18 Haziran 2018 Pazartesi

Balon

İnsan şişirilip gökyüzüne salınabilecek bir balon değildir.

Nerede patlayacağı belli olmaz. Bazıları üflediğiniz ilk nefeste büyük bir gürültüyle paramparça olabilir. Sağır oldum sanırsınız. Biraz arı vızıltısıyla pansuman ederseniz, geçer. Bazısını ise gökyüzüne uçurmaya nefesiniz yetmeyebilir. Başınız dönmeye başlar. Ilık suya meltemler karıştırıp için, iyileşirsiniz. Çoğunu bir bileğe bağlamak lazım gelir kaçıp gitmesinler diye. Her birinin hangi anda uçmaya başlayıp, nerede patlayacağını öğrenmek gerekir evvela. Başka türlü insanın sınırları çizilmiyor. Nerede telefon tellerine dolanacağını hesap edebilmesi lazım yola çıkarken. Yoksa trajedi  büyük oluyor. Öyle ki, insan lunaparklardan bile korkmaya başlıyor.

Bir keresinde nerelere kadar uçabileceğimi merak ettim. Herkese ucu sivri cümlelerle veda ettim. Balkondaki çiçekleri ölüme terk ettim. Kapıyı kilitlemedim. Bakkalın çırağını tembihlemedim. Çektim gittim. Yarın yoktu benim için. 
İçimde kırılmamış yerler çoğunlukta olduğundan fersah fersah uzaklara gittim. Fütursuz cesaretin çabucak yalnızlığa vardığını da en kestirme yoldan tecrübe ettim. Gündüzlerin herkese dostken gecelerin çok az insanla arkadaş olabildiğini o zamanlar öğrendim. İnsanın içinde sarılmak diye bir ihtiyaç olduğunu fark ettim. İnsan ki; meğer ten sıcaklığıyla çalışan bir makineydi. Dokunamadıkça içindeki dengeler alt üst olur, ucu tırtıklı yalnızlıklar oluşurdu. İnsanın tüm güzel anlarını gelir yontar. Her gece içinde yer değiştire değiştire bir organa yapışır. Bir gece akciğeriniz yetmez gibi nefes alamazmışsınız. Balkona çıkar derin derin nefesler alır yine de iyileşemezmişsiniz. Ertesi gece karaciğerinizle konuşur,  yüksek bir taburede dünya çok aşağılarda kalana kadar oturursunuz. Bir gün aklınız yetmez olur, ne yapacağınızı bilemezsiniz. Burnunuz bir gece ansızın tüm kokuları birinin kokusuna benzetmeye başlar. Gözleriniz gördüğü her şeyi başka bir şeye benzetir, yetmez, aniden bastıran bir yaz yağmuru gibi ağlarsınız. Bir gece bacaklarınızda öyle bir huzursuzluk olur ki evden apar topar çıkar, sokak lambalarının altında saatlerce koşarsınız. Elleriniz büyür bazı günler. Kalem bile tutamazsınız. Saçlarınız düğüm düğüm olur aniden. Uçak kanadından taraklarla tarasanız, açamazsınız. Tat alamamaya başlarsınız bir günün ortasında. Ya da yediğiniz her şey simit susamına dönüşür, çıldırırsınız.

Ve patlarsınız. Hiç beklemediğiniz bir anda gürültünün kendinizden geldiğini bile anlamadan, paramparça olursunuz. Hem de tam artık daha iyiyim sandığınız anda olur bu. Uzun uzun ve dünyanın size artık başka bir pencereden göründüğünü bilerek, bir bankta günlerce oturursunuz. Aklınızdaki tüm yüzleri tek tek okşarsınız. İçinizdeki ucu sivri cümleler, kelime kelime uysallaşır. İçinizde koşan yabani atların birden evcilleştiğini hissedersiniz. Yenik düştüğünüzü bilirsiniz. Kendinizi yenerek, kendinize yenik düşersiniz. Köşeler yuvarlanır. Karanlık köşeler aydınlanır. Girmediğiniz odaların kapıları aralanır. İçinizdeki yabancı toprakların üzerindeki sis kalkar. Siz de oturduğunuz yerden kalkarsınız. Gidip ilk telefondan aklınıza kazılı bir numarayı ararsınız. Sonra bir uçak kadar kadar yakın olduğuna inanamazsınız döndüğünüz mesafenin. Kendinizi sıcacık bir bileğe bağlarsınız.

Uzun uzun sarıldıkça gitmenin kolay, kalmanın zor ve dönmenin ne şahane olduğunu anlarsınız.

