Hislerimin derinlerinde kendimi çok geniş bir anne karnında yüzen bir cenin gibi hissediyorum. Sabahları güneşin doğması yahut geceleri yıldızların çıkması gibi şeyler mevzu bahis değil. Kendi karanlığımda kulaç atıyorum. Yorulmak diye bir şey yok. Vücudum açlık hissini bilmiyor. Oysa zihnim devasa bir açlık içinde. Gözlerini gördüğü şeylere mıhlıyor. Bir kuşun kanat çırpışında dünya gizemlerine dair sayısız kanıt buluyor. Kanadından bir tüy ansızın kucağıma düşüverse bilinmeyen diye bir şey kalmayacak yeryüzünde. Kuş da bunu bilir gibi yüzünde müstehzi gülümsemesi, kanatlarını açıyor. Sanırsınız yeri altına alacak. Karanlıkta bunları nasıl görüyorsun diye sormayın. İyi kötü, her rüyayı görmek için önce deliksiz bir karanlığa gömülmek gerekiyor.
Yüzerken gözlerimin içinde çalan melodiyi size nasıl atlatsam. Düşünün, masanızın başında oturuyorsunuz. Kasvetli bir salı öğleden sonrası. İçeride kalabalığın konuşmadan başka her şeye benzeyen sesi ve verilmiş nefeslerinin havasızlığı var. Akşam için yapılmış hiçbir planınız yok. Uzun mesailer bu yüzden çok da umurunuzda değil. Yalnızca diğerleri yapıyor diye siz de mesaiye kaldım diye yakınıyorsunuz telefonda akşam anneniz aradığında. Ve o sıralar evin kaloriferleri pek ısınmıyor. Tesisat değişiyor kusura bakmayın, yazan kibarlıktan çok uzak bir not asılı apartmanın girişindeki panoda. Apartman yöneticisini aradığınızda telefonlara çıkmıyor. Buna rağmen alt katta oturan gürbüz oğlan çöpü yarım kollu atletiyle çıkarıyor. Ve nasıl da üşümüyor. Siz yanından geçerken ağzının içinde bir şeyler mırıldanıyor. Arkanızdan uzun uzun kalçanıza bakıyor. Ne apartmanın ne de bu oğlanın kusuruna bakıyorsunuz. Onun yerine yatağa en son kayağa giderken giydiğiniz termal çoraplarla giriyor ve uzun uzun duvarlara bakıyorsunuz. Bütün vücudunuz soğuktan kasılmış oluyor. Uyuyamıyorsunuz. O an içinizde bir yer bir hayale kapılıyor. Bir vücudun yorganın altında büzülmüş bacaklarınıza kendi sıcacık bacaklarını doladığını düşünüyorsunuz. Kollarını vücudunuza sardıkça sanki küçülüyorsunuz. Öyle ki küçülüp küçülüp bir çakıl taşı kadar kalıyorsunuz. Oysa o kadar küçüleceksem bir kestaneye dönüşeyim diyorsunuz. Haşlanmayı, kömür sobasında közlenmeyi ya da fırında kebap olmayı istiyorsunuz. Kestane olmazsam nar tanesi, mandalina dilimi, armut çöpü, ayva yaprağı olayım diyorsunuz. Uyuyamadığınızda gecelerin kimyası bozulur, saatleri uzar. Alt kattaki televizyon gürültüsü duyuluyor. Kısacık bir an için uykuya dalıyorsunuz ve anında sabah oluyor. İşte o gecenin sabahında masanızın başında oturuyorsunuz. Kasvetli bir salı öğleden sonrası. Göz kapaklarınız önünüzdeki kağıtları okudukça ağırlaşıyor. Bademcikleriniz hafif hafif ağrıyor. Kargo unutamadığınız eski sevgilinizin adı yazılı bir zarf getiriyor. Açıyorsunuz. İçinden gidiş dönüş uçak bileti çıkıyor. Uçak uzaklardaki bir tropikal adaya gidiyor. Aynı anda telefonunuz çalmaya başlıyor. Gülümsüyorsunuz. İşte o anı alıp bir kavanoza kapatsak ve notalara bölsek nasıl bir melodi çıkarsa kafamda öyle bir müzik çalıyor. Sanki ağırlığı olan her şey havalanıyor ve uçmaya başlıyor. O nasıl oluyor diye sormayın. Uçakları tartsak tonlarca çekiyor ama hepsi bir şekilde uçuyor.
''Cenin,'' diye bana sesleniyor bir ses.
