21 Eylül 2015 Pazartesi

Gidilmemiş yerler atlası-18/ Bardaki dalgın adam

Şimdi hemen evlenmemize gerek yok, aslında. 
Önce bir yüzük alsam, olur. Biraz para biriktirsem, şu televizyon reklamlarında çıkan pırlanta taşlı yüzüklerden bir tane alırım. Onların taşı çok mu küçük? Biraz mesaiye kalsam bu önümüzdeki üç ay, kredi kartı borcunu toparlarım. Onu toparlasam, yaz için tatil planı yapamam. Nazlı yazın beraber tatile gitmezsek acayip bozulur. Olmaz. Gitmemiz lazım. Yakın bir yerlere gideriz. Çeşme, Bodrum olmaz da belki Ayvalık taraflarına kaçarız. Orçun' ların yazlık var orada. Konuşsam Orçun'la, boşsa gider birkaç gün kalırız. Tatilse tatil. Ev denize yakın mı, deniz dalgalı mı temiz mi onu da sormak lazım. Nazlı ayağına yosun değen yerine basamaz denizin. Çok rüzgar esen yerlerde dolaşamaz akşamları, migreni tutar, başı ağrır.  

Ama dolaşsa mesela, akşamüzeri biraz rüzgar esince kesin kısacık bir etek giymiştir, etek uçuşur. Saçlarının rengi iyice açılmıştır güneşte. Onlar da uçuşur. Upuzun parmaklarıyla saçlarını toplar başının üzerinde. Saçları değil de bir dağın başına kurulmuş sihirli bir kuşun yuvası gibi durur sapsarı bir tutam ince boynunun üzerinde. Burnundaki çiller belirginleşmiştir. Masmavi gözleri iyice ortaya çıkmıştır. Gözleri ne büyüklerdir. Geçtiğimiz her sokakta insanların dönüp dönüp bakacağı kadar da güzellerdir. Akşam sefalarını hüzne boğacak kadar. Beni gizlice kıskançlık krizlerine sokacak kadar. Hiç belli etmem. Dudağının yanındaki beni istediğim kadar öpeceğim anını düşünürüm gecenin. Gece askılı gecelikle mi yatar yoksa yeni aldım diye gösterdiği kareli şortla mı? Sabahları uyandığında yeni doğmuş bir bebek gibi bakan uykulu gözleri yarı açık, elini uyku sersemliğiyle üzerime atar mı? Kahvaltıda kızarmış ekmek dilimini hep yarım bırakır, yiyemediği yarısını tabağıma koyar mı? Portakal suyu yok mu, diye sorar masaya gelen garsona önce. Yazın ortası. Portakal bulamıyoruz bu mevsimde efendim, der garson. Nazlı, hayatta işler istediği gibi gitmeyince hemen hayal kırıklığına uğrar, boynunu biraz sağa doğru eğip, insanı kahrederek bakar. Mümkün olsa, o an garsonla ben kendimizi Akdeniz ikliminde portakal toplama yarışında buluruz. Neyse der, uzatmaz. Bir buzlu çay içer o zaman şeftalili. Şeftalinin zaten mevsimidir. Kimseye söyleyecek bir söz kalmaz.


Onun çocukluğunu düşünürüm bazı günler. 

Belki çok uzun bir beraberliğimiz olmayacağından hep korktuğumdan. Bir gün aniden beni terk edip gideceğini hatta diyelim terk etti, bir gün benle geçirdiği günlerden pişmanlığa kapılacağını düşündükçe içim ürperir. İçten içe onu hak etmediğimi sanırım. Avucumun içinde sıkı sıkıya tutmak istediğim güzel suratı gelecek günlerde benimle olamazsa diye gece yarıları uykum kaçıp uyandığımda, salondaki tekli koltukta ışıkları açmadan oturur, çocukluğunda sanki ben hemen yanı başındaymışım gibi anılara dalarım. 
O, annesinin mama sandalyesine oturttuğu bembeyaz bir biblodur. Bukle bukle saçları başının tepesinde toplanmıştır. Neden bilinmez yemek vakitlerinde huysuzdur. Bir boyama kitabında çizilmiş gibi düzgündür yüz hatları. İnsanda ısırarak sevme hissi uyandıran çocuklardandır büklüm büklüm kollarıyla. Bir yandan da sev diye kucağına verseler neresinden tutacağını bilemeyeceğin bir kız bebektir. Biraz kucağında durduktan sonra alt dudağı titremeye başlar, ne yapacağını şaşırır, basbayağı yine korkarsın. Annesi, soyup, küçük küçük dilimlediği kocaman bir şeftaliden bir parçayı ağzına uzattığında, yeni çıkmış ön dişlerini göstere göstere gülümser. Yalnızca ön dişleri vardır. Önünde ördekli bir önlük takılıdır. Üzerinde şeftali damlalarından desenler oluşmuştur. Bir dilimi annesi uzatırken yakalayıp avucunda sıkar, sularını üzerine damlatır. Annesi kızar biraz, yüzü asılır, güzelim elbisesi daha yeni giyilmişken mahvolur. Şeftali lekesi kadın ne yapsa çıkmaz. Bileklerinden dirseklerine doğru akar şeftaliler. Kızın hiç umurunda olmaz. Anlamaz gözlerle bakar annesine. Yine açar ağzını büyük büyük. Güler. Hem acımasız hem de acımasızlığından bihaber, ölesiye neşelidir. 
Bu anı o kadar canlıdır ki kafamda, zamanda yolcuğa inanırım. Ve bu kızın naiflikle kalp kırma sanatında doğuştan yeteneği olduğuna.