25 Mayıs 2018 Cuma

Bulantı

O öğleden sonra dünyada olan biten hiçbir şeyden haberdar olmak istemediği, kendisi dahil insanlığın tümünden uzakta, biraz hüzünlü müzik ve bolca alkolle geçirmek istediği bir zaman dilimiydi. 

İçinde ne teşhis ne de tedavi edebildiği bir his vardı. Trafik kazasında kopmuş bir bacak gibi içinde bir yerin koptuğunu ama hiçbir yere gitmeden de orada durduğunu hissediyordu. Saatin yelkovanı ilerlemiyordu. Rüzgar esmiyordu. Telefon çalmıyordu. Yoldan kimse geçmiyordu. Hiçbir şey olmuyordu. Hiçlik. Bir şeyler yer değiştirse ya da birden bir şimşek çaksa dünya değişecekti. Olmuyordu. Salondaki tüm eşyalar öylece duruyorlardı. Şişeyi her seferinde bıraktığı yerde bulması gerekiyordu, o bile kendiliğinden kalkıp gelmiyordu. Evin her noktası eskimiş, modası geçmiş, pislenmiş gibiydi. Salonun tam ortasına, parkelerin üzerine oturdu. Bir parkenin üzerinde sanki sadece o parçayı bir ağacın gövdesinden koparıp getirmişler gibi bir oluk vardı. Oysa hepimiz onun da bir fabrikada üretildiğini biliyorduk. Hepimiz bu günlerin bir yere varmadığını, çocuklukta kurulan hayallerin geride kaldığını, hiçbirinin gerçekleşmediğini de biliyorduk. Yetişkin denen şeyin ta kendisi olmuştuk. Sıradanlaşmaya karşı koydukça akşamları yığıldığımız kanepelerde uykuya dalmıştık. Olmayız dediğimiz kim varsa olmuştuk. Hatta anne babalarımızın birebir kopyası. Zamanda geriye gitmek mümkün değildi. İleriye gidişte ise tatmin edici bir vaad yoktu. Öylece yaşıyorduk. Yolun üzerindeki ağaçlar gibi. Denizde yol alan tankerler gibi. Kamyonetlere yüklenip giden yeni cilalanmış ev mobilyaları gibi. 

 İç cevizlerin durduğu kavanozu açıp ağzına bir tane daha attı. İç cevizin kilosu yüz otuz lira olmuştu. Yirmi lira verince bir kese kağıdının içine bir avuç ceviz koyuyorlardı. On beş liralık cevizi çoktan yemişti. Aç karnına içki içip sarhoş olmaktan korkuyordu. Bir yandan da sarhoş olmak istiyordu. Hiçbir şeyin olmadığı şu tuhaf günde sarhoş olmak bile bir yaşam belirtisiydi. Kendisi gerçekten var mıydı yoksa hayal ettiği bir insan mıydı, en azından bundan emin olabilirdi. Hiç bilmediği şarkıcıların acıklı şarkılarından oluşan bir müzik listesi açtı. Tanıdık gelen şarkılarda azıcık ağladı. Bazılarını çok saçma bulup dinlemeden atladı. Genç insanlar artık kendi dillerinde şarkı dinlemiyorlardı. Çok saçmaydı. Kendi dilini sevmek istiyordu. Ait olmak istediği topraklara köklerini salıp orada öylece durmaya muhtaçtı. Ya da buraya ait değilse bir başka yere savrulup orada bir telefon direğine kendini bileğinden kelepçelemeye. Bunları düşünürken sehpanın üzerinde duran orkidelere takıldı gözü. Orkideler yine seramik saksılarının içindeydiler. Orkidelerin bakımıyla ilgili çok video izlemişti. Orkideler aslında yağmur ormanlarında ağaçların üzerinde , onların gövdelerine tutunarak büyüyorlardı. Tropikal iklimde. Şimdi bu ülkede, bu iklimde, plastik şeffaf saksılarının içinde durmadan çiçek açıyorlardı. Kafeste kuş beslemekten ne farkı var, diye düşündü. Bunu onlara nasıl yapıyorduk? Kendimizi hayatlarımızın içine hapsettiğimiz yetmiyor, bir de elimize geçen her türlü canlıyı aynı hayata mahkum ediyorduk. Onlar da pencerenin açıldığı zamanlarda tomurcuklarına çarpan  yalandan rüzgara, şehir şebekesinden verdiğimiz sulara kanıp yaşıyorlardı. Belki aynı şey bizim için de geçerliydi. Bu betonarme çukurun içinde avuç içlerini dayayacak tek bir ağaç gövdesi bulamayan bizde de durum aynıydı. İçi tükenmişti. Ne kadar şarj etmeye kalksa dolmayan bir pil gibi bitmişti. O halde hem orkideleri hem de kendisini kurtarması için yapması gereken her neyse onu yapacaktı. 

