gibi karnımın üzerinde birleştirdim. İçimden, bu kötü adam seni üzemeyecek yavrum, diye fısıldadım. Sonra da kendi kendime gülümsedim. Delilik böyle başlayan bir histi belki de.
O gülümseme gecenin anahtarı oldu. Gülümsediğimi görünce rahatladı. Olacak tabi, dedi. Ben de o andan sonra sanki bana uzatılan bir merdiveni fark edip tırmandım ve başka bir zamana geçtim. Bu yeni zamanda çok güzel bir akşam yaşanıyordu. Garson getirdiği iyice kızarmış barbunları tabağıma koydu. Ve o da gülümsedi. Kadehimi tazeledi. Bana hiç erimemiş buzlar getirdi. Buzlardan birini bardağıma birini ağzıma attım. Serinlik diş etlerimden içime yayıldı. Yine gülümsedim. Hatta gülümsemek durduramadığım bir şeye dönüştü. Kucağımda bebekle koltukta sallandığım o anın fotoğrafı gözüme takılı kaldı. Geleceğe, dedim kadehimi kaldırırken. 

Mutsuz anların eşi mutlu anlar da var. O an oydu, gözünden tanıdım.

21 Şubat 2017 Salı

Beni bırak

Beni çağırma içinden.
Önünde sıcacık bir bir bardak çay soğurken uzun uzun sokağa bakıp beni aklından geçirme. Eski fotoğraflarıma bakıp gözlerinle soyma parça parça. Anıları delik deşik edip kokumu bulma tenha köşelerde. Sabahında ne olacağı bilinmez gecelerin ikiye bölündüğü saatlerde beni arayıp susma telefonun öbür ucunda. Ilık nefesinin ciğerlerinden çıkıp benim soluğuma karışmasına izin verme.  İskambil kağıtlarında kalan parmak izlerin avuçlarımda delikler açmasın. Ne yaptığını bilmiyorsun. Şuursuzca öldürüyorsun beni. İçimden geçen göz bebeklerin bir tür soykırım yaratıyor. Dişlerinde ezilmiş susam taneleri gibi adım. Saçlarımı parmak aralarından geçirdiği hayal ediyorsun. Ve nasıl oluyorsa o hayali bana doğru üflüyorsun. Ve nasıl oluyorsa saçlarım havalanıyor. Birkaçı ne olduğunu bile anlamadan bembeyaz kesiliyor. Saç diplerim naneli bir şampuanla yıkanmış gibi hafifliyor, içim titriyor ve üşümeye başlıyorum. Yapma ne olur. Bu günlerin akşamlarında ayaklarımda en kalın yün çoraplarım, elimde bittikçe yenisini doldurduğum ıhlamur çayları, cam kenarında oturup bomboş gözlerle olmadığın yerleri gözlüyorum. Ne yapsam ısınamıyorum. Bu kıyafetle insanlar dağlarda karlarda yuvarlanıyor. Aklım karıncalanıyor üşüdükçe.  Yokluğun göğsümün üzerine gelip oturuyor. İçinde olduğum geceden öncesi, uzak bir hayale dönüşüyor. Yaşadım mı onca yılı yoksa bir hayal mi gördüm, ayırdına varamıyorum. Efsunlu bir ayrılık acısı gelip içime doluyor. Hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. Hırkamın kolları böylesi bir ayrılık için kısa kalıyor.
Beni çağırma içinden.
Koltuğun kollarına kafamı koydukça odanın içinde küçük bir fırtına çıkıyor. Topaklanan tozlar döndükçe sana ait düşmüş kirpikler, kopmuş saç telleri, soyulmuş deriler bulup getiriyorlar. Belki bakmasam görmem. Bakmadan duramıyorum. İçimde bazı damarlar tıkanıyor, bazı kapanmışlar açılıyor. Nefesime korkunç yüzlü canavarlar dadanıyor. Kalbim çarptıkça, cereyanda kalmış kapılar gürültüyle çarpıp çarpıp kapanıyor. Çağlar kapanıyor, yenileri açılıyor. Bu evde bu kadar kapı olduğunu bile bilmem. Bu dünyada bu kadar sert rüzgarlar esebileceğini de. Vücudumun ortasında böyle zamanlarda açılan bir delik olduğunu da. İnanmazsın, ellerimle mideme dokunabiliyorum. İçtiğim ıhlamur çayları içimden süzülüp, halılarda sarı sarı izler bırakıyor. Kendimden bıktıkça çoğalıyorum. Bir bakıyorum karşımda kendimden bir tane daha. Yün çoraplarını çıkarmış, elinde fırçayla arap sabunu, halıdaki lekeyi çitiliyor. Bir başka ben, kapının anahtar deliğinden soyunurken seni gözetliyor. Bir diğeri komodinin çekmecesinde bulduğu ucu küflenmiş dikiş iğnesiyle kendini yamamaya uğraşıyor. Bir başkası bir fotoğraf makinasının içine sokmaya uğraşıyor kendinden kalanları. Tam bir curcunaya dönüyor ortalık. Sen başka bir odada, o bildik kadife koltuğunda oturmuş sigara dumanını perdelere doğru üflüyorsun. Odanın karanlığında aldığın her nefesin ucu küle dönüşüp yere dökülüyor. Umursamıyorsun. Perdeler gün be gün sararıyor, üstün başın leş gibi kokuyor. Yastıklara, perdelere, üstüne başına siniyor kokusu.  Ne yapsan bu mereti de bırakamıyorsun.

