2 Aralık 2015 Çarşamba

Akşamüzeri

Sonsuz bir akşamüzeri şimdi hasret, gitmez, çakıldı kaldı semaya, dedi bir şarkı önünden geçerken. Birden. Şarkının önünden değil, o an, sokağa aniden park etmeye karar veren efkarlı arabanın önünden geçiyordum. Apartmanın kapısına doğru hiç acele etmeden yürüdüğüm bir gece yarısıydı. Adımlarım kendiliğinden gidiyordu. Tanımadığım istikametlere yol almaya karar verseler itiraz edecek mecalim yoktu. Gün kararırken tüm itiraz haklarımı silip süpürmüştü. Kış geliyordu. Akşamüzeri denen zamanlar bir solukta geçiyordu. Gece aklımın üzerine devasa bir bulut gibi çörekleniyordu. Oysa şarkı, sonsuz bir akşamüzerinden bahsediyordu. Başka bir şey deseydi böyle olmazdı. Sırtımı böyle bir ürperti kaplamazdı. Böyle bir anason kokusu gelip enseme yerleşmezdi. Belki de saatlerdir yürümekten bitap düşmüş bacaklarımın yorgunluğunu fırsat bilir, yatar uyurdum. Küstürdüğüm uykuların gönlünü almak için bir bardak ballı süt, olmadı bir fincan ılık papatya çayı yeterdi. Biraz bulmaca çözerdim, yine olmazsa okuyup bitirdiğim aylık dergileri baştan okurdum. Sırtüstü yatıp karanlığa bakardım. Bütün uzuvlarım bir bataklık beni içine çekiyormuş gibi yatağın içine gömülürdü. Talihi nerede küstürdüm diye hatırlamaya çalışır, o kadar eskiye giderdim ki yolumu kaybederdim. Bu yüzden dolambaçlı yollarda oyalanır, sabahları olduğumdan biraz daha yaşlanmış uyanırdım. Hiçbir şey gözlerimi kapatmaya yetmezse, derin ve düzenli nefesler almaya başlardım. Aklımda şekerin üzerinde aklını kaybetmiş bir karasinek gibi dönen cümlelerini başka cümlelerinle kovalar, bir sarılış için o an henüz yaşanmamış birkaç yılımı verebileceğimi hissederdim. Dünyadaki varlığımın en büyük yalnızlık olduğunu düşündükçe yorganın içine doğru çekilirdim. Küçülürdü vücudum. Hücrelerim suyu çekilmiş meyvelere dönerdi, kururdum. Kaz ayaklarım derinleşirdi o saatlerde. Yastıkta alnımdaki çizgilerin izini bulurdum sabahları. Kimse görmezdi. Kimse kimsenin yastığındaki çizgileri göremezdi kolayca ve ben bunu kendime dert ederdim. Çünkü yoktun. Olmadığın yerlerde tutunacak şeyler azalıyordu.

Sonsuz akşamüzerinin takılı kaldığı sema benim üzerimde değildi.
Gece öldü. 

Sabahın tazesi sel gibi doldu odaya. 
Duramadım. Kendime en güzel akşamüzerini bulmak üzere çıktım evden.

9:15 vapuruna geç kalmayan insanlar olarak salonda yerlerimizi aldık. Alışkanlıkla, yetişmeyeceğim yerlerin telaşı içindeydim. Vapurun saati geldi, düdüğü ötmedi. Oysa ben vapur düdüğü duymayı ne çok severim. Yerleri önceden belli seyirciler gibi herkes yerini buldu. Bazıları dışarıda oturup gizlice sigara içtiler. Ben içmedim. Bazıları cam içlerindeki girintilere ince belli çay bardaklarını koydular. Ben koymadım. Bazıları boğaza kayıtsızca şöyle bir bakıp ellerindeki kitaplara gömüldüler. Ben de kitabımı açtım ama okuyamadım. Dizlerimin üzerine koyduğum kitabı kalkarken düşürdüm hatta unutup. Ben  uyuyakalıp yanındaki yabancının omuzuna kafası düşen biri gibi seni düşündüm. Düşündüğümü fark ettikçe düşünmemek için Galata kulesine baktım. Yine içim geçti, sana düştüm. Kız kulesi aslında güzel değil, diye düşündüm. İçimden geçtin. Haydarpaşa garından kalkan bir trene binip gitsem, dedim. Yüzünü gördüm. Modaya kadar yürüsem, çok mu uzak, dedim. Uykuya hızla ve sayısız kereler yenilen 3-5 nöbetindeki bir acemi asker gibi defalarca düştü kafam. Defalarca seni andım içimden. Basbayağı bir savaştı. Vapur Kadıköy'e yaklaşırken manevra yapınca güneş tam üzerime düştü. Körpecik bir parça kış güneşi. Gözünü almaya çekinir, sırtını ısıtmaya cüssesi yetmez. O an güneşte vapurun camları parladı. Bütün kirleri ortaya çıktı. Çöllerde yolculuk yapmış olmalı bu vapur bir önceki hayatında, dedim içimden. Yol yol toz toprak üzerinden akıp gidememiş, kalmış. Gördüğüm manzaralar bir anda siyah beyaz, uçları sararmış fotoğraflara döndü. Zaman eskidi. Vapurların camlarını kim siliyor, diye düşündüm. Bunu gerçekten de uzun uzun düşündüm. Vapur cam silicileri genel bir greve gitse ve aylarca kimse silmese ve o sırada muson yağmurlarından kaçıp kurtulan bir bulut Boğazın üzerine denk düşse. Yağmur değil kum yağsa üzerimize. Yolcuların hiçbiri martıları göremese. Yaklaşınca hemen kapının önüne sıralanan aceleci topluluk da huzur bulur muydu yoksa güvertede soğuktan büzüterek kıyıya mesafemizi ölçüp yine hazırlanır mıydı? Bunların hepsi bir boğaz geçişimizde oldu. Bazıları daha yanaşmadan kapının önünde toplandı. Bir kız ki sesi çığlık çığlığa şarkılar söylemeye, sevişmeye ve ağıt yakıp kederlenmeye çok müsaitti, birden bir türkü tutturdu. Dönüp sese bakarken düştü işte kitabım. İçinden bir parça kağıt süzüldü. Sana yazdığım ama göndermediğim bir mektuptu. Yanımda kimse oturmadığından görecek kimse de yoktu. Elimde ağır bir şey gibi tuttum, evirip çevirdim ve  katlayıp yine kitabın arasına koydum. Kız sustu. Sıraya dizilip karaya bastık. Dönüp bizi karşıya kadar taşıyan suya baktık. Ya da bazıları baktı. Ya da yalnızca ben baktım. Yağmur çiselemeye başladı. Vapur camlarında akıp giden tozlardan yeni yollar oluştu. Kapatılmış bir kahve fincanı gibi. Açıp falıma baktım. Bana üç yol göründü. Hepsi kısa yollardı. Hepsi kapalıydı. Hiçbiri ferah bir yere çıkmıyordu. 
Akşama daha çok vardı.