Hızla ayağa kalmak istedi ama yapamadı. Sarhoş olmuştu. Baş dönmesiyle kalktığı yere geri oturdu. Midesi bulanıyordu.

4 Nisan 2018 Çarşamba

Yetmiyor


Aklını sürekli kökünün nerede olduğunu bilmediğin o şeyin dallarına doladıkça içindeki karanlık büyüyor. Sanıyorsun ki boş bir bank bulup denizin kıyısında tüm gün otursan mutlu olacaksın. Huzuru aklını boş bıraktığın anlar zannediyorsun. Oysa değil. Zihin sandığın gibi kanepede oturup sürekli değişen ekrana bakmakla rahatlamıyor. Konuşmaya devam ediyor. Yapmasaydın, diyor. Sen gittiğinde oldu bunlar, diyor. Tam orada o lafı söylemeseydin, bu iş buraya gelmezdi, diyor. Duvarları iki ton daha koyu renge boyamalıydın, bu kakülü bu kadar kısa kestirmemeliydin, o son dilim ekmeğe reçel sürüp yememeliydin. Özür dilemeliydin, peşinden gitmeliydin, kapıları kilitlemeliydin. Daha alımlı yürümeliydin, daha tutkulu öpmeli ve yalnızca gülümserken fotoğrafçılara poz vermeliydin. Susup boyun eğiyorsun. İçinde sen olmayan ama sana benzeyen biri konuşmaya devam ediyor. Sen sessiz kaldıkça onun sesi yükseliyor. Ürkek bir ceylan gibi göz göze gelmemek için biten dizi bölümünü hemen yenisiyle değiştiriyorsun. Gün ölüyor. İçine tohumlar atıp sulayacağına, çöpler atıp kirletiyorsun.

Aynaya bakmıyorsun. Kendini kurumuş bir dal, çatlamış bir kadeh, çürümüş bir elma gibi görmekten korkuyorsun. Soyununca içine doğru açılmış bir delik fark edersen diye günlerdir yıkanmıyorsun. Güneşli havalar yüzünü güldürmüyor. Parkelerin üzerinde toz topakları döne döne yuvarlanıyor. Saçlarının uçları kırık. Dişlerin kamaşıyor. Elinde bir türlü bitiremediğin kalın bir kitap. Arada kafanı kaldırıp dışarıya bakıyorsun. Sokakta tek bir hareket yok. Yalnızca kuşlar. Dönüp dönüp bir apartmanın yanındaki ağacın yeşillenen dallarına bir yolun karşısındaki evin bacasına konuyorlar. O kadar. Canları sıkılmıyor. Bir avuç canları var, sıkılmaya yetmiyor.

Bugün günlerden neydi diye düşünüyorsun. Bir günün daha üzerine basmadan diğerine atlıyorsun. Ses yok evde. Çıt çıkmıyor. Mutsuzluğuna bir isim koyamıyorsun. Uykulu gibisin. Oysa yeni doğmuş bebeklerden birazcık daha az uyuyorsun. Yüzünde yastık izleri. Ayağında yün çoraplar. Kapıdan çıkacak gibi sürekli koridora doğru yürüyorsun. Kendine yapacak bir iş icat etmek istiyorsun. Üzerinde eprimiş pijamalar. Dışarıda oturulacak tüm sandalyeler kapılmış. Yüzün incelmiş. Bir gizli düğme var içinde saklanan. Bulsan basıp açacaksın içinin kapağını. Bulamıyorsun. Bir avuç hevesin var, bulmaya yetmiyor.

Yoldan bir oğlanla bir kız geçiyor. Oğlan biraz göbekli ve gözlüklü. Kızın üç adım önünden yürüyor. Kız yokuşu zor çıkmış, hızlı hızlı nefes alıp veriyor. Oğlan dönüp kıza bakmıyor, elinden tutmuyor, arkasından azıcık itmiyor. Oğlan bu kızı sevmiyor. Kız bunu henüz bilmiyor. Cebinden bir lastik toka çıkarıp topluyor saçlarını. İkisinin aklında dünyanın bambaşka ezgileri. Çocuk ıslık çalmaya başlıyor.  Islığının arasında bir şey söylüyor. Ne dediğini duyamıyorsun. Kız kahkaha atıyor oğlana cevaben. Devasa bir şey. Öyle büyük ki havada yok olup gideceğine katılaşıp yokuştan aşağıya gürültüyle yuvarlanmaya başlıyor. Ev terliklerinle peşinden koşup, yakalamak istiyorsun. Sonra yakalasam ne yapacağım ki, diye düşünüyorsun. Suratın kaşık kadar. Küçücük gülümsemelere yer var, kahkahalara yetmiyor.