''Gidiyorsun. ''
''Bundan otuz yıl sonra bir gün durup dururken, otuz yıl sonra bugün yaptıklarımın ne anlamı olacak diye düşünüyor olacaksın. Sabahları güneşin doğuşunu izlemiyor, geceleri kayan yıldızlardan dilek tutmuyorsun. Ay hangi dördünde onu bile bilmiyorsun. İçinde çalan müziğin sesi kısılmış. Martı seslerini dinlemiyor, üzerine pislediklerinde gidip piyango bileti almıyorsun. Yorgunluğun aklını esir almış. Bir ağacın altına oturup hiçbir şey düşünmeden uzaklara bakamıyorsun. Balıkçı tezgahındaki balıkların, manavda yan yana dizili rokanın, semizotunun, maydanozun, yanından geçtiğin çiçek açmış meyve ağaçlarının isimlerini bilmiyorsun. Adını bilmediğin insanlara canım diye sesleniyorsun. Denizin içine kafanı sokup dibine bakarken eski günleri anımsıyorsun. Üşüdüğünde yanındakilere sarılmak yerine giderek daha kalın kazaklar giyiyorsun. Acıktığında değil saati geldiğinde yemek yiyorsun. Bu yüzden de asla doymuyorsun. Güzel hislere teslim olamıyorsun. Kahkahalarla gülünecek komik olaylara ancak tebessüm ediyorsun. Acı anıları koparıp atamıyorsun. İçinde biriktirdiğin kötü hisler yüzünden uykunda ağlıyorsun. Kar topu oynamıyor, çimenlerde yuvarlanmıyorsun. Ne bir kediyi kucağına yatırıp okşuyorsun ne de evdeki çiçeklere su veriyorsun. Zeytinyağına ekmeğini bandırmıyor, tarla domateslerine kekik dökmüyor, bir dilim karpuzu ısırarak yiyemiyorsun. Ev kokar diye palamut kızartmıyor, kilo yapar diye kahvaltıda simit yemiyorsun. Kendi doğum günü pastanın tadına bakmıyorsun. Banyoda bile şarkı söylemiyorsun. Hep sonradan akıl ediyorsun. Pişmanlık içinde yedi kat mağaralar açıyor, kayboluyorsun. Uyuyamıyorsun. Geceleri tüm ışıklar açık yatıyorsun yine de korkuyorsun. Bunları nereden biliyorsun diye sorma. Uçmak için önce yüksek bir yerden düşmek gerekiyor.
4 Kasım 2016 Cuma
27 Ekim 2016 Perşembe
Kaşıntı
Sabah yataktan sıradan bir günde kalktığım gibi kalkıyorum. Pencereleri nefesim tükenmiş gibi açarken zihnim bomboş. Dolabın önünde ne giyeceğimi düşünürken, evin içinde dört dönerek anahtarlarımı ararken, pili biten şeylere acıyıp hepsini evin bir yerlerinde şarja takarken, akşam köfte yapmayı düşünüp kıymayı buzluktan dolabın alt rafına indirirken, biten kahvenin paketini iyice kıvırıp çöpe atarken, kirli çamaşırları renklerine göre ayırırken, çalışan makinanın sesi evin içinde yaşama dair tek kanıt haline gelirken, telaşlı bir tankerin düdük sesi martı seslerine karışıp makina sesine rakip olurken, yumurtanın sarısı tam kayısı kıvamında olsun diye ocağın başında, titizlikle dakika hesabı yaparken, cam tuzluğu kapanan delikleri açılsın diye elimde sallarken, öğütülen karabiberlerden acımtrak bir koku havaya karışırken, neler olduğunu hatırlamıyorum şimdi, sen hariç şeyler düşünüyorum. Tüy gibi hafif şeyler. Bir anda ortaya çıkıp aniden de kaybolan bu dünyevi düşünceler köprü olup beni bir andan öbürüne taşıyorlar. Taşıyorlar ki; hayat sensiz de devam edebilsin.
Saçlarımı kestirsem mi sorusuna cevabı cama vuran yağmur damlalarından bekliyorum. Uçlarındaki kırıkları görünce kalp kırıklarıyla ilgili bir şarkı mırıldanmaya başlıyorum. Aynı anda şimşekler çakıyor. Tombul baldırlarını sallaya sallaya gelen toparlak suratlı bir üzüntü bağrıma oturup, bacak bacak üstüne atıyor. Gök bütün yaz içinde biriktirdiği ne varsa biz fanilerin üzerine salıveriyor. Camın önündeki sardunyaların savrulan çiçeklerine üzülüyorum. Kış geliyor diye nedensizce tasalanıyorum. Karanlık havalar başlayınca sabahlar nasıl olacak diye hüzünleniyorum. Biraz kilo mu aldım diye aynanın karşısına geçip kendimi inceliyorum. O an günlük B vitaminimi alıp almadığımı anımsayamıyorum. Banyoya gidip kutuda kalan hapları sayıyorum. İşin içinden çıkamayınca ne olacak canım deyip, bir tane daha yutuveriyorum. Belki de bu yüzden tüm günü kol içlerimde ve bacaklarımda çıldırtıcı bir kaşınma hissiyle geçiriyorum. Gün ortasında can acısına dayanamayıp oturduğum kafenin ortasında el tırnaklarımı iyice dipten kesiyorum. Garsonun getirdiği kolonyayı da sürünce biraz rahatlıyorum. Sonradan anlıyorum ki sen o anlarda toprağın altında vaktini bekleyen bir tohum gibi zamanının gelmesini bekliyorsun. Sessizsin. Savunmasız bir anımı kolluyorsun bana sorarsan. Yeni bir kaşıntı nöbeti her yanımı sararken etraftaki herkesin eli kolu senin gibi hareket etmeye başlıyor. Hepsinin tabaklarında adının baş harfi uzanıyor. Harfi çatallarla didikleyip, bıçaklarla delik deşik edip, ağızlarında eni konu çeviriyorlar. Bazısı kolayca yutuyor, bazısı birkaç tur daha çevirmeden önce bir bardak su içiyor. Hareket eden çatal bıçak sesi kulaklarımda uğulduyor. Dünya birbirine sürtünen metal sesinden ibaret. Bunlar olurken insanların yüzleri giderek vahşileşiyor. Keskin bakışlarıyla beraber burunlarının ve çenelerinin uçları sivrileşiyor. Ellerinde çevirdikleri bıçaklardan birini az sonra alnıma nişan alıp fırlatıverecekler. Kalkıp kaçmakla , kalıp sesimi çıkarmadan beni fark etmemelerini ummak arasında bocalıyorum.