Beni bırak.
Kollarım kendime dolansın ıssız gecelerde. Yağmurlu bir kış günü arabayla ölümsüz bir kaza yaptığımda seni aramak gelmesin içimden. Kurufasülyenin tadına baktığımda sen yemiyorsun diye içimde bir yer buruk kalmasın. Çalan telefonlara sen misin diye koşmayayım. Radyoda çalan bazı şarkıları dinlemeye tahammül edemeyip kanalı değiştirmeye çalışmamayım olmadık virajlarda. Ne olur direnmesin yüzün buğulu camları kazağımın ucuyla silmeye uğraşmaya çalıştığımda. Bir kuş sürüsü havalanmasın üzerimde semtinin sınırlarından girdiğimde. Kare masaların uçları yuvarlanmasın üzerinde başkalarıyla rakı içtiğim gecelerde. Sandalyeler rahatsız tahta iskemlelere dönüşmesin. Okul çıkışı oğlanlar kız meselesi yüzünden dövüşmesin. Kimse kimseyle öpüşmesin. 

O gün gelsin. Sen beni bırak.

4 Ocak 2017 Çarşamba

Sıfırlamak

Okuduğum kitaptaki adam, ne olduğunu bize anlatmadığı, büyük bir kaza geçiriyor. Kazadan sonra beynindeki, vücudunun sağ tarafındaki hareketlerini kontrol eden kısım çalışamaz duruma geliyor. Sağ eliyle bir bardağı masadan alıp, ağzına götüremiyor. Doktorlar da adamın beynine, vücudunun sağ tarafında gerçekleşecek hareketleri yönetebileceği yeni bir patika çizmeyi öğretmeye başlıyorlar. Beyninin ezbere bildiği yoldan değil de, yeni öğrendiği bu patikadan giderek hareketlerini yönetmeye çalışıyor. Bu şu demek; bir bardak suya uzanmak için vücudun yaptığı her hareketi düşünüp hayal etmesi gerek. Omzunun öne doğru uzadığını, dirseğinin açıldığını, parmaklarının kavramak için aralandığını, avuç içinin gerildiğini, bardağın soğuk yüzeyine dokunduğunu, dudaklarını araladığını, hepsini. Adım atmak için yetmiş iki komut gerekiyormuş vücutta.
Düşünmesi bile zor. Gerçekten çok zor.

Yapmayı bildiğimiz şeyler değil de aslında yapma yolunu ezberlediğimiz şeyler var hayatta. Sabahları duşta önce saçını şampuanlayan biriyle önce vücudunu sabunlayan biri arasındaki fark nedir? Sabah giyinirken önce çoraplarını giyen biriyle önce üstüne giyeceği kazağı seçen benim, aramızdaki yordam değişikliği nereden? Yemeğin sonunda sıcak bir tas çorba içen çinlilerle yemeğin sonunu tatlıya bağlayan biz, aynı dünyada nefes alıyoruz. Sabah masasının başına geçen herkesin farklı şekillerde düzenlediği ritüeller nereden geliyor? Yaşadıkları ilişkilerde çok mutsuz olduğu halde çekip gidemeyen kadınlar aslında biriyle beraber olmanın -bu- olduğunu sandıkları için mi tahammül ediyorlar? Gerçek bir aşkı yaşamamış kişiler,  akılları onlara öpüşmenin yolunun o olduğunu öğrettiği için mi yalandan öpücüklerle yaşayıp ölüyorlar? Mutlu pazartesi diye bir şeyin olabileceğini hiç hayal etmemiş bir akıl için ömrünü nefret ederek yaptığı işlerde geçirmek de normalleşmeye mi başlıyor?