26 Mart 2018 Pazartesi

Ben sana ne yaptım?

Ama ben sana ne yaptım, diyorum. Önce içimden söylüyorum. Sonra feryat figan dışımdan. Oysa bu defa metanetimi koruyacaktım. Böyle ulu orta bağırıp çağırmaktan, ağlamaktan, kendi kendime konuşmaktan utanıyorum. Aynı zamanda öğrenmiştim ki bir sınır  vardı. O sınırı geçince içimde yaşayan birileri haricindeki herkes görünmez oluyordu.

İlk kez bir sokak ortasında kendimi daha fazla tutamayıp hıçkırmaya başladığımda, insanların her dönüp bakışında, ürkek üzüntülerinde, iç çekişlerinde, başlarını öne eğişlerinde boyu kendimi aşan bir mahcubiyet denizine batıp batıp çıkmıştım. Burnum akmış, gözlerim kıpkırmızı olmuş, yüzümün şekli çarpılmıştı. Dünyadaki var oluşum bu değildi, dönüştüğüm şeyin içinde olmaktan utanıyordum. Yüzümü yerden hiç kaldırmadan  evin sokağına dek hızlı hızlı yürümüştüm. Aynaya iki gün bakamamış, günlerce makyajsız sokağa çıkamamıştım.
İkincisine hiç beklemediğim bir anda yakalanmıştım. Sessiz sakin bir tatil gününü tenha bir balıkçıda bitiriyorduk. Yemekten sonra eve gidip çamaşırları makinaya atacaktım. Duş alıp erkenden yatacaktım. Garson gelip bir  kadeh daha içer misiniz, diye sordu. Bana değil, ona. O da şöyle bir dışarıya baktı, içerim, dedi. Sen de içersin, dedi bana. Kendi sözcüklerim pazar tatilindeydi. Sadece kafamı salladım. İkinci yudumumda konu nasıl olduysa, benim hoyratlığıma geldi. İnsanlara karşı çok haşinsin, dedi. Çok kırıcı oluyorsun, fark etmiyorsun. Bana karşı bile böylesin çoğu zaman. Hayretle yüzüne baktım. Şaşırıyorum bu kadar sevimsizleşebilmene, dedi. Sırtımda patlayan bir balon hissettim önce. Sonra fırtınalı havalarda sallanan bayraklar gibi içimin dalgalanmaya başladığını. Sessizce ağlamaya başlamışken sesimin kendi çeperlerini yırtıp havaya karıştığını hayretle duydum. Sesimdeki tınıyı duyunca korktu. Gözleri büyüdü. Yerinden kalkıp yanıma geldi. Ne yapacağını bilemez halde ellerini omuzlarıma koydu. İçimden biri de kalkıp onun kalktığı sandalyeye oturdu, bana bakmaya başladı. Alt dudağımın titreyişine, gözlerimin kenarında oluşan kırışıklıklara, içimde boydan boya kırılan aynalara baktı. Onun bardağında kalan rakıyı bir dikişte bitirdi. Ceketini bile almadan çekti gitti. Ben de yerimden kalktım. Bırak beni, dedim. Dur, dedi. Ben bir şey demedim ki, seni üzmek istemedim, dur, nereye gidiyorsun. Tüm masalardaki çatal bıçak sesleri kesilmişti. İnsanlar şaşkınlıkla karışık bir merakla bizi izliyorlardı. Yeter, dedim. Peşimden gelme. Yine de geldi. Yolun ortasında sarsılarak yürürken gelip sarıldı. Saçlarımı okşadı. Bütün sahili yürüdük. Peşimizden geçen günlerin hayaletleri de yürüdü. 