Nefes alamıyorum.
İşte geldin. Biliyorum. Aklıma düşen bir damla hayalin tüm bedenimi bir zehir gibi sarıp ele geçiriyor. Bütün yüzler sensin. Atan kalpler senin kalbin. Gülen ağızlar senin. Dışarıda yağmur var, yollar ıslak ve kaygan. Koşamam. Teslim oluyorum ve konuşmaya başlıyorsun. Sabah çok uğraştın ama yine de yumurtan benim yaptığım zamankiler gibi olmadı diyorsun kulağıma iyice yaklaşıp fısıldayarak, asla da olmayacak. Yumurta sarısı bundan sonra sadece bir renk o zaman benim için artık diyorum. Sarımtrak renkler gelip yeri göğü dolduruyorlar. Desenlere bölünüp yastıklara, koltuklara, paltoların iç astarlarına, çocukların eldivenlerine, mutfak önlüklerine sarılıyorlar. Derin bir nefes almak için ağzımı iyice açıyorum.
Öğlen ne yediğini bilmiyorum. Öğlen ne yediğini bilmediğim birine uzun süre aşık kalacağımı düşünmüyorum diyorum aklımdaki sana. Aslında o an orada olmadığının en üzgün kanıtı bu merak duygusu. Biraz daha kolonya sürüyorum. Bu kez şakaklarıma. Öğlen ne yedin diyorum. Şaşırarak bakıyorsun. Çünkü anlamıyorsun. Öğlen çok acıktıysan sabah kahvaltı etmediğinden diye düşüneceğim. Evden hızla çıktın ve kahvaltıya vakit kalmadı mı? Alarmı kaçırdın çünkü bu karanlık havalarda uyanmak sana da mı zor geliyor? Yoksa beraber izleyelim diye listeler yaptığımız filmleri geç saatlere kadar arka arkaya izleyip bitirmeye mi gayret ettin? Ya da geceyi birinin kollarında savrularak mı ziyan ettin? Bu günlerde çok aşıksın ve iştahın kaçık, o yüzden öğle yemeğini de es mi geçtin? Diyete başladın da öğlen yemeğini çantanda getirdiğin haşlanmış sebzelerle mi geçiştirdin? Belki de köşedeki dönerciye gidip gevrek kahkahalarına sardığın iki porsiyon döneri afiyetle yedin. Beni aklının ucundan dahi geçirmedin ve üzerine de acı bir kahve söyledin. Hayalin yüzüme tuhaf tuhaf bakmaya başlıyor. İçimdeki sızıyı görmüyor. Avuç içlerimin ne kadar terlediğinden habersiz. Havada dönen bıçaklar üzerimden geçip beni ıskalıyorlar. Duvarlar delik deşik. Milyonlarca kez öptüğüm yüzünün her çizgisine bakıyorum. Düşüncelerime gelme diyorum nihayetinde tüm gücümü toplayıp. Artık seni düşünmek istemiyorum.
Kaşıntı mucizevi bir şekilde duruyor. Tam da o an karşı masamdan bir balık bıçağı savruluyor. Ve bu kez ıskalamıyor.
22 Ağustos 2016 Pazartesi
Sesinde
Telefon ahizesini elimde öyle sıkı tutuyorum ki, avucumun içi ter içinde kalıyor. Ne dediğini dinlemeyi birkaç dakika önce bıraktım. Benden cevap beklemediğini fark ettiğim an. Bıraktım konuşsun.
Bazen istediğimiz insan duysun isteriz içimizden çıkan sesleri, o kadar. Onun da cevap vermesine lüzum olmayabilir.
Bazen bu çok özlemekten olur. Ciğerlerimizin dar geldiği bir derinlikten su yüzüne çıktığımızda aldığımız büyük bir nefes gibi, bir çırpıda anlatmak isteriz. Onun sesi bu değil.
Bazen çok haklı bulunmaya ihtiyaç duyar kalp, yaraların bandajı ve kırıkların montajı için sürekli kafasını sallayıp çok doğru diyen birine muhtaç olur. Bu o da değil.
Bazen nefret eder birinden ve nefret etmekte ne kadar haklı olduğunu tüm galibiyet hırsıyla anlatmak ister. Bir tsunami, dev bir dalga gibi hattın ucundaki iki tarafı birden vurur, savurur. Bu o hiç değil.
Bazısı sükunetle ama çoktan her şeyden vazgeçmişlikle anlatır. Derin iç çekişler bulaşır telefonun tellerine, üzerindeki kuşlar irkilip kanatlanır. Biten bitmiş, giden gitmiş aslında konuşacak bir parçacık laf kalmıştır da ayıp olmasın diye söyleniveriyordur. Bu o da değil. Allah'tan bu o değil.
Bazen son bir dua gibi çevrilir telefonda tuşlar. Her sayı bir başka Tanrıya adanan yeni bir adak. Çalan telefon bir hadisenin başlangıcı. Bir romanın ilk cümlesi. Evin içinde telefonun sesi çınladıkça rakı masalarını deviriyor külhanbeyleri eski zamanlarda. Birkaç dağ eteklerinden tutulup yerden yere vuruluyor. Birkaç çölde fırtınadan göz gözü görmüyor. Telefonun çalmaya devam ettiği her saniye, büyüyüp kendi yüzyılını yaratıyor. İçinde doğup, büyüyüp, saçlarını beyazlatıyorsun. Açılmadıkça ölüyorsun, tekrar ölüyorsun, bir daha ölüyorsun. Boğulmadığın nehir, kıyısından atlamadığın uçurum, içmediğin zehir, üzerinde yürümediğin tren rayı kalmıyor. Biri üzerinde bornozla ahizeye koşuyor o anda, ev kapısından yeni girmiş biri elindeki domates poşetini antrede bırakıyor ya da zamansız bir baş ağrısından yatmış uyumuş, söylenerek uyanıyor. Alo, diyorsun. Kelime kendi çeperlerini delip sıvı bir şeye dönüşüyor, kulağına doluyor. Yok, bu öyle de değil.
