28 Ağustos 2017 Pazartesi

Balık pazarı

Kapıyı vurup, çıktı.

Su yüzüne çıkmamış dev bir dalganın, içindeki kıyıları dövüp durduğunu birkaç saniyelik zamanda görür gibi oldum. Geçmişten bir anının birdenbire görünüp kaybolması gibi. Bu görüntü hızlı çekimde yaşayan bir çiçek gibi tomurcuklandı, açtı ve soldu. Gitmişti. 

Şimdi ne olacak diye düşündüğümü hatırlıyorum o günün sabahından. Sebepsizce. Başıma bir şey gelip de ne yapacağımı bilemediğimden değil. Öylesine. Cemrenin havaya düştüğü gün olduğunu da. Ondan önceki gün boyunca yağan yağmurun ardından o sabah yalancı bir güneşin çıktığını. Benim ona kanıp incecik bir gömlekle sokağa çıktığımı, apartman merdivenlerini inerken sırtımın ürperdiğini ama geç kalma hissi beni esir aldığından dönüp üzerime kalın bir şey alamadığımı. Tüm gün sokaklarda ellerim ceplerimde yürüdüğümü, kapalı yerlere sığamadığımı. İnsanların bulunduğu mekanlarda sanki tüm oksijeni onlar içine çekiyormuş da bana kalmıyormuş gibi nefesimin daraldığını. Parklardaki banklarda oturduğumu. Sahilde yürüdüğümü. Acıkmadığımı. O gün su içmek hiç aklıma gelmediğinden akşam üzeri başımın ağrıdığını da. Bunlara rağmen üşüdüğümü hatırlamıyorum. Daha çok bir sıkıntının içimde dolaştığını, zerrelerimi dürtüp kendine girecek bir boşluk aradığını anımsıyorum. Beton sıcağına benzer bir bunaltı. Alnımı soğuk mağaza vitrinlerine, buz gibi soda şişelerine, dondurucudaki poşetlerde yenecekleri günü bekleyen ayıklanmış bezelyelere,  beni avutabilecek birilerinin avuç içlerine dayamak istediğim türden bir sıkıntı. Olmuş bir şeyin sonucu değil de olacak bir şeyin habercisi olduğunu o an birden kavradığım bir şey. Biri beni izliyormuş gibi, bir büyük üzüntü üzerime doğru geliyor hissi.

Öğleden sonra kendimi balık pazarında buldum. Balık pazarlarının kıymeti bilinmiyor. Binbir çeşit deniz canlısının ağzına burnuna uzun uzun baktım. Pullarının parıltısına kapıldım. Kuyruklarının kıvrımlarında parmaklarımı gezdirmek istedim. Bir tezgahta uzun uzun durup, bir kırlangıç balığının suratına dalınca, başında bekleyen adam, ne lazım abla, dedi. Verecek cevap bulamayıp sustum. Bu sene palamut ne kadar bol, dedim. Adam bana bakıp, elinin tersiyle tezgahın tahtasına vurdu. Tık tık. Tok bir yankı. Palamutun bu kadar bol olduğu senelerden sonra yedi yıl denizden az palamut çıktığını anlattı. Lüferin gittikçe nadirleştiğini. En güzeli lüferdir, dedi. Yüzü de güzeldir. Tezgahtan irice bir tanesini alıp, yanağından öptü. Çirkin yüzlü balıklardan yalnızca çorba yapılması geldi aklıma. Adam yanımızdan geçen çaycı çocuğun bardaklarla dolu tepsisinden iki çay istedi. Çanakkaleliyim ben, dedim. Doğduğu toprağı anlamsızca sevenlerden olduğumdan, biz çok seviyoruz o tarafı deyince gururlandım. Bak, dedi bu karidesler sizin o taraftan geliyor. Karidesin gözüne bakınca bir anlığına boğazın ışıkları yanıp söndü. Dilimin ucunu o an yaktım.  Çayın dumanı tütüyordu. Sardalyalardan konuştuk. Konu sardalyalardan nasıl olduysa hanımın hastalığına geldi. Hastalığının ne olduğunu anlatmak istemiyorum. Adamın yüzündeki ifadenin anlatırken nasıl bir anda darmadağın olduğunu da. Çayın nasıl birden acılaştığını da. Kederli kelimelerin ağızdan çıktıkları an bir balon gibi büyüyüp insanın kalbinde patladığını da. Ve bunun basbayağı bir patlama olup içerideki camı çerçeveyi indirdiğini de. Gözümün kıyısında bekleyen bir damla yaşın çayın içine doğru kayıverdiğini de. Bir levreğin, yemin ederim, akan yaşa kafasını çevirip baktığını da. Birbirine yabancı insanların anlatacaklarının tükendiği bir sınır çizilidir sözcüklerde. Ötesine geçemezsiniz. Sustuk. Çay bardağını tezgahın üzerine bıraktım. Teşekkür ederim dedim. İçimden, seni de bu üzüntüden allah kurtarsın dedim. Yine içimden elini tuttum, okşadım. İnsan insan olduğundan beri aynı dert aynı keder yükü omuzlarında, her şey olacağına varır, sıkma canını dedim. Dışımdan yalnızca gözlerimi kırpıştırdım.  Onun kirpikleri bana cevap verdi. Kalpler kalplere bağlandı. Birinin atışındaki sekmeyi diğeri sezdi. Yürüdüm. Adamın sarı botları batan akşam güneşine döndü. Turpların, marulların, taze soğanların olduğu tezgahlardan geçtim. Ne uzun bir gün, dedim içimden. Dediğim an içime üzerime yorgunluk çöktü.