Havanın pırıl pırıl olduğu bir cumartesi sabahı. Salonun penceresinden öylece dışarıya bakıyoruz. Ellerimizde diplerinde soğumuş kahvelerin olduğu fincanları tutuyoruz. Bir türlü sehpa almadığımız için her şeyi sürekli elimizde tutuyoruz. İki elimle tuttuğum fincanı sol elime alıp sağ elimle kulağımı tıkıyorum. Napıyorsun, diyor. Söylediklerini duymamış gibi yapıyorum, diyorum. Ciddi bir şey söylüyorum, diyor. İçimden biri, kalkıp oturduğumuz koltuğu ters çeviriyor. Duvarlarda delikler açıyor, kolonlardaki demirleri koparıyor, çatıdaki kiremitleri sokaktan geçenlerin üzerine savuruyor. Ciddi şeyler duymak istemiyorum, diyorum. Çocuklaşma, diyor bana. Bunu bu şeklde yapmamız gerek, yoksa pişman oluruz, diyor. Daha sonra geriye bakıp keşke demek istemiyorum, diyor. Nihayet oturduğum yerden kalkıyorum. Ayaklarımın üzerinde doğrulmam için asırlarca çabalamam gerekmiş gibi yoruluyorum. Sanki iki ayağının üzerinde yürüyen ilk memeli benim. Yürüyüp fincanımı tezgahın üzerine koyuyorum. Sabahki bulaşıkları kuruluyorum. Tabakları dolaba yerleştiriyorum. Ellerimi yıkayıp, saçlarıma lastik bir toka takıyorum. O, koltukta oturduğu yerden bana bakıyor, bir şey demeyecek misin, diyor. Girişte asılı duran kabanımı giyip, yüzüne bakıyorum. Yüzü aynı. İlk gördüğüm gün yüzünde ne varsa aynen duruyor. Dudaklarının kıvrımı, dişlerinin sırası, kirpiklerinin duruşu. Hayret ediyorum. Yüzünün bir parçasını da alıp yanımda götürmek istiyorum. Okşadığım bunca zamandan sonra yanağının sol tarafı benim hakkımmış gibi geliyor. İçimden biri çıkıp kapıyı açıyor. Buyurun, diyor. Elimi tutup merdivenlerden indiriyor.  Apartmandan çıkıyorum. Yokuş aşağı adım attıkça ben sana ne yaptım, diyorum. Önce içimden söylüyorum. Sonra feryat figan dışımdan. Balkonda çamaşır asan kadın ve sıra sıra dizili mandallar dönüp bana bakıyor. 

8 Ocak 2018 Pazartesi

Çok

Çok istiyorum onu, diyor. Çok.

Suratındaki her kırışıklık başka şeyleri de bir zamanlar çok, haddinden çok istediğini not aldığı kağıtlar gibi buruşturulup atılmışlar. İstemek bir şey ifade etmiyor, diyorum. Daha fazla konuşmanın anlamı kalmadı o zaman, diyor. Montunun ceplerini karıştırmaya başlıyor. İki cebinin fermuarlarını da açıp içlerini yoklayıp kapatıyor. Oysa sigara paketi masanın üzerinde öylece duruyor. Masada, diyorum sessizce. Suçluluk duygusu içimi sigara dumanından önce kaplıyor. Bak, diyorum. Yeni yılın ilk günü makul bir insan olmak için kendime verdiğim sözlere tutunarak sesimin tonunu dostane bir hale getiriyorum. Bak. İşaret parmağımın ucuyla kazağımın sol tarafını işaret ediyorum. Ne var burada, görüyor musun? Kalbin, diyor. Evet, diyorum. Sigarayı yiyecekmiş gibi içine çekiyor. İçinde ne var? Ne biçim bir soru bu, diyor. Böyle dramlar yaratmaya bayılıyorsun. Oysa yeni yılın ilk sabahı dramlar yerine komediler seçmeye kendime yeminler ettim. Kafamı denize doğru çeviriyorum. Her şey hem çok hızlı hem de bir türlü ilerlemeyen bir sanat filmi tadında yaşanıyor. 
Kalbimin içinde her gün aklımdan geçirdiğim, hatta bazen saat başı adını andığım insanlar var. Kimisini affedemiyorum, kimisi beni affetmiyor. Özlemekten nefesim daralıyor bazı anlar. İçimden kurduğum cümleler uyurlarken kulaklarına üflensin diye dualar ediyorum bazı geceler yatakta. Bazı anlar kalbimin delineceğini, bazı günler paramparça olacağını, bazı geceler elimi içine sokup biraz karıştırsam bunların son bulacağını düşünüyorum. Ama olmuyor. Ertesi gün gözüm bir kitabın kapağına takıldığında, bir şarkıdaki kadının sesini benzettiğimde, sinema koltuklarına sinen benzer parfüm kokularında, çıtır bir lahmacunun ilk lokmasını ağzıma attığımda, evlerine yakın sokaklarda dolaştığımda kalbim hangi hızda çarpıyor biliyor musun? Hayır. Hiçkimse bilmiyor. Herkesin kalbinde öldürdükleri, sonsuza kadar yaşattıkları, unuttukları, odalara hapsettikleri bir arada yaşar. Herkesin. Benim de . Senin de. Milyarlarca insanın her biri sessiz bir anda denize doğru kafasını çevirdiğinde aklına biri geliyor. İşte artık senin de aklına, o, gelecek. Bu kadar, diyorum. 
İkimiz aynı anda kafamızı denize doğru çevirip derin birer nefes alıyoruz. Çırılçıplakmışız gibi üşüyoruz. Sigara paketini fermuarlı cebine koyup ayağa kalkıyor. Yavaş yavaş gün batımına doğru yürüyoruz.

