9 Nisan 2014 Çarşamba

Çocuk

Genç anneyle küçük kızı kalabalık caddenin kıyısındaki kaldırımda yürüyorlar. Bütün ağaçlar rengarenk. Baharın en güzel günü olabilir. Dünyanın yeni kurulmuş gibi taptaze koktuğu anlardan biri. Küçük kız ağaçlardan gelen kuş seslerine bakarak yürüdüğünden kafası yukarıda. Önünü görmediğinden kaldırımdaki bir kırık taşa takılıp, düşüyor. Annesi elinden tutarken düştüğü için, dizleri daha yere değmeden ayağa kalkıyor. Bir şeyi yok. Annesi kızgın bir bakış atıyor küçüğe. Bizde böyledir. Takılır, düşer, devrilir, tökezler ya da hiç olmadı ayağınızın ucuyla bir taşa temas ederseniz yanınızdaki yetişkin size sert bakışlar atar. Kendi korkusunu size kızarak hafifletir. Siz başınıza gelen her olayda canınızın acısını değil annenizin size nasıl da kızacağını düşünürsünüz. Ya annem kızarsa korkusuyla bisikletten düşünce dizine batan çakıl taşlarını, saklambaç oynarken kapıya çarptığında avucuna giren cam kırığını, denizde ayağına saplanan deniz kestanesinin dikenlerini kendi küçücük elleriyle çıkaran bir nesiliz biz. Kağıt peçete koleksiyonunu evde annesi yokken ütülerken bir elindeki üç parmağı birden yakan, büfede senelerdir duran şampanyayı bir gün evde yalnızken ansızın açmak arzusuna yenilip salondaki güzel halıyı köpüklere teslim eden, kristal kolonya şişesini evcilik oyununa dahil edip, güzel barbie çay vakti elinden düşürüp kırdığı için tüm gün kabuslar gören çocuklarız. Pantolonunun üzerine mavi gömleğini, onun üzerine de düğmelerini açıp turuncu çiçekli elbisesini giymesine annesi suratına tuhaf tuhaf bakıp, yavrum insanlar ne der, diye her seferinde karşı çıktığı için bugün hala her sabah evden çıkarken kendimize uzun uzun bakan insanlarız. Uzun, kısa, dar, bol, çiçekli, desenli etekleri her giydiğimizde baka baka aynalarda delikler açmamız bu yüzden. Elimize oyuncak diye tutuşturulan uzun bacaklı bebekler yüzünden bugün hafif göbekli, biraz kalçaları büyük, baldırı geniş olmamak için her öğün salatalık, ananas yiyip, karnabahar suyu gibi acayip şeyler içişimiz. Oğlanlarla kuytularda baş başa kalmamıza, eteğimizi aça aça oturmamıza, çimenlerde yuvarlanmamıza masumiyet güzel başımızın üzerinde bir hale gibi pırıl pırıl parlarken bile anlamlar yüklendiğinden bugün bayıldığımız adamları öpmek için bilmem kaç buluşma geçmesini beklememiz. Tam filmin öpüşmeli sahnesini izlerken kanalın değişmesinden, bebeklerin leylekler tarafından getirildiğinin aklımıza işlenmesinden, küçücük kızlara doğdukları andan itibaren küçük kadınlar gibi muamele edilmesinden mütevellit, hala bir adamın yanağını okşamaktan korkar, elini tutarken sağa sola bakar oluşumuz. Biz böyle doğmadık, sonradan olduk.

Küçük kız annesinin elini bırakıp koşmaya başlıyor yoldan parkın olduğu tarafa geçtiklerinde. Annesi arkasından dur yavrum koşma, diye bağırıyor. Bizde böyledir. İçimizde sevinç, neşe, çocukluk dört nala koşarken bile hanım kızlar gibi ellerimizi önümüzde birleştirip sakin sakin yürümemiz beklenir. Oysa toprak konuşur o yaşta insanla. Çimen ayrı, ağaçlardaki erikler ayrı, gökteki bulutlar ayrı hikayeler anlatır. İnsanın en sevdiği ayakkabılarının renginin mor, en sevdiği hayvanın fil olabildiği; kurbağaların yakalanıp tutsak edildiği, kedilerin kuyruklarından tutularak sevildiği, köpeklerin üzerine binip gezildiği, sineklerin, karıncaların binbir deneyle evcilleştirildiği bir dönemden bahsediyoruz. Odalardaki sandalyeler ters döndüğünde altlarının çadıra, birleştirilen koltukların sandala, tenis raketlerinin gitara, kibrit kutularının telsizlere dönüşebildiği bir zaman. Her şeyin bir an bile direnmeden başka bir şey oluverdiği sihirli bir dünya. Her şeyin mümkün, her imkansızın olasılıklar dahilinde olduğu bir altın çağ. Dünya tarihinde rönesans neyse, insanın kişisel tarihinde çocukluk o.