Gidecek en iyi yer evdi. Gel gör ki senelerdir yaşadığım evin kapısına dönemiyordum. Anahtarı uzattığım an, içten içe biliyordum, bir makinanın düğmesine basar gibi, bir dönemi bitirip birini başlatacaktım.  Kapının topuzundaki tanıdık parmak izleri avucuma değecekti. Kader çizgim uzayıp onunkine bağlanmak isteyecekti. İçimde delilikler tekerrür edecekti. Bir tufan apartmanı yerle bir edecekti. Sahanlık kendi suretinden çıkıp bir zavallı balıkçı sandalına dönüşecekti. Karayı göremeden günlerce dalga üzerine dalga beni tarumar edecekti. Saçlarımı tuzlar, içimi buzlar istila edecekti. Beni o ıssız geceler mahvedecekti. 

İnsan en çok korktuğu felaketi içten içe, durmadan çağırmaya doyamıyor. Kendi dizginine sahip çıkamıyor. Kabuk tutmuş yaraları böyle anlarda tırnağının ucuyla lime lime ediyor. Birden yürüdüğüm yoldan dönüp ana caddeye çıktım. Çıktığım an önümde bir taksi durdu. Bindim. Saatime baktım. On iki dakika sonra kapının önünde indim. Topuzu tuttum kendime çektim. Kapının dili benden sivri. Bedeni benden ağır. İzin verdi, girdim. 
İçeride yeni söndürülmüş izmarit kokusu balkondan gelen yasemin kokusuna karışıyordu. Hoşgeldin, dedi sesi. Balkonda oturuyorum, hava çok güzel, gelsene. Demek cinayetler böyle soğukkanlılıkla işleniyor, dedim içimden. Balkonun kapısına yürüdüm. Yüzünde en sevdiğim oğlan çocuğu gülümsemesiyle baktı bana. Konuşmamız lazım, dedim. O sırada yoldan bir hafriyat kamyonu tozu dumana katarak geçti. Duymadı. Elimi tutup akşama palamut aldım, dedi. Gözlerimiz tezgahın üzerindeki poşete döndü. Elimi çekip sakince bir kez daha konuşmamız lazım, dedim. Sonrasında neler olduğunu anlatmak istemiyorum. Adamın yüzündeki ifadenin nasıl bir anda darmadağın olduğunu da. Havanın nasıl birden soğuduğunu da. Kederli kelimelerin ağızdan çıktıkları an bir balon gibi büyüyüp insanın kalbinde patladığını da. Ve bunun basbayağı bir patlama olup içerideki camı çerçeveyi indirdiğini de. Gözümün kıyısında bekleyen bir damla yaşın kayıverdiğini de. Tezgahtaki palamutlardan birinin, yemin ederim, akan yaşa kafasını çevirip baktığını da. Birbirini çok iyi tanıyan insanların anlatacaklarının tükendiği bir sınır çizilidir sözcüklerde. Ötesine geçemezsiniz. Sustuk.

Kapıyı vurup, çıktı.



16 Ağustos 2017 Çarşamba

SALİH BEY- 1

Mavi gömleğini giydiği günler kaldırımda yürürken çizgilere basmazdı. Ceket cebine de muhakkak, ucuna baş harfinin kırmızı iplikle işlendiği beyaz mendilini takardı.