Diyelim biz de yılbaşı günü korkunç bir kaza yaşadık ve ertesi gün hafızamız sıfırlanarak hastanede uyandık. Her şeyi; adımızı, yaşadığımız yeri, sevgilimizi, içeceğimiz suyun markasından en sevdiğimiz yemeğe, dolaplar dolusu kıyafetten her yaz tatil yaptığımız yöreye, saç modelimizden ayakkabı bağcıklarımızı bağlama şeklimize, her şeyi, karar vererek seçmek zorunda kalsaydık, şu an olduğumuz insan mı olurduk? Öğlene kadar uyumak yerine erkenden kalkıp ormanda yürürdük belki haftasonları. Bir köpek edinip her gün başını okşamanın ne keyifli olduğunu düşünürdük. Semt pazarlarına gidip taze turpları yuvarlak keser, bol limon sıkıp yerdik lüferin yanında. Büyük dertler küçülür hatta yok olur, kendimizi yıprattığımız hırslar, istediğimiz yemeği gönül rahatlığıyla yiyebilmeye ve geceleri huzurla uyuyabilmenin en büyük zenginlik olduğu fikrine dönüşüverirdi.

Aslında her yeni gün işte hafızamızı sıfırladığımız o yeni gün. Sevmiyorsanız terk edin. İstemiyorsanız hayır deyin. Doyduysanız yemeyin. Uykunuz varsa uyanık kalmaya çabalamayın. Bilmiyorsanız bilmiyorum deyin, kıvırmaya uğraşmayın. Mutsuzsanız gülmeyin. Aklınızdan biri geçiyorsa arayın. Çekinmeyin. Korkmayın. Hayatın her birimizi sıfırlayacağı günün hızla yaklaşmakta olduğundan şüpheniz olmasın.

Yeni bir yılın ilk günleri en cesur olduğumuz günler oluyor. Hevesi kırılmamış ümitlerimizle ilk aldığımız karar; başından sonuna her noktası bize ait bir hayat yaşamak olsun.
Tercihiniz olmayan bir hayat yaşanmış sayılmaz.

16 Aralık 2016 Cuma

Mutsuz hikayeler

Mutsuz hikayeler yazmanı istemiyorum, diyor bana elimi sıkı sıkı avucunun içinde tutarken. Biraz daha sarılsam göğüs kafesime karışacak. 

Saat henüz sabahın yedisi. Hava gece gibi karanlık. Karanlık ve soğuk. Aralık ayı gibi soğuk. Ve yağmurlu. Bir şeylere çarpıp seken yağmur damlaları gelip cama vuruyor. Bir damlanın gelip cama vurma sesini anlatmak için çok fazla tarif yapmak gerek. Damlayan bir şey gibi değil. Patlayan bir şey gibi de. Hepimiz o sesi bildiğimiz için kolay geliyor hayal etmek. Hiç duymamış birine anlatamayacağım bir ses. Ve sanırım bu yüzden romantik. İşte, damlalar gelip cama vuruyor. Yataktan kalkmak zorunda olduğumuz saat bize doğru yaklaşıyor. O an zaman, üzerimize doğru dört nala koşan bir at. Bizi sırtına bindirip koşmaya devam edecek. 
Kolu başımın altında. Acımadığını iddia ediyor. Geriniyorum. Kısa kollu pijamayla uyuduğum geceler üşüyen kollarım, sabahları biraz ağrıyor. Yüzümü ona doğru dönüyorum. Boynu burnumun hizasında kalıyor. Yatak uyku kokuyor. Boynu tam olarak kendisi gibi kokuyor. Boynunun kokusu kayıtlara geçiyor. 
Ama ben mutsuz hikayeler yazmıyorum ki, diyorum. Yazıyorsun, diyor. Zaten gitmeyeceğimi bildiğin halde, bana gitmekten bahsetme, diye yazıyorsun. Bu yüzden dün işten gelirken marketten üç litre vişne suyuyla yirmi dörtlü tuvalet kağıdı aldım. Yolda da durup antep çarşısından bir büyük kavanoz kornişon turşusu. Bütün sevdiğin şarkılardan listeler yapıp dosyaladım. Gitmeyeceğimi biliyorsun, değil mi, hem nereye gideceğim ki, diyor. 
O an biraz daha sarılsam göğüs kafesime karışacak.