30 Ekim 2017 Pazartesi

Uyku

''Bizler ki düşlerin mayasından yaratılmışız,
şuncacık bir adadır hayatımız, ağır uykularla çevrili. ''-W.shakespeare

 Uykuya daldığımız an yok oluyoruz. Kepenkleri indirilmiş bir mağaza vitrini gibi duruyor yüzümüz olduğu yerde. Yarı ölüm dedikleri bu. Oysa öldükten sonra başka bir dünyada ruhun yaşamaya devam edeceğine inanan herkes insanın uyuyunca da başka bir aleme geçtiğini kabul etmeli.

Buz tutmuş ayaklarını ısıtmanın bir yolu yoktu. Açtı yorganı. Demir birer külçe gibi sakız beyazı çarşafın üzerinde duruyorlardı. Her kıvrımlarına uzun uzun baktı. Topukları ne kadar sert, tabanları tenine göre ne kadar da koyu renkti. Bir an insanın en ilkel kalmış yanı ayakları, diye düşündü. Sanki yalın ayak çorak topraklarda koştuğum bambaşka bir önceki hayattan kalmışlar gibi vücudumda, dedi. Taraklılar diye çocukluğundan beri sevmediği ayakları, baktıkça daha da çirkinleşti. Gittikçe büyüdü. Tam o anda T. kapıyı açtı. Dosdoğru pencereye gitti. Önce perdeleri sonra pencereleri açtı. İçeriye sapsarı bir gün doğdu. Her damla ışık  havada binlerce kez patlayarak çoğaldı. Yerdeki tozların, yorgandaki her kıvrımın, aynadaki görüntülerin, çerçevelerdeki fotoğraflarda gülümseyen yüzlerin, her yana saçılmış kitapların arasındaki ayraçların, tarakta kalmış bir kaç tel saçın, komodinin üzerindeki  cam su bardağının her zerresine ayrı ayrı düştü. Kızın yüzündeki kıvrımlar, perdelerin arasındaki gölgeler çoğaldı. 

- Ne bu saçının hali, dedi T. kıza. Bir yandan yere atılmış tişörtleri, etekleri alıp tek ayağı kırık sandalyenin arkasına asıyordu. Sandalye yükünü taşıyamayıp tökezleyince alıp duvara yasladı sandalyeyi de. Elindeki çorabın bir tekini aramak için eğilip  yatağının altına bakarken, kız , neyi varmış ki, yeni uyandım işte, dedi. Bir yandan da eliyle saçlarını yoklayıp anlamaya çalıştı. Elini yatağın altına sokup iki tane birbirinden farklı çorap teki çıkardı. Onlarla beraber küçük bir kağıt parçası da çıktı. Ucundan toz topakları sarkan kağıdın üzerinden büyük harflerle, yarın, aynı yerde, yazıyordu. T.  bir kağıda bir de kızın yüzüne baktı. Kız o sırada pencereden dışarıya bakıyordu. T. çorapları toplayıp götürürken, notu da cebine attı. Kahvaltı hazır, dedi. Kızın o günden tüm hatırladığı bu kadardı.