Sabah evden çıkmadan önce üç yumurtanın beyazını kar gibi köpürene dek çırpar, boy boy tavaların olduğu orta çekmeceden en küçük boyu çıkarıp, ocağa koyardı. Yumurtaları iyice pişene dek birkaç kez çevirir, bu sırada da ocağın başında dikilirdi. Beklerken tezgahın arkasındaki pencereden görünen ağaçlara her seferinde ilk kez görüyormuş gibi dikkatlice bakardı. Mevsimin bu günlerinde tüm ağaçlar akıl almaz biçimde sürgün veriyor, dallar giderek daha da yeşil hale geliyor olurdu. Bazı sabahlar yeşil kuyruklu cennet papağanını görürdü uzak dallardan birinde. Hemen koşup salondaki ceviz ağacından televizyon dolabının çekmecelerini karıştırır, dürbünü bulup boynuna takardı. Dürbün ne kadar gösteriyordu bilinmez. Koşar adım koridoru geçip mutfağa döndüğünde dürbünü gözlerine dayayıp bakmaya başlardı. Göremezdi. Papağan uçup gitmiş ve omletin bir yüzü hafif yanmış olurdu. Tabağa yanık tarafı aşağıya gelecek şekilde yerleştirdiği omletin üzerine çörek otları dökerdi. Biraz da karabiber. Ve susam. Gökten yağan taneler usulca yuvarlanıp kendilerine duracak yerler bulurlardı. Uzunca zamandır ekmek yemiyordu. Yemediği için de çoğu zaman doymuyordu. Yine de kararlıydı. Göbeğindeki yağlardan yaz gelmeden kurtulacaktı. Böyle deyince yazla ilgili akıl almaz planları var sandınız, biliyorum. Yok. Tek bir planı bile yok. Bırakın plan yapmayı, dün akşam yediği yemeği bile hatırlamıyor. Hafızasını uzun zaman önce bir uzun yolculukta çaldırdı.