Biraz geri çekiliyorum. 
Göğüs kafesime karışsa içimde yaşayan hayvanlarla dolu yeri de görecek. O kakafonide bu söylediklerinin nasıl yankılandığını, suya çarpıp ormanlık bir yerde havaya karıştığını kendisi de görecek. Oranın karanlığının nasıl en karanlıktan daha karanlık olduğunu da. Yağmurunun ıslanmayan hiçbir zerre kalmadan durmadığını da. Devrilmiş kavak ağaçlarını, çırılçıplak gezen kabileleri, hiç doğmamışların hayaletlerini, ne kadar gömsem çürümeyenleri, tam turunu her tamamladığında gelip yüzüme bir tane vuran devasa avuç içlerini, tuhaf kokulu sürüngenlerin toplanıp başında su içtikleri bataklıkları, viraneye dönmüş şehirleri, bir an bile susmadan ağlayan çocuk yaştaki hayalleri, elimi yanlışlıkla her uzattığımda ısıran av köpeklerini, göz gözü görmeyen sisli terkedilmişlikleri, bir yere yüklenmek üzere yığınlarla bekleyen sessiz nefesleri, rengarenk kanatlarıyla uzaklardan her dönüşlerinde hiç bilmediğim yeni bir heves taşıyan kelebekleri, atmaya kıyamadığım ama koyacak yer de bulamadığım sayısız gevezelikleri, karıncaların hiç ara vermeden bir yerden bir yere ağızlarında taşıdıkları verip tutmadığım sözleri, gözlerini oyup en güzel kıyafetleriyle bir dolabın kuytusuna terk ettiğim oyuncak bebekleri, kaybettiğim kokulu silgileri, her güneşin doğuşunda tutunup uyandığım güzel kokulu hayalleri de görecek. Yazılan hiçbir kelimenin silinemediğini de. Mutsuz hikayelerin tekinsiz gecelerde gelip nasıl bir anda beni bir tenhaya sürüklediğini de. Zamanın koşan atlarının bozkırlarda sürüler halinde yaşadığını da. Henüz bitmemiş bir paket diş macununa baktığımda beş gün sonra bitecek bir paket gördüğümü belki anlatabilirim o zaman. Her tam şeyin gün geçtikçe yalnızca azalacağına olan inancımın dipsiz bir kuyu gibi beni içine çektiğini de. Bu korkunç fikrin korkusuna kapılıp gidivermemek için kendimi uçan bir balonu bağlar gibi bileğine bağlamak istediğimi hemen o an anlatıversem. 

Tamam mı, sevgilim diyor. Ne sorduğunu hatırlamıyorum. Tamam diyorum. Ne sorarsa tamam demek istiyorum zaten. Yüzüne bakıp reddeceğim ne olabilir ki? Kafamın ortasından öpüyor beni. Saç tellerimden bir titreşim geçip gövdeme iniyor. Titreşim kuvvetlenip bir şimşeğe dönüşüyor. Kapkara gökyüzünde aniden düşen bir yıldırım gibi gidip göğüs kafesime düşüyor. Orman aydınlanıyor. Atlar koşuyor. Birkaç ağaç daha devriliyor. Dalgalar sahilleri dövüyor. Bir tren rayından çıkıp yol kenarında ağaçlara çarpıyor. Kuşlar dallarından havalanıyor. Kanatları kırılıyor. Yeryüzünün örtüsü artık yapışmadığı bir yerinden çıkıp kıvrılıyor. Hızlı şeyler daha da hızlanıyor, hızlanıyor, hızlanıyor ve aniden hepsi birden duruyor. Yağmur damlaları havada asılı kalıyor. Şimdi diyor, yumurtanı peynirli mi istersin? Evet, diyorum. Benimle beraber gelecek misin akşam yemeğe peki. Kafamı sallıyorum. Gelip bir kez daha kafamdan öpüyor. Bu kez kulağımın yan tarafından. Atlar kafalarını kaldırıp bir anda başlayıp duran yağmurun nedenini anlamak istiyorlar. Anlayamıyorlar. Yağmurun sesi gibi bir şey. Tarif edemiyorlar.