Birdenbire gözlerini açtı. Nefes nefeseydi. Ağzı kupkuruydu. Bütün iç organları çorak topraklar gibi boydan boya çatlamıştı sanki. Korkunç bir rüyaydı belli ki ama tek bir şey hatırlamıyordu. Başucundaki lambayı yaktı. Sürahiden bir bardak su doldurdu. Birkaç damla geceliğinin yakasına döküldü. İçti. Bir bardak daha doldurdu. Elinde bardakla, yatağın içinden dünyanın karanlığına baktı. Duvarlardaki çatlaklara, tavandaki gölgelere, tam karşısında asılı duran resimdeki dağların yamaçlarına baktı. Odanın şekline baktı. Tam bir kare, dedi. Bir rubik küp kadar kare. Bunu çizen mimar acaba bir kez olsun bu odanın ne kadar kare olduğunu düşünmüş müdür diye düşündü. Bu kare odada yerini bir türlü bulamayan eşyaların her gün oradan oraya volta atacaklarını biliyor muydu. Tavanı yükselen evlerin duvarlarının aynı oranda yükseldiğini fark etmiş miydi? Bu sessizliği ya da? Bu evleri kim bu kadar sessiz yapmıştı? Hiçbir odadan diğerine tek bir nefes alışın, ufacık bir gülümsemenin, iç çekişin geçmediği duvarları kim iyi bir şey sanmıştı? Şu an biri çıkıp ,o uyurken tüm dünyanın birden sona erdiğini ve bu odanın uzayda bir boşlukta asılı kaldığını söylese, inanırdı. 


Aynı anda T.  plastik terliklerini çıkardı. Ayaklarını mutfağın soğuk seramiklerine dayadı. Ayak parmaklarından sırtına kadar uzanan upuzun bir ipin ciğerlerine dolandığını hissediyordu. Her nefes alıp verişinde içindeki kocaman iplik topağı biraz daha genişliyordu. Gündüzleri sokakta attığı her adımın izini, geceleri aklından geçirdiği on düşünceden beşini, uykuların en derin yerini bitmek bilmeyen upuzun bir kaşkol gibi örüyordu bu his. Yaz gecelerini yün süveterlere, kaşkollara, çoraplara dolanmış geçiriyordu. Balkondan gecenin serinini eve sokmaya çalışıyor ama ne yapsa serinleyemiyordu. Sigara dumanının balkonda yanan ısığa doğru uzayıp gidişini izledi. Karşı apartmanda açık unutulmuş bir televizyonun rengi sürekli değişen ışığına baktı uzun uzun. O sırada  her biri gecenin elini sıkı sıkıya tutmuş bir kaç genç gülüştü sokak lambasının altında. Koyu bir rakı kokusunun da havaya karıştığını dikkatlice baksa görürdü T. Onlardaki yaşam sevincinin tazeliğini, taze yüzlerindeki pembeliği alıp saklamak geldi içinden. Bir parçası havada asılı kalmış gülüşlerini alıp, cebine, dün kızın odasında bulduğu notun yanına koydu. Terliklerini eline alıp, parmak uçlarında geçti koridoru. Saçlarının hışırtısı da olmasa insan onun var olduğuna bile inanamazdı bu sessizlikte.


O gece ikisi de uykuya tutunamadı. 


Sabah her zaman geldiği saatte gelip aydınlığını yüzlerine vurdu.

T. yatağın kenarına oturmuş, kızın yüzüne bakıyordu. Dün gece sokaktaki gençlerden çaldığı bir parça sevinci madalyon gibi takmak istiyordu kızın göğsüne. Dudaklarına eliyle bir gülümseme çizip bırakmak istiyordu. Oysa parmak uçlarının yalnızca gölgesi değiyordu kızın yanaklarına. Uyandırmak için gelmişti kızın yanına ama şimdi, yanında durup uyurken birine bakarken insan çok mahrem bir şeye bakıyormuş gibiydi. Uyuyan birine bakmak sanki bir anahtar deliğinden bir odaya bakmak gibiydi. İçeride ne olduğunu göremese de görmeye çalışmaktı. Göz kapaklarını eliyle tutup kaldırsa sanki orada bin kanallı bir televizyon ekranı vardı. Her kanalı ayrı bir dünyanın alanı. Gözlerinin hareketine bakınca kızın şu an burada yattığına inanmak ne zordu. Kepenkleri indirilmiş bir mağaza vitrini gibiydi yüzü.  Karadan ulaşılamayan bir güzel cennet koyu. Haritalarda dahi işaretli olmayan ıssız bir ada. 

Ağır uykularla çevrili.






3 Ekim 2017 Salı

Antikacı

Bugün seni aradım. Açmadın.