Bazen konuşmak istemeyen biridir o ses. Söyleyeceklerinin hepsini ya bir başkasına ya bir başka seferde harcayıp bitirmiştir. Ununu elemiş, eleğini asmış, bu dünyevi işleri de aşmıştır. Olsa da olur artık olmasa da. Umut etmeye korkan virgülleri, her kelimenin sonuna kurşun kalemin kalınlaşmış ucuyla iyice bastırılarak konulmuş noktaları vardır. Umut etmez. Böyle böyle böyle der. Bütün gün fotoğrafına konuşmaktan sıkılınca numaranı çevirivermiştir. Ama aradığı kişi sen de değilsindir. Sende bir zamanlar yaşayan bir şeydir. Bu o da değil.
Bu telefonun başında senelerini geçirmiş biri. Bu biri için telefonun baktığında gördüğü bir yüzü var. Üzerine örttüğü bir örtüsü. Yalnızca telefonun durduğu bir küçük sehpası var koltuğun yanında. Bu biri benimle ilgili hislerini çamaşır iplerine asar kurutur. Bu biri beni deniz tuzuyla ovar, bir gün kollarına sarar bir gün kapılardan kovalar. Bu biri benim yaz sonunda kompostomu yapar, turşumu kurar, kalbimi kırar, viran eyler, yıkar, içimdeki zemberekleri parçalar sonra da hiç çekinmez akşamına gelir tam bağrımda çadır kurar. Bu biri.
Orada mısın, diyor. Evet, diyorum.
Sesinde kurulmuş salıncaklar var. Boş salıncaklar. Tahtadan. Sesinde kırlangıçlar. Dallarında durgun, uçmayan. Sesinde derelerin denizlere karıştığı yerler var. Sesinde bir incirin olgunlaşıp dalından düştüğü an var. Sesinde kurutulmuş patlıcanlar. Acısı çıkmış, doldurdukça dolmayan. Sesinde kanmış bir balığın bir oltaya takıldığı pişmanlık var. Sesinde uzanan eller. Vaktini hep kaçırmış, hep sonradan. Sesinde üzerime sinen duman kokusu, yanan bir şeyler, söndürülemeyen büyük orman yangınları var. Sesinde kafesinin kapısını açık gören bir kuşun şaşkınlığı. Yine de kaçmayan. Sesinde yeni toplanmış biberiyeler, defne ağaçları, çınar yaprakları var. Sesinde sokakta ip atlayan çocuklar. Sesinde bir elekten dökülen unlar. Sesi geri gelmeyeceğini bildiğin birine son kez sarılmakla aynı tohumdan çıkar.
Gel dediğinde gideceğimi bilen birinin güveni var sesinde.
Ve de ne haklı. Çağırırsa giderim.
Bazen istediğimiz insan duysun isteriz içimizden çıkan sesleri, o kadar. Onun da cevap vermesine lüzum olmayabilir.
Bazen bu çok özlemekten olur. Ciğerlerimizin dar geldiği bir derinlikten su yüzüne çıktığımızda aldığımız büyük bir nefes gibi, bir çırpıda anlatmak isteriz. Onun sesi bu değil.
Bazen çok haklı bulunmaya ihtiyaç duyar kalp, yaraların bandajı ve kırıkların montajı için sürekli kafasını sallayıp çok doğru diyen birine muhtaç olur. Bu o da değil.
Bazen nefret eder birinden ve nefret etmekte ne kadar haklı olduğunu tüm galibiyet hırsıyla anlatmak ister. Bir tsunami, dev bir dalga gibi hattın ucundaki iki tarafı birden vurur, savurur. Bu o hiç değil.
Bazısı sükunetle ama çoktan her şeyden vazgeçmişlikle anlatır. Derin iç çekişler bulaşır telefonun tellerine, üzerindeki kuşlar irkilip kanatlanır. Biten bitmiş, giden gitmiş aslında konuşacak bir parçacık laf kalmıştır da ayıp olmasın diye söyleniveriyordur. Bu o da değil. Allah'tan bu o değil.
Bazen son bir dua gibi çevrilir telefonda tuşlar. Her sayı bir başka Tanrıya adanan yeni bir adak. Çalan telefon bir hadisenin başlangıcı. Bir romanın ilk cümlesi. Evin içinde telefonun sesi çınladıkça rakı masalarını deviriyor külhanbeyleri eski zamanlarda. Birkaç dağ eteklerinden tutulup yerden yere vuruluyor. Birkaç çölde fırtınadan göz gözü görmüyor. Telefonun çalmaya devam ettiği her saniye, büyüyüp kendi yüzyılını yaratıyor. İçinde doğup, büyüyüp, saçlarını beyazlatıyorsun. Açılmadıkça ölüyorsun, tekrar ölüyorsun, bir daha ölüyorsun. Boğulmadığın nehir, kıyısından atlamadığın uçurum, içmediğin zehir, üzerinde yürümediğin tren rayı kalmıyor. Biri üzerinde bornozla ahizeye koşuyor o anda, ev kapısından yeni girmiş biri elindeki domates poşetini antrede bırakıyor ya da zamansız bir baş ağrısından yatmış uyumuş, söylenerek uyanıyor. Alo, diyorsun. Kelime kendi çeperlerini delip sıvı bir şeye dönüşüyor, kulağına doluyor. Yok, bu öyle de değil.