6 Aralık 2016 Salı

Bana gitmekten bahsetme

Bana gitmekten bahsetme.

Hiçbir kapıyı usulca açma ve sakın sessizce kapatma.
Gürültüyle kapansınlar ardından.
Yer yerinden oynasın.
Hemen döneceğine yemin ettiğin bir ayin gibi uzaklarda bir dağın tepesinden eteklerine taşlar yuvarlansın.
Gözünü açtığın gibi yataktan kalkıp gittiğin sabahlar var.
Başının yastıktaki izi hızına ayak uyduramayıp oracıkta kalıyor.
Sıcaklığın içten içe yanan bir köz gibi parlamaya devam ediyor.
Çarşafa düşmüş birkaç tel saçın kıvrılıp bir soru işaretine dönüşüyor.
İşte o sabahlar sana gitme dersem, gerçekten gitme. 
Dur.
Kapının eşiğine attığın ayağın havada kaldıysa dahi, dur.
Güneş bir kez olsun başka alemlere doğsun.
Gel, sarılalım. Yorganı üzerimize çekip içinde yok olalım.
Ya da giydiklerini tek tek çıkarıp askılarına geri as. Gel var olalım.
Avuç içlerin yeni bir atlas olsun. Kolların sırtımdaki kemiklerin bir parçası.
Çarşaflar havalanıp havalanıp her seferinde başka bir coğrafyaya konsun.
Öğütüldükçe havaya rayihalar salan şeylerin hepsiyle hemzemin olalım.

Korkunç bir rüyamı anlattığımda cevap verme. Uzanıp saçımdan öp. Öperken kokla. Koklarken okşa. Okşarken daha önce hiç duymadığım bir tonunda konuş şefkatin.
Sus sonra.
Kelimelerin yetmediği boşluklara kokun dolsun.
Bir dalganın bir kayada bir oyuk açarken gösterdiği sabırla konuşalım.
Çocukça hikayeler anlatırsam sana uyku vaktine yakın, bil ki korkuyorum.
Kendi içimdeki kasırgada yüzüne çarpan her sözcük yeryüzüne attığım bir kanca gibi gelip sana saplanıyorsa mesela.
Yastıkta beni bekleyen hafif uykularla aramızdaki mesafe durmadan artıyorsa.
İçimde incelen ipliklere düğümler at. Elini uzat. Serçe parmağım kafesinden kurtulsun.
Bildiğim şeylerin hepsinden şüpheyle, içimde yepyeni ve ılık bir dünya kurulsun.

Bana bitmekten bahsetme.
Tuvalet kağıtlarını, şampuanları, vişne sularını, dil peynirleri ve kornişon turşuları hep yedekli al.
Nar taneleri tabakta biterken kendilerinden birer tane daha doğursunlar.
Biten kitapları raflara zincirle. Filmler hep yeniden izleme mesafesinde dursun.
Her şey bir kasetin deliğine işaret parmağımı sokup çevirdiğimde geriye dönsün.
Mevsimdir geçer, bahar yine gelir deme.
Başucumdaki çekmecede her daim sıcak iklimlere iki uçak bileti olsun.
Uzun deyip anlatmadığın hikayeler kuş olup uçsun.
İtiraf edemediğin gençlik hataların balık bile olsalar, sularda boğulsun.

Ne vakit olursa olsun, bana gitmekten bahsettiğin an, dünya dursun.


14 Kasım 2016 Pazartesi

Kabuk

Duvarlarıyla konuşuyorum, dedi. Neyin duvarlarıyla, dedim. Kafasını sokağa çevirdi. 