Sesinde neler vardı, göremedim.  Bu artık benimle ilgili her şeyi silip attın demek olabilir.  Senin ucunda olmadığın bir uzun telefon çınlamasının benim içimde ilmek atması yıllar süren kaç düğümü açıverdiğini bilirsin. Ben de senin yüzyılın en büyük acılar antikacısı olduğunu bilirim. Söylediğim kötü sözler, ettiğim hakaretler etine olta ucu gibi saplanıp kalmıştır. Gözünün içine bakarak ettiğim ahlar omuz kemiklerini vurup geçen kurşunlar gibidirler. İlk anda olayın sıcaklığıyla anlamamışsındır da gece yatağına yatıp uyumaya çalıştığında canın çok acımıştır. Omzun kırılıp kucağına düşmüştür. Gece yarısı acil servislerde doktor aramışsındır. Ne yapsalar yerine düzgün kaynamamıştır. O günden sonra kimseye dilediğin gibi içten sarılamamışsındır. Kafanın üzerinde beraber dolaştığın kapkara bir bulut gibi, bu da senin lanetin olmuştur. Açmamışsındır.

En son kapıyı öyle bir vurup çıkmıştım ki duvardaki boyalar halının açık renk olan yerine dökülmüştü. Kapı, ben ne yaptım, der gibi menteşelerinden sallanmıştı. Sen öylece bakmıştın. Öylece bakan gözlerinde, birkaç martı çatıdan atlayıp intihar etmişti. Camdan yapılmış gibi hassas midende bir yer kasılmaya başlamış, bir dalga gibi büyümüş ve ben daha apartmanın alt kapısından çıkarken seni klozetin önünde iki büklüm kusar hale getirmişti. Diline cam kırıkları batmıştı. Onlar bana hiç söyleyemediklerindi. Hepsi boğazın pis sularına karışıp gitmişti. Bir uskumru tesadüfen yemiş ve kırk yıl sonra tüm sürüleri boğaza geri dönmeye ikna edebilmişti. Oysa sen ağzını açıp tek kelime etmemiştin. Onun yerine ağzından tuhaf kokulu, buhar gibi bir -poh- sesi çıkmıştı. Yolda kaldıktan sonra takviyeyle çalıştırılmış eski bir arabanın egzozundan ilk çalıştığı an çıkan bir ses gibi. Poh. Bir tıkanıklık aniden açılmış gibi. Belki miden kasılmaya içinden çıkan o sesten sonra başlamıştır. O ses bulutu havadaki toz zerrecikleriyle kol kola girmiş, irileşmiş, pencereden çıkıp gitmiştir. Kesin aceleyle, önüne bakmadan gidiyordur, kendi halinde gökte asılı duran bir yağmur bulutuna çarpmıştır. Hiç beklenmeyen bir zamanda zavallı fanilerin üzerine yağmur yağmıştır. Telefon çalarken gök gürlüyordur, duymamışsındır.

Hiç affetmediğini bilirim. Ne kadar affetmediğini düşününce aklıma çöp evler geliyor. İnsanların pis, gereksiz, sıradan, hastalık yuvası dediği ne kadar anı varsa kolundan tutup getiriyorsun. Muhabbetleri kötü. Nefesleri iğrenç kokuyor. Üstlerinde paçavraya dönmüş kıyafetler. Hangi köşede görsen, çirkin suratlarını hemen tanıyor, aklında bir koltuğa oturtuyorsun. Ben seni şuradan hatırlıyorum, diye başlıyorsun lafa. Hafızanla şaşırtıyorsun. Kahve molası bile vermeden saatlerce konuşuyorsun. Her seferinde içinde bir karanlık oda daha inşa ediliyor yenilerini misafir etmek için. Aklının iplerinden biri daha kalitesiz halatlar gibi ufalanıp gidiyor. Sırtına bir ürperme geliyor. Boğazın ağrımaya başlıyor. Ne gerek var, diyorum. Neden, kendine işkence ediyorsun? Oysa sen kendini affedemediklerini unutmayarak besliyorsun. 

İnsan en çok sevdiklerini en zor affediyor. Sen beni affetmenin kenarındaki dahi geçmiyorsun. İçinde beraber var olabileceğimiz hiçbir fotoğrafı çekmiyorsun. Sarhoşluğunda beni hatırlayacağın içkiler içmiyorsun. Nereye oturmak istersiniz diye soruyorlar, cam kenarını seçmiyorsun. Sokağımdan geçmiyorsun. Aklıma gelmekten vazgeçmiyorsun. Saksılara yeni sardunyalar dikmiyorsun. Deniz kıyılarında gitmiyorsun. Güvercinlere yem vermiyorsun. Karpuzdan irice bir dilim kesip kollarından sularını akıtarak yemiyorsun. Gülümsemiyorsun. Bomboş tarlalardan geçip bir domates tohumu dahi ekmiyorsun. Bekliyorsun. Loş bir odanın sessizliğinde. Telefon çalıyor çalıyor çalıyor. 

Açmıyorsun.