Bazen konuşmak istemeyen biridir o ses. Söyleyeceklerinin hepsini ya bir başkasına ya bir başka seferde harcayıp bitirmiştir. Ununu elemiş, eleğini asmış, bu dünyevi işleri de aşmıştır. Olsa da olur artık olmasa da. Umut etmeye korkan virgülleri, her kelimenin sonuna kurşun kalemin kalınlaşmış ucuyla iyice bastırılarak konulmuş noktaları vardır. Umut etmez. Böyle böyle böyle der. Bütün gün fotoğrafına konuşmaktan sıkılınca numaranı çevirivermiştir. Ama aradığı kişi sen de değilsindir. Sende bir zamanlar yaşayan bir şeydir. Bu o da değil.
Bu telefonun başında senelerini geçirmiş biri. Bu biri için telefonun baktığında gördüğü bir yüzü var. Üzerine örttüğü bir örtüsü. Yalnızca telefonun durduğu bir küçük sehpası var koltuğun yanında. Bu biri benimle ilgili hislerini çamaşır iplerine asar kurutur. Bu biri beni deniz tuzuyla ovar, bir gün kollarına sarar bir gün kapılardan kovalar. Bu biri benim yaz sonunda kompostomu yapar, turşumu kurar, kalbimi kırar, viran eyler, yıkar, içimdeki zemberekleri parçalar sonra da hiç çekinmez akşamına gelir tam bağrımda çadır kurar. Bu biri.
Orada mısın, diyor. Evet, diyorum.
Sesinde kurulmuş salıncaklar var. Boş salıncaklar. Tahtadan. Sesinde kırlangıçlar. Dallarında durgun, uçmayan. Sesinde derelerin denizlere karıştığı yerler var. Sesinde bir incirin olgunlaşıp dalından düştüğü an var. Sesinde kurutulmuş patlıcanlar. Acısı çıkmış, doldurdukça dolmayan. Sesinde kanmış bir balığın bir oltaya takıldığı pişmanlık var. Sesinde uzanan eller. Vaktini hep kaçırmış, hep sonradan. Sesinde üzerime sinen duman kokusu, yanan bir şeyler, söndürülemeyen büyük orman yangınları var. Sesinde kafesinin kapısını açık gören bir kuşun şaşkınlığı. Yine de kaçmayan. Sesinde yeni toplanmış biberiyeler, defne ağaçları, çınar yaprakları var. Sesinde sokakta ip atlayan çocuklar. Sesinde bir elekten dökülen unlar. Sesi geri gelmeyeceğini bildiğin birine son kez sarılmakla aynı tohumdan çıkar.
Gel dediğinde gideceğimi bilen birinin güveni var sesinde.
Ve de ne haklı. Çağırırsa giderim.
26 Mayıs 2016 Perşembe
Karışıklık
Kafam çok karışık, diyor. Bunu derken uzaklara dikiyor gözlerini. Oysa çok uzaklarda görecek bir şey yok. Ya da miyop olduğum için bana öyle geliyor. Sessizliğim anlatması için cesaret olur diye susuyorum. Susarken sessizce kafamı sallayarak kafasının ne kadar da karışık olduğunu açıp içine bakmış ve karışıklığı görmüşüm gibi onaylıyorum. Ne de olsa adamın kafası karışık. Kafa karışıklığı. Karışıklık.
Sıraya girme görgüsüyle büyütülmedikleri için yetişkinliklerinde birbirlerinin üzerine basarak metrobüse binmeye çalışan insanlar canlanıyor gözümde. Bence bu karışıklık. Elinden kaçıp darmadağın olmuş bir çile yün, karışık. Üzerinden çıkardığı her şeyi günlerdir yatak odasındaki sandalyenin üzerinde biriktirmiş, çorabının tekini dağınıklığın içinde bulamayanın insanın odası da karışık. Ortaya karışık söylenen kebaplar var dilimizde. Orada karışacak hiçbir şey olmamasına rağmen. İşte bu adana, bu kaburga, burada biraz şiş. Alıp yiyebilirsin. Yine de sırayla. Karışıklık çanta içinde olur. Kalabalık meydanlarda. Çamaşır sepetlerinde. Denizin dibinde. Kafanın karışması. Enteresan.
Bu arada adam anlatmaya devam ediyor. Ne yapacağımı bilmiyorum, diyor. Bu işler nasıl çözülecek. Dudağımı bükerek işlerin ne kadar da zor olduğunu onaylıyorum bu kez. Çözülemeyen işler meğer kafasını karıştırıyormuş. Hı hı, diyorum. Nedense içim sıkılıyor. Fenalık basıyor. Nefes alamaz gibi oluyorum. Hava mevsimini şaşırmış gibi soğuyor aniden. Gök yavaştan kararıyor. Kararımı veriyorum.