Elindeki çatalı masanın üzerine bıraktı. Gözlerinde savaş sonrası şehirler, fırtınaya tutulmuş dağ köyleri, orman yangınları, batık gemiler ve kökleri toprakla beraber kayıp giden sedir ağaçları var. Biri eline keskin bir makas alıp, yüzünü paramparça etmiş sanki. Sonra da anlaşılmasın diye gece hepimiz uyurken itinayla birleştirmiş. Oysa eski halini bilen benim için yüzüne her bakışımda, yüzünde tanıdık olmayan bir şeyler var. Bakışları her önüne gelenden dayak yemiş sokak köpekleri gibi tedirgin. Sesi hep ağlamakla ağlamamak arasında. Neresinden tutacağımı kestiremediğim yeni doğmuş bir bebek gibi ellerimde duruyor. 
Böyle anlarda karşımdakiyle aynı anda iştahım kesilmediğinden suçluluk duygusuyla beraber yemeğime devam ederim. Tabağımdaki et soğusun, sertleşsin ya da biram ılıyıp çirkinleşsin istemem. Yemek masalarında konuşmanın tatlıya kadar ertelendiği sohbetleri tercih ederim. İlla anlatılacaksa şen hikayeler ve şen şakrak kahkahalar olsun isterim. Karşımdaki allah aşkına şunun bir tadına bak diye kendi yemeğinden bir çatal ikram ettiğinde sevinirim. Tabağındaki marulu çatalının ucuyla didikleyip, yağsız tuzsuz galetalardan iki ısırık alınca doyan bir kadın değilim. Bu sebepten belim onlarınki kadar ince değil. Onların spor salonlarında alınlarında ter damlarken ben penceremden dışarıya bakıp tatlı tatlı hayaller kuruyorum. Dolayısıyla onlar pantolon denedikleri kabinlerden benden daha mutlu ayrılıyorlar. Ve karşılarındaki insanlar hüzünle yemeğe ara verdiklerinde önlerindeki orta-az pişmiş sulu kuzu etinden kafalarını kolaylıkla kaldırabiliyorlar. Sanırım anladınız, ben onlardan değilim.

Uzun uzun çiğneyip ağzımdaki son lokmayı da her zerremde hissederek yuttuktan sonra çatalımı tabağa bıraktım. 

O da, nihayet, der gibi kafasını bana doğru çevirip gözlerimin tam içine baktı. Aramızdaki masa yaşadığımız dünyaları ayırıyordu. O günlerde çok mutluydum. İçimin kuş sesleriyle dolu gürültüsü ağzımı açsam dışarıdan duyulabilir gibi geliyordu. Hayatta ilk kez dertsiz tasasız olmaya kesin olarak karar vermiş ve gazetelerdeki kötü haberlere bile gözümün ucuyla dahi bakmayarak da oldukça başarılı olmuştum. Nihayetinde salyangoz kabuğu gibi bir kabuk üretmiştim bir gece uykumda. Kabuğu üretmek için de bolca kemik suyu çorba kaynatmış, gece yarılarına kadar içki içip denizin üzerine vuran ayı izlemiş, kendime kar yağarken giymek için etiketlerine dahi bakmadan beğendiğim tüm kazakları ve elimi haritanın neresine koyduysam oraya denk gelen güzel şehirlere uçak biletleri almış, coğrafyayı beğenmediysem, benim elimde değil mi, küreyi bir tur daha çevirip kendime yeni şehirler seçmiştim. Bolca öpüşmüş, rüyalarımda bile el ele tutuşmuş, tüm geceliklerimi uykularım rahat olsun diye ipekli kumaştan diktirip, evin kaloriferlerini sonuna kadar açmıştım. Gün ortasında canım isteyince oturup bir saat kitap okuyordum, bir komedi filmi açıp izliyordum ya da sevdiğim bir arkadaşımı arayıp liseli kızlar gibi gülüştüğümüz sohbetler ediyordum. Canımın istediği kadar ocak başında oturup, üzerime sinen soğan kokularına aldırmadan közlenmiş biberler, terbiyeli etler, acılı ezmeler ve rakımın yanında hiç durmadan fava yiyordum. Hiçbir bakla bir daha çiçek açmayacakmış gibi keyifle kızarmış ekmeğimin üzerine bir çatal fava koyup ağzıma götürürken içimde çok yetenekli birileri piyanonun tuşlarına basıyor, tohumu ender bulunan çiçekler tomurcuk açıyordu. Sabahları gözlerimi açtığımda içimde fırından yeni çıkmış ekmek kokuları tarçınlı sütlaç kokularına karışıyordu. İnsanlar yüzüme baktıklarında kafamda yanıp sönen şiir mısralarının ışıkları görüyorlar gibi bir hisse kapılıyordum. Oysa anlaşılan görmüyor ve çatallarını dokunmadan soğumaya terk ettikleri yemeklerinin yanına bırakıveriyorlardı.