Kadın bankta otururken uzaklara bakıyor. Çocuk ona sürekli anne bak diye seslenirken bazılarına bakıp gülümsüyor, bazılarını duymuyor. Kaydıraktan belki ellinci kez aynı hevesle kayan, yerde gördüğü sümüklü böceği avucuna koyup koşarak annesi de görsün diye bankın yanına getiren, az önce üzerine düştüğünde canını yakıp ağlatan tombul çocukla birden çok yakın arkadaş olan, cebindeki en sevdiği çikolatadan biraz kendi ısırıp birazını güvercinlere ufalayan, kendi uydurduğu sözlerle bilinmedik bir şarkı mırıldanan bu çocuğu, kadın anlayamıyor. Aynı göğün altında aynı dünyaya bakarken onu bu kadar mutlu eden şeyler neden artık kendisine değmeden geçiyor, çözemiyor. Bir yandan kendi renksiz hayatının hemen yanı başında yaşanan bu rengarenk dünyayı deliler gibi kıskanıyor. Kendi çocukluğunu anımsamaya çalışıyor. O bitmek bilmeyen heyecandan bir yudum bulsa bin parçaya bölüp her gün göz damlası gibi gözlerine damlatacak. Yok. Sanki bu yaşta gelmiş gibi dünyaya, içinde o günlere dair tek bir anı parlamıyor. Yaşanacak her şeyi yaşayıp bitirmiş sonra da parça parça yırtıp dağıtmış gibi umutsuz, ölesiye sıradan buluyor yanından geçip giden her şeyi. Hayaleti gibi kendisinin. Sarılmak için yaklaştığı şeylerin içinden geçip gidiyor.
O da böyle doğmadı, sonradan oldu.

2 Nisan 2014 Çarşamba

Güve

Onu defalarca aradım.

Tüm yüzsüzlüğümle, gurursuzluğumla, unutkanlığımla aradım. İçimden gelerek aradım. Hiçkimsenin hiçkimseyi bir şey yapmaya zorlamadığı pazar öğleden sonraları aradım. Evde yalnız başıma oturduğum akşamlar, kalabalık sokaklarda dolaşırken, rengarenk bir vitrinin önünden geçerken, izlediğim bir filmi birden durdurup, otobüsten gitmediğim duraklarda inip aradım. Manzaralı yerler buldum kendime aramak için. Bazen kuytu yerler. Gürültülü yerlerde kapı önlerine çıktım aramak için. Durmadan aradım. Çok acil ulaşmam gerekiyormuş gibi bazılarında. Bazılarında son kez sesini duyup ölecekmişim gibi. Gözlerim açık ölmüşüm gibi bazı sinyal seslerinde. 

Açmadı.

Bazen duymadı telefonumu. Seslerimiz hanidir birbirinden çok uzaklaşmıştı, duymamış olabilir, dedim. Telefona baktığında ismimin harfleri birbirine karışıp ona oyunlar oynamış, hafızasını ne kadar zorlasa bir yerlerden hatırlar gibi olmuş ama çıkaramamıştır, dedim. Bıraktığım mesajlar birkaç saniye içinde kendi kendini yok etmiş, ne olduğunu anlamadan silinmiş ya da tam arkasını döndüğü an bilinmeyen bir dilin sözcüklerine dönüşmüştür, dedim. Aklıma hiç kötü şeyler getirmedim. Geri aramayı unuttuğuna, numaramın bir gece telefon rehberinden firar edip geri dönmediğine, telefon tellerinin birbirine dolandığına, uzayda bir uydunun tam ben onu ararken dünyaya sırt çevirdiğine bile inandım. İnsan inanmaya karar verince bir kez, ne kadar çok mazeretle kendini kandırabiliyor, telefonu açsa ona da anlatacaktım. Açmadı. Hem de hiç. Hayatının tüm isyanını benim için saklamıştı, direndi. Sesime karşı koydu. Fiziksel varlığımı inkar etti. Onun hayatında yoktum ve olmadığıma ne yapsam inanamıyordum.