Öyleyse bak şimdi, dedim. Fikirlerin var ve de duyguların. Umarım ikisi de vardır diyorum içimden. Ama içimden. Kafası karışık adamı daha fazla üzmüyorum ilk anda. Fikirler karışmaz. Onlar askeri düzende durup, akla gelecekleri anı beklerler. Duygular hiç karışmaz. Çünkü onlar yaşandıkları an vücut bulurlar. Dediğin gibi o kadına hala aşıkken, bir diğerine de barda gördüğün an aşık olmuş olamazsın. Eskisi için doğurduğun duygular artık sonsuz bir uykudalar. Kabullen. Gömsen rahat edersin. İkinci kadın için, içinde büyüttüğün duygular da doğacak, yaşayacak ve toprak olacaklar. Bunu da kabullen, dedim. Sen mutlu aşk yoktur, diyorsun yani, dedi birden. Durumunu bu kadar sıradanlaştırmış olmama bozuluyordu. Çok üzülmem ya da bu çetrefilli durumunun dünyanın en büyük derdi olduğunu bir kez onaylamam yetmezdi, o masadan kalkana dek her an bir kez daha tasdik etmeliydim. Mutlu aşk diye bir şey, dedim. En azından bence, var. Hem aşık hem mutlu olduğun zamanlar olduğuna göre, var. Gel gör ki sen öyle bir mutluluğu hak etmiyorsun.
Suratı bir an şaşkınlıkla çarpıldı. Adamı uzun zamanlardır tanırdım. O da beni. Benim ona asla böyle cümleler kurmayacağıma inancı tamdı. O yüzden iki kadını birden idare ettiği heyecan dolu hayatını hiçbir ayrıntısını atlamadan bana içtenlikle anlatıyordu. Anlattıklarından sonra benim de onun uzun zamandır tanıdığım ciğeri beş para etmez biri olduğuna inancım tamdı. İstemsizce gülümsedi. Gülmek istediği için değil. Yüz kasları ne yapacağını bilemediği için.
Hatta, dedim, keşke bir kadınla karşılaştığında o kadının çantasında senin duymadığın ama sen hariç herkesin duyduğu bir alarm çalsa. Kadın koşup kaçsa da kendini kurtarsa. Sen mahvettiğin ruhlarla besleniyorsun. Yediklerini sindiremeyip, içinde biriktiriyorsun. Dedim. Aynen böyle dedim. Son cümlemden sonra oturduğumuz masayı da ters çevirip yola fırlatsam çok fiyakalı olurdu ama yapmadım. Ayağa kalkıp gülümsedim. Yüz kaslarım ne yapacağını bilemediği için değil. Tam olarak söylemek istediklerimi söyleyip içimdeki sıkıntıdan kurtulduğum için. Derin bir nefesin muadili bir gülümseme. Yüzüne baktım. Bir şey daha söyleyecek gibi oldum. Vazgeçtim. Yürüdüm gittim.
Yolda yürürken kafam karışıktı. Klimayı ofisin hangi duvarına takacağıma bir türlü karar veremiyordum.
Şaka yahu.
Ne karışıklığı.
Sıraya girme görgüsüyle büyütülmedikleri için yetişkinliklerinde birbirlerinin üzerine basarak metrobüse binmeye çalışan insanlar canlanıyor gözümde. Bence bu karışıklık. Elinden kaçıp darmadağın olmuş bir çile yün, karışık. Üzerinden çıkardığı her şeyi günlerdir yatak odasındaki sandalyenin üzerinde biriktirmiş, çorabının tekini dağınıklığın içinde bulamayanın insanın odası da karışık. Ortaya karışık söylenen kebaplar var dilimizde. Orada karışacak hiçbir şey olmamasına rağmen. İşte bu adana, bu kaburga, burada biraz şiş. Alıp yiyebilirsin. Yine de sırayla. Karışıklık çanta içinde olur. Kalabalık meydanlarda. Çamaşır sepetlerinde. Denizin dibinde. Kafanın karışması. Enteresan.
Bu arada adam anlatmaya devam ediyor. Ne yapacağımı bilmiyorum, diyor. Bu işler nasıl çözülecek. Dudağımı bükerek işlerin ne kadar da zor olduğunu onaylıyorum bu kez. Çözülemeyen işler meğer kafasını karıştırıyormuş. Hı hı, diyorum. Nedense içim sıkılıyor. Fenalık basıyor. Nefes alamaz gibi oluyorum. Hava mevsimini şaşırmış gibi soğuyor aniden. Gök yavaştan kararıyor. Kararımı veriyorum.
Öyleyse bak şimdi, dedim. Fikirlerin var ve de duyguların. Umarım ikisi de vardır diyorum içimden. Ama içimden. Kafası karışık adamı daha fazla üzmüyorum ilk anda. Fikirler karışmaz. Onlar askeri düzende durup, akla gelecekleri anı beklerler. Duygular hiç karışmaz. Çünkü onlar yaşandıkları an vücut bulurlar. Dediğin gibi o kadına hala aşıkken, bir diğerine de barda gördüğün an aşık olmuş olamazsın. Eskisi için doğurduğun duygular artık sonsuz bir uykudalar. Kabullen. Gömsen rahat edersin. İkinci kadın için, içinde büyüttüğün duygular da doğacak, yaşayacak ve toprak olacaklar. Bunu da kabullen, dedim. Sen mutlu aşk yoktur, diyorsun yani, dedi birden. Durumunu bu kadar sıradanlaştırmış olmama bozuluyordu. Çok üzülmem ya da bu çetrefilli durumunun dünyanın en büyük derdi olduğunu bir kez onaylamam yetmezdi, o masadan kalkana dek her an bir kez daha tasdik etmeliydim. Mutlu aşk diye bir şey, dedim. En azından bence, var. Hem aşık hem mutlu olduğun zamanlar olduğuna göre, var. Gel gör ki sen öyle bir mutluluğu hak etmiyorsun.