Bahsedilen duvarların adamın duvarları olduğunu konuşmaya başlayınca anladım. Kıza arkasını dönüp uyuduğu geceler adamın sırtı geçilmez sur duvarlara dönüşüyordu. Kız, bir masalda atıyla dört nala gidip elindeki kılıcı sallayarak devasa şatonun etrafında dönüp dolaşıyor ancak içeriye girilecek tek bir açıklık bulamıyordu. Ve de bulamazdı. Bazı sırtlar bazı kollara açılmazdı. Her anahtar yalnızca kendini bekleyen kapının kilidini açardı. İnsan bunları ne zaman kabulleniyordu da elindeki kılıçla tüm dünyaya karşı savaşmaktan vazgeçiyordu? Kaç uykusuz gece sonra kendi kalbini bir yavru serçe gibi avuçlarının içine alıp okşamaya başlıyordu? Kaç veda sonrası evim diyebileceği bir düzlükte huzur buluyordu? 

Bilmiyordum. Ben, kabuğum ve tabağımdaki ekmeğimi banarak bitirmek istediğim et parçası çaresizdik. Bir dakika, bir dakika, kabuklar bu günler için varlardı. Sessizce tabağımı alıp kabuğun içine doğru süzüldüm. Şimdi adımı söyleyen bir sesin beni aradığını duyuyor ve yanıma bir dilim de ekmek almadığım için üzülüyordum. Dünyayla ilgili üzüntü seviyemi bu noktaya getirmiştim.



4 Kasım 2016 Cuma

Cenin

Hislerimin derinlerinde kendimi çok geniş bir anne karnında yüzen bir cenin gibi hissediyorum. Sabahları güneşin doğması yahut geceleri yıldızların çıkması gibi şeyler mevzu bahis değil. Kendi karanlığımda kulaç atıyorum. Yorulmak diye bir şey yok. Vücudum açlık hissini bilmiyor. Oysa zihnim devasa bir açlık içinde. Gözlerini gördüğü şeylere mıhlıyor. Bir kuşun kanat çırpışında dünya gizemlerine dair sayısız kanıt buluyor. Kanadından bir tüy ansızın kucağıma düşüverse bilinmeyen diye bir şey kalmayacak yeryüzünde. Kuş da bunu bilir gibi yüzünde müstehzi gülümsemesi, kanatlarını açıyor.  Sanırsınız yeri altına alacak. Karanlıkta bunları nasıl görüyorsun diye sormayın. İyi kötü, her rüyayı görmek için önce deliksiz bir karanlığa gömülmek gerekiyor. 