Bu durumu kısa sürede bir takıntı haline getirmiştim. Ayaklarım her sokağa çıkışımda beni evinin olduğu semtlere doğru çekiştiriyordu. Bıraktığım mesajların sayısı zavallı hanelere ulaşmıştı. Neredeyse onunla telefonda konuşmayı, duyduğum uzun mekanik cevap vermeyen telefon sesiyle aynı şey sanmaya başlamıştım. Hatırasının silüeti silikleşip, sesinin tonu tanımadığım birilerininkine benzemeye başlamıştı. Kendimi mantıklı açıklamalarla tüm gün teskin ediyor ancak ne yapsam geceleri neden diye düşünmekten kendimi alamıyordum. Ne uzun geceler ve ne gurursuz geceler... Onursuz olmasın aşk, diye bana seslenen şarkılar buldum o gecelerde. Aynanın karşısına geçip yüzüme baktım uzun uzun. Evin bilmediğim köşelerini keşfettim. Sokağın da. Şehrin bile hatta. Uzun caddelerde yürürken insanlığın unuttuğu eski binaların kokusunu kendime benzettim. Geçen her yüzü ona benzettim. Her hüzünlü hikayeyi benimkine benzettim. Ne yapsam, ne kadar yaşlının poşetini taşısam, yoldan karşıya geçirsem, dilencilere kağıt paralardan sadakalar versem, sokakta açlar doyursam, yok, yaptığım iyilikler bana dönmedi.

Aramadı.

Nihayetinde bir gün, son günlerde kilo aldığımdan içine sığamadığım bir pantalonun fermuarını çekmeye çalışırken, anladım. Hayatın, günlerce aradığı çözümleri insana birden hiç olmadık yerlerde sunmak gibi bir huyu var. Kopuk sahneleri bir bir birbirine bağlarken gözümdeki perde kalktı. Her şey anlam kazandı. 

Onun benim için hayatında açtığı küçük bir delik vardı. Bir tişörtü kış boyu yiyen bir güvenin açabildiği kadardı. Ben parmağımın ucuyla oynamaktan kendimi alamadığım için delik günden güne büyümüştü. Sonra yetinmeyip tüm varlığımı deliğin içine sokmaya karar vermiştim. Şaka değil. Bir güve deliğine girmeye çalışan yetişkin bir insan düşünün. Bu olsa olsa fantastik bir hikaye olabilirdi. İnsan inanmaya karar verince bir kez, nelere kalkışıyor, telefonu o an açsa ona bile anlatacaktım. Sonra kendimi bir tuvalet penceresinden çıkmaya, kardeşimin küçük pijamasını giymeye, kafamı kaldırdığım an çarpacağım dar bir havalandırma kanalından geçmeye çalışırken hayal ettim. Yetmedi. Bir kurtun elmadan çıkarken açtığı deliğe, cevizin kabuğunda bıraktığı boşluğa, kirazlardaki küçük yuvarlaklara sığmaya çalışırken hayal ettim kendimi. Kahkahaların da böyle tuhaf anlarda gelmek gibi bir huyu var. Evin camlarını titrete titrete devam ettiler. Birisinin senin için hayatında açtığı yeri büyütemeyeceğini, biri seni yaşamına ne kadar dahil ediyorsa onun için o kadar var olabileceğini o an anladım. Kahkahalarımın arasında zar zor duyduğum telefon sesiyle bir anlığına irkildiğimde bile kimin aradığını merak etmiyor, yerimden kalkıp koşarak, onun olduğunu umarak telefonu elime almıyordum. İyileşmiştim. Israrla çalan telefonların melodisinin yinelendikçe çaresizliğe dönüştüğünü daha önce nasıl fark etmediğime hayret ediyordum. Onunla değiştiğimiz rollerin bana ait kısmının oradan bakınca ne acıklı göründüğüne üzülmüyor, duygulardan kurtulmuş; yalnızca küçük kurtçukları, güveleri ve istediğimiz insanlar hayatımıza sığsınlar diye kendimizde açtığımız devasa delikleri düşünüyordum.