Suratı bir an şaşkınlıkla çarpıldı. Adamı uzun zamanlardır tanırdım. O da beni. Benim ona asla böyle cümleler kurmayacağıma inancı tamdı. O yüzden iki kadını birden idare ettiği heyecan dolu hayatını hiçbir ayrıntısını atlamadan bana içtenlikle anlatıyordu. Anlattıklarından sonra benim de onun uzun zamandır tanıdığım ciğeri beş para etmez biri olduğuna inancım tamdı. İstemsizce gülümsedi. Gülmek istediği için değil. Yüz kasları ne yapacağını bilemediği için.
Hatta, dedim, keşke bir kadınla karşılaştığında o kadının çantasında senin duymadığın ama sen hariç herkesin duyduğu bir alarm çalsa. Kadın koşup kaçsa da kendini kurtarsa. Sen mahvettiğin ruhlarla besleniyorsun. Yediklerini sindiremeyip, içinde biriktiriyorsun. Dedim. Aynen böyle dedim. Son cümlemden sonra oturduğumuz masayı da ters çevirip yola fırlatsam çok fiyakalı olurdu ama yapmadım. Ayağa kalkıp gülümsedim. Yüz kaslarım ne yapacağını bilemediği için değil. Tam olarak söylemek istediklerimi söyleyip içimdeki sıkıntıdan kurtulduğum için. Derin bir nefesin muadili bir gülümseme. Yüzüne baktım. Bir şey daha söyleyecek gibi oldum. Vazgeçtim. Yürüdüm gittim.
Yolda yürürken kafam karışıktı. Klimayı ofisin hangi duvarına takacağıma bir türlü karar veremiyordum.
Şaka yahu.
Ne karışıklığı.
5 Mayıs 2016 Perşembe
Orman
O gün gelip benim dalıma konmuştun.
Kimbilir hangi rüzgarın çirkin sözleri seni küstürmüştü de yolundan sapıp bir hayalin peşine düşmüştün. Nasıl bir acı iç çekişte tüylerini parlatıp, kafanı boyundan büyük dalgalara gömmüştün. Hangi gölgenin karanlığından ürküp, yüzünü güney illerine dönmüştün. Nasıl bir an, dünya durmuş da sen hiç sönmez dediğin bir büyük yangının içinden hiç anlamadan geçip, canın yanmadan sönmüştün. Kimlerin gülüşlerinde soyunup, en parlak kahkahanı gecenin leyli vaktinde kalbinle beraber bin parçaya bölmüştün. Belki de ölmezlik iksirinden içtiğin günün akşamı bir çocuk parkında salıncaktan düşüp ölmüştün. Ya da birinin soğuk kasım gecesine karla kaplı bir çatı olup sabaha karşı ansızın çökmüştün. Dünyanın zembereğinin nerede olduğunu seher vakti görüp, ne yapıp edip yerinden sökmüştün. Ben kafamı gömmüş toprağın altında bir yudum suyun izini ararken belki sen üzerime edepsiz seller, küfürbaz fırtınalar dökmüştün. Upuzun bir yolculuğun sonunda tek bir yükseltinin olmadığı o uçsuz bucaksız ovaya vardığımda, gözlerimi kısıp sapsarı buğday tarlalarına bakarken yolumu kaybettiğimi anladığım an, gelip dudağımın tam kenarından öpmüştün. Bir bitmez rüyanın ucunda durmuş kabuslarla yorulurken uykunun rengi solmuş kenarını serçe parmağınla tutup bükmüştün. Önceki günden ne kadar gam keder kalmışsa evimin sokağında, gün ağarırken gelip, silip süpürmüştün. Ne çeşit bir meyveyi cebinde kurutup yemiştin de bir anda bir aklı selime dönüşmüştün. Bilemiyorum.
O gün gelip benim dalıma konmuştun.
O dal senin ağırlığınla yavaşça aşağıya salınmıştı önce. Ayaklarının bastığı yerdeki incecik kumlar ezilmişti. Ezildikçe her zerre kum, inceden gülümsemişti. Ağırlık uçup gitmeye engeldir, diye neşelenmiş bile olabilirlerdi. Dayanılmaz hafifliklerinin yorgunluğu dinmişti. Sımsıkı tutundukları her şeyi bırakıp ellerini ceplerine sokmuşlardı. Soyunmuşlardı. Hep özendikleri çöl kumları gibi yüzlerini güneşe dönmüşlerdi. Derin bir oh çekmişlerdi. Azad edilmişlerdi. Rüzgara karışıp gittikleri korkunç rüyalar görmekten korkmadan derin ve huzurlu bir uykuya gömülmüşlerdi.
Dalın bağlandığı gövdede loş ve ıslak zamanları seven bir sarmaşık yaşardı. Kumların tatlı rüyasını delice kıskandı. Bunca zaman sarıldığı gövdede mutlu olmadığını da o an anladı. Geldi ayak bileğine yavaşça dolandı. Daha önce kimseye söylemeye cesaret edemediği tüm sırlarını kulağına fısıldadı. Cilveliydi. Dişiliğin yapraklaşmış hali gibi boynundan dudaklarına her zerresiyle temas etti. Kürek kemiklerinin tam ortasında yeni bir sürgün verdi.