Yüzerken gözlerimin içinde çalan melodiyi size nasıl atlatsam. Düşünün, masanızın başında oturuyorsunuz. Kasvetli bir salı öğleden sonrası. İçeride kalabalığın konuşmadan başka her şeye benzeyen sesi ve verilmiş nefeslerinin havasızlığı var. Akşam için yapılmış hiçbir planınız yok. Uzun mesailer bu yüzden çok da umurunuzda değil. Yalnızca diğerleri yapıyor diye siz de mesaiye kaldım diye yakınıyorsunuz telefonda akşam anneniz aradığında. Ve o sıralar evin kaloriferleri pek ısınmıyor. Tesisat değişiyor kusura bakmayın, yazan kibarlıktan çok uzak bir not asılı apartmanın girişindeki panoda. Apartman yöneticisini aradığınızda telefonlara çıkmıyor. Buna rağmen alt katta oturan gürbüz oğlan çöpü yarım kollu atletiyle çıkarıyor. Ve nasıl da üşümüyor. Siz yanından geçerken ağzının içinde bir şeyler mırıldanıyor. Arkanızdan uzun uzun kalçanıza bakıyor. Ne apartmanın ne de bu oğlanın kusuruna bakıyorsunuz. Onun yerine yatağa en son kayağa giderken giydiğiniz termal çoraplarla giriyor ve uzun uzun duvarlara bakıyorsunuz. Bütün vücudunuz soğuktan kasılmış oluyor. Uyuyamıyorsunuz. O an içinizde bir yer bir hayale kapılıyor. Bir vücudun yorganın altında büzülmüş bacaklarınıza kendi sıcacık bacaklarını doladığını düşünüyorsunuz. Kollarını vücudunuza sardıkça sanki küçülüyorsunuz. Öyle ki küçülüp küçülüp bir çakıl taşı kadar kalıyorsunuz. Oysa o kadar küçüleceksem bir kestaneye dönüşeyim diyorsunuz. Haşlanmayı, kömür sobasında közlenmeyi ya da fırında kebap olmayı istiyorsunuz. Kestane olmazsam nar tanesi, mandalina dilimi, armut çöpü, ayva yaprağı olayım diyorsunuz. Uyuyamadığınızda gecelerin kimyası bozulur, saatleri uzar. Alt kattaki televizyon gürültüsü duyuluyor. Kısacık bir an için uykuya dalıyorsunuz ve anında sabah oluyor. İşte o gecenin sabahında masanızın başında oturuyorsunuz. Kasvetli bir salı öğleden sonrası. Göz kapaklarınız önünüzdeki kağıtları okudukça ağırlaşıyor. Bademcikleriniz hafif hafif ağrıyor.  Kargo unutamadığınız eski sevgilinizin adı yazılı bir zarf getiriyor. Açıyorsunuz. İçinden gidiş dönüş uçak bileti çıkıyor. Uçak uzaklardaki bir tropikal adaya gidiyor. Aynı anda telefonunuz çalmaya başlıyor. Gülümsüyorsunuz. İşte o anı alıp bir kavanoza kapatsak ve notalara bölsek nasıl bir melodi çıkarsa kafamda öyle bir müzik çalıyor. Sanki ağırlığı olan her şey havalanıyor ve uçmaya başlıyor. O nasıl oluyor diye sormayın. Uçakları tartsak tonlarca çekiyor ama hepsi bir şekilde uçuyor.


''Cenin,'' diye bana sesleniyor bir ses. 
''Gidiyorsun. ''
''Bundan otuz yıl sonra bir gün durup dururken, otuz yıl sonra bugün yaptıklarımın ne anlamı olacak diye düşünüyor olacaksın. Sabahları güneşin doğuşunu izlemiyor, geceleri kayan yıldızlardan dilek tutmuyorsun. Ay hangi dördünde onu bile bilmiyorsun. İçinde çalan müziğin sesi kısılmış. Martı seslerini dinlemiyor, üzerine pislediklerinde gidip piyango bileti almıyorsun. Yorgunluğun aklını esir almış. Bir ağacın altına oturup hiçbir şey düşünmeden uzaklara bakamıyorsun. Balıkçı tezgahındaki balıkların, manavda yan yana dizili rokanın, semizotunun, maydanozun, yanından geçtiğin çiçek açmış meyve ağaçlarının isimlerini bilmiyorsun. Adını bilmediğin insanlara canım diye sesleniyorsun. Denizin içine kafanı sokup dibine bakarken eski günleri anımsıyorsun. Üşüdüğünde yanındakilere sarılmak yerine giderek daha kalın kazaklar giyiyorsun. Acıktığında değil saati geldiğinde yemek yiyorsun. Bu yüzden de asla doymuyorsun. Güzel hislere teslim olamıyorsun. Kahkahalarla gülünecek komik olaylara ancak tebessüm ediyorsun. Acı anıları koparıp atamıyorsun. İçinde biriktirdiğin kötü hisler yüzünden uykunda ağlıyorsun. Kar topu oynamıyor, çimenlerde yuvarlanmıyorsun. Ne bir kediyi kucağına yatırıp okşuyorsun ne de evdeki çiçeklere su veriyorsun. Zeytinyağına ekmeğini bandırmıyor, tarla domateslerine kekik dökmüyor, bir dilim karpuzu ısırarak yiyemiyorsun. Ev kokar diye palamut kızartmıyor, kilo yapar diye kahvaltıda simit yemiyorsun. Kendi doğum günü pastanın tadına bakmıyorsun. Banyoda bile şarkı söylemiyorsun. Hep sonradan akıl ediyorsun. Pişmanlık içinde yedi kat mağaralar açıyor, kayboluyorsun. Uyuyamıyorsun. Geceleri tüm ışıklar açık yatıyorsun yine de korkuyorsun. Bunları nereden biliyorsun diye sorma. Uçmak için önce yüksek bir yerden düşmek gerekiyor.