Hikaye şöyle. Dört kişilik bir tren vagonunda tam yirmi iki saat , on altı dakika seyahat etti. Vagona adımını attığı an onunla beraber seyahat edecek kişileri avucunu yukarı kaldırarak, usulca selamladı. Ve başına bir şey geleceğini anladı. Nasıl diye sormayın, bilmiyoruz. Küçük bavulunu baş üzeri dolaba sessizce yerleştirdi. Diğer yolculardan biri, başındaki kareli kasketinden hatırladığı, güçlü kolları kısa kollu gömleğinden taşmış gibi duran bir çiftçiydi. Yanındaki kadının adamın karısı olduğunu anlaması biraz zaman aldı. Adamla kadın birbirleriyle hiç konuşmuyorlardı. Aslında başkalarıyla da konuşmuyorlardı. Adam yolculuğun ilk zamanlarını elindeki gazetenin tüm satırlarını tek tek okuyarak geçirdi. Kadın adamdan yaşça çok gençti. Oysa yüzünde tuhaf bir yorgunluk ve yaşlılık ifadesi vardı. Sapsarı saçları kafasının üzerinde yabani bir bitki gibi duruyordu. Bir ormanın derinliklerinde yürürken kafasında bir tohum yeşermiş, hızla büyümüş ve öylece kalmış gibi. Dipleri düz olan saçlar uçlara doğru gittikçe kıvrılmaya ve birbirinin içinden geçmeye başlıyordu. Kadın sağa sola fışkırmış gibi duran saçlarının tek bir telini bile  kımıldatmadan oturuyor ve camdan dışarıya bakıyordu. Baktığı yerlerde bir şey görüp görmediğini anlamak zordu. Bizim adamın oturduğu koltuğun yanındaki koltuk ise trene bindikleri durakta boştu. Adam elindeki küçük yolculuk çantasını oraya yerleştirmekte sakınca görmemişti. Çanta yıpranmış dana derisinden bel çantasının az irisi bir modeldi. Çantanın içinde su matarası, ton balıklı sandviç, iki elma, yara bantları ve ağrı kesici, sabun, ev anahtarları, hazırladığı yolculuk dosyası ve geçenlerde bir ikinci elciden yok pahasına aldığı fotoğraf makinası vardı. Ton balıklı sandviç kokusu şimdiden burnuna geliyordu. Üç durakta yalnızca yolcuların inmesine ve binmesine yetecek kadar durarak iki saat hızla yol aldılar. Bu sürenin sonunda kasketli adam gazetesini bitirmiş ve uyuklamaya başlamıştı. Kompartıman ısındıkça havaya uyuyan insan, ton balığı  ve azıcık aralık pencereden içeriye sızan kır çiçeklerinin kokusu karışmıştı. Bizim adamın karnı acıkmıştı. Çantasını koltuğun boş tarafından kucağına alıp içindeki sandviçi çıkardı, yavaş hareketlerle sarılı olduğu paketi açtı, kağıt peçeteyi önlük gibi yakasına sıkıştırdı ve iştahla yemeye koyuldu. O sırada çiftçinin karısı nihayet birbirinin aynı kır manzaralarına bakmaktan sıkılmıştı. Kaçamak bakışlarla adamı süzmeye başladı. Adam göz göze geldikleri bir an, siz de biraz ister misiniz, dedi fısıldayarak. Bunu söylerken gayri ihtiyari sandviçi kadına doğru uzatmıştı bile. Kadın uyuyan kocasına dönüp baktı. O da bunu gayri ihtiyari yaptı. İzin almaya alışkın kişilerde görülen bir davranış, dedi adam içinden. O sırada koca derin bir uykunun kollarındaydı. Uykusunda terlemişti. Arada bir çıkardığı tuhaf homurtulardan başka bir cevap vereceği de yok. Kadın da bunun farkına varınca önüne dönüp, birazcık alırım, dedi. Adam sandviçi tam ortasından bölüp ucunu bir peçeteyle tuttu ve kadına uzattı. Kadının suratında  hiç beklenmedik anlarda bastıran yağmurlar gibi bir gülümseme peyda oldu. Gülümsemeyle beraber güzelleşti. Yüzündeki yorgunluk silindi. Üst dudağının yanında fındık şeklinde bir gamze ortaya çıktı. Teşekkür ederim, dedi. Yine pencereden dışarıya bakmaya başladı ama artık yüzü kız çocuğu yüzüydü. Aralarındaki mesafe bir anda yok olmuştu. Bakışları da kaçamaktan utangaç ama dosdoğru bakışlara dönüşmüştü.  Tam o anda makinist ayağını frene olanca gücüyle bastırdı. Tren raylarda gıcırdayarak ağırlaşmaya başladı. Raflardaki bavulların metal parçaları birbirlerine çarptıkça insanın dişlerini kamaştıran sesler çıkarıyorlardı.  Koridorda kalın sesli bağırışlar ve sinkaflı küfürler duyuldu. Az sonra sesler yakınlarında bir yere doğru koşmaya başladılar. Adım sesleri oturdukları kompartımana yaklaştı ve kapı hızla açıldı. İçeriye uzun boylu, zayıf, saçları kafasının tepesinden dökülmeye başlamış bir adam girdi. Yaşını kestirmek zordu. Belli kırklarının sonunda ya da ellilerinin ortasındaydı. Hemen arkasından kapıyı kapattı. Soluk soluğa o an boş olan yere oturdu. Cebinden oldukça kirli gözüken beyaz bir mendil çıkarıp, alnındaki teri sildi. Kadın şaşkınlıkla bakarken bir yandan sandviçini küçük ısırıklarla yemeye devam ediyordu. Adam derin bir nefes verdi. Soluğu henüz düzelmemişti. Vagonda uyuyan kasketli adam memnuniyetsizlikle gözlerini araladı. Olanlara anlam veremeyince kafasını çevirip karısına baktı. Ne oluyor der gibi ağzını büzdü. Kadın omuzlarını silkti. Adam tekrar gözlerini yumdu. Kafası koltuğun arkasına düştü ve hafif hafif horlamaya başladı. Kompartımana yeni giren adam mendilini katlayıp ceketinin cebine geri koydu. Merhaba, dedi. Kusura bakmayın sizi rahatsız ettim. Bizim adam, yo, önemli değil derken sandviçin son lokmasını yuttu. Peçetesini poşetin içine koyup, poşeti de çantasına yerleştirdi. Elini bir kolonyalı mendille sildikten sonra tokalaşmak için yeni gelen adama uzattı, Salih ben, dedi. Salih Mete. Adını her zaman soy adıyla beraber söylerdi. Diğer adam, memnun oldum, dedi. O sırada ayak sesleri ve haykırışlar yine koridoru doldurdu. Tren neredeyse durmuştu. Ne olduğunu anlayamadan vagonun kapısı şiddetle açıldı. O ana dek hayatlarında gördükleri en şişman kadınlardan biri içeriye daldı. Yeni gelen adam eli havada yakalandı duruma. Ne olduğunu bile anlayamadan şişman kadın uzanıp, adamı yerinden kaldırdı. Bu kadar şişman bir kadının bu kadar seri hareket edebilmesi sık görülebilecek bir şey değildi. Sen, dedi, sen. Hırsından ağzından kelimeler çıkmıyordu bir türlü. Yüzü öfkeden kıpkırmızı kesilmiş, konuşmaya çalıştıkça paramparça ettiği harfler bir çeşit tıslamaya dönüşüyordu. Adamın gözlerine bakarken birden yanağının ortasına kallavi bir tokat yapıştırdı. Büzülen adamı tükürür gibi koridora fırlattı. Vagonun kapısını gürültüyle kapattı. Sarı saçlı kadın yavaş yavaş çiğnediği son lokmasını da nihayet bitirdi. Salih Bey' e dönerek, işaret parmağıyla dışarıyı işaret etti. Gitmemiz gerek, dedi fısıltıyla. Terden bluzunun koltuk altları koyulaşmıştı.  Kocası uyumaya devam ediyordu. İçerideki ton balığı kokusu dağılmış, yerini ter ve heyecan kokusu almıştı.