Bahadır, bir tane daha alır mısınız, diyor. Almıyor. Bardağın dibinde çoktan ısınmış olan biranın kalanını bir dikişte bitiriyor. Parke firmasından bir tanıdığın verdiği ajandanın kayın ağaçları fotoğraflarına bakarak para hesabı yapmaya devam ediyor. 


Ne kadardır ki bir yüzük, diyorum. Haydi yüzüğü aldım, seneye düğün olsa, babam kaç para verecek? Annesini iki kere gördüm Nazlının. İncecik. Yüz hatları keskin, alnında iki derin çizgi var. Çok fazla şeye hayır demiş, diye düşünüyorum. Ve yine korkuyorum. Nedensizce adı geçtiğinde bile irkiliyorum. Kesin hem Eskişehir'de hem İstanbul'da düğün isteyecek. Eskişehir'dekini kendi ödeyecek. O büyük otelde isimlerine layık bir düğün yapacak. Dev bir pasta kılıçlarla kesilecek. Ben bir vitrin mankeni sessizliğinde dikileceğim. İçten içe sevineceğim. Elim Nazlı'nın eline tesadüfen değdikçe, bu kadın sonsuza kadar beni mi sevecek şimdi, diye hayret edeceğim. Hiç tanımadığım yaşlı kadınların ellerine sarılırken aklımda, sanki yanımda değilmişcesine, Nazlının omuzlarındaki kemikler, göbeğindeki çukur, kalçasındaki benler olacak. Kafamı çevirdiğimde onu yine, yine ve evet kafamı çevirdiğim her seferde yanımdaki yastıkta uyurken göreceğim. Göreceğime zamanla belki inanacağım da talihime inanamayacağım. 

Açıp, telefonunun ekranındaki Nazlıya bakıyor. Beraber çekilmiş fotoğraflara sonra. Gereğinden çok daha uzun süre bakıyor. Bir fotoğrafa bakarak eskitmek mümkün olsa ekranda delikler açılırdı, o kadar çok. Alnına düşmüş saçı alıp parmağının ucuyla kulağının arkasına sıkıştırıyor. Yüzünde geleceğe dair umutlarla dolu bir huzurla oturuyor genç adam. 


Huzurlu çünkü başına gelecekleri henüz bilmiyor. Dört ay sonra, tam da kış hüznü tüm şehri sararken Nazlı adamdan ayrılıyor. Birden bire. Kavgasız gürültüsüz. Tartışmaya kapalı bir ayrılık bu. Adamın söz hakkı olmuyor. Önce şoka giriyor adam, inanamıyor, hiçbir şey hissetmiyor. Haftalar sonra ilk hissettiği şey rahatlama oluyor. Rahatladığına da inanamıyor. İçini sinsice sarmış korku hissi birden yok oluyor. Oysa tam olarak neden korktuğunu bile bilmiyor. Ardından derin bir üzüntüyle depresyona giriyor. Tüm dünya bitmiş gibi umursamaz. Bu arada nasıl oluyorsa, terfi ediyor. Maaşına gelen zamla, kredi kartının Nazlı' ya aldığı doğum günü hediyesiyle devasa hale gelen borcunu kapatıyor. Bir hafta sonu babasıyla balkonda rakı içiyorlar. İkisi de sarhoş oluyor. Hiçbir şeyi çok istemeyeceksin hayatta, diyor babası gece güne dönerken. Çok istersen olmuyor. 

O hafta cuma günü iş çıkışı gittikleri yemekte esmer bir kızla tanışıyor. Sekiz ay sonra nişanlanıyorlar. Nişanda kızın annesi adama kendi oğluymuşcasına içten sarılıyor. Memur emeklisi babası nişanda çekilmiş tüm fotoğraflarda gülümsüyor. Hatta birinde sevinçten gözleri dolmuş halde ikisinin arasında poz veriyor. Her şeyin ne kadar kolay olduğuna adam inanamıyor ve içinde korku namına tek bir yüze rastlamıyor.
Nazlı ise hayatta her şeyi hep çok fazla istiyor, o yüzden istediklerinin hiçbiri olmuyor. Bir sabaha karşı adama attığı pişmanlık dolu mesajda ne mutsuz olduğundan, geceleri uyuyamadığından, iyice zayıfladığından bahsediyor. Adam mesajı üç kere üst üste okuyor ve siliyor. Kalkıp büyük bir bardak su içiyor ve efsunlu bir şey olmuş gibi, mesajı ilk okuduğunda hangi Nazlı ya, diye düşündüğüne inanamıyor. Salondaki tek kişilik koltuğu attı geçen ay. Onun yerine balkondaki sandalyeye oturup bir sigara yakıyor. Hava serin. Çöp tenekesini deviren köpeklerin kavgasından ve uzaktan geçen bir ambulansın sireninden başka bir ses duyulmuyor.