Gövdenin ucundaki kök derin bir uykudaydı. Dallarındaki hareket onu uyandırınca gür sesiyle sinkaflı küfürler etti. Bazı kırlangıçlar bu sözleri üzerilerine alınıp kırıldı, uçup gitti. Kalanlar umursamadan konuşmalarına devam etti. Yaşlıydı kök. Huysuzdu. Bencillik amansız bir hastalık gibi her yerini sarmıştı. O aşağıdan bakınca bunu sarmaşık sanıyordu. Yukarıya bakmaya devam etti. İyice çevirdi başını. Uzun zamandır yukarıda neler olduğunu merak bile etmemişti. Baktıkça tansiyonu düştü. En üstteki yaprakların arasından gökyüzünü gördü. Bayılacak gibi hissetti. Mavilikten gözünü alamadı. Büyülenmiş gibiydi. Bu belki babasının masallarında anlattığı gök olabilirdi. Midesi bulandı. Kafasını çevirip kendi dibine uzun uzun kustu. Asırlardır bir şey yememişti. İçinden yalnızca yosunlu sular dökülüyordu.
Toprakta o sırada bir salyangoz olan bitenden delice korkarak kabuğuna çekiliyordu. Bir solucan büklümlerini mümkün olduğunca kısaltıp içine dalacak bir delik arıyordu. Bir kirpi dikenlerini açabildiğince açıyordu kaslarını yorarak. Pis bir koku geliyordu yanından geçtiği kapkara böcekten. Uzakta bir ateş yanıyordu. Kapkara dumanları üzerimize doğru geliyordu rüzgarla. Evet, o an iklime hiç uymayan bir rüzgar kafasını senelerdir saklandığı bir ağaç kovuğundan çıkarmıştı. Bir uğultu derelerin sesine karışıyordu. Yaprakların hışırtışlarının arasına ne olduğu anlaşılmayan kelimeler karışıyordu. Yer biri dev adımlarıyla üzerinde koşuyormuş gibi sallanıyordu aralıklarla. Kanatlı her şey uçarken yönünü şaşırıyordu. Karıncalar delice koşuyorlardı bir yerlere ama yuvalarını bulamıyorlardı. Çok belliydi, bir şeyler oluyordu.
Kimse anlamıyordu.
O gün sen gelip benim dalıma konmuştun.
Kimbilir hangi rüzgarın çirkin sözleri seni küstürmüştü de yolundan sapıp bir hayalin peşine düşmüştün. Nasıl bir acı iç çekişte tüylerini parlatıp, kafanı boyundan büyük dalgalara gömmüştün. Hangi gölgenin karanlığından ürküp, yüzünü güney illerine dönmüştün. Nasıl bir an, dünya durmuş da sen hiç sönmez dediğin bir büyük yangının içinden hiç anlamadan geçip, canın yanmadan sönmüştün. Kimlerin gülüşlerinde soyunup, en parlak kahkahanı gecenin leyli vaktinde kalbinle beraber bin parçaya bölmüştün. Belki de ölmezlik iksirinden içtiğin günün akşamı bir çocuk parkında salıncaktan düşüp ölmüştün. Ya da birinin soğuk kasım gecesine karla kaplı bir çatı olup sabaha karşı ansızın çökmüştün. Dünyanın zembereğinin nerede olduğunu seher vakti görüp, ne yapıp edip yerinden sökmüştün. Ben kafamı gömmüş toprağın altında bir yudum suyun izini ararken belki sen üzerime edepsiz seller, küfürbaz fırtınalar dökmüştün. Upuzun bir yolculuğun sonunda tek bir yükseltinin olmadığı o uçsuz bucaksız ovaya vardığımda, gözlerimi kısıp sapsarı buğday tarlalarına bakarken yolumu kaybettiğimi anladığım an, gelip dudağımın tam kenarından öpmüştün. Bir bitmez rüyanın ucunda durmuş kabuslarla yorulurken uykunun rengi solmuş kenarını serçe parmağınla tutup bükmüştün. Önceki günden ne kadar gam keder kalmışsa evimin sokağında, gün ağarırken gelip, silip süpürmüştün. Ne çeşit bir meyveyi cebinde kurutup yemiştin de bir anda bir aklı selime dönüşmüştün. Bilemiyorum.
O gün gelip benim dalıma konmuştun.
O dal senin ağırlığınla yavaşça aşağıya salınmıştı önce. Ayaklarının bastığı yerdeki incecik kumlar ezilmişti. Ezildikçe her zerre kum, inceden gülümsemişti. Ağırlık uçup gitmeye engeldir, diye neşelenmiş bile olabilirlerdi. Dayanılmaz hafifliklerinin yorgunluğu dinmişti. Sımsıkı tutundukları her şeyi bırakıp ellerini ceplerine sokmuşlardı. Soyunmuşlardı. Hep özendikleri çöl kumları gibi yüzlerini güneşe dönmüşlerdi. Derin bir oh çekmişlerdi. Azad edilmişlerdi. Rüzgara karışıp gittikleri korkunç rüyalar görmekten korkmadan derin ve huzurlu bir uykuya gömülmüşlerdi.
Dalın bağlandığı gövdede loş ve ıslak zamanları seven bir sarmaşık yaşardı. Kumların tatlı rüyasını delice kıskandı. Bunca zaman sarıldığı gövdede mutlu olmadığını da o an anladı. Geldi ayak bileğine yavaşça dolandı. Daha önce kimseye söylemeye cesaret edemediği tüm sırlarını kulağına fısıldadı. Cilveliydi. Dişiliğin yapraklaşmış hali gibi boynundan dudaklarına her zerresiyle temas etti. Kürek kemiklerinin tam ortasında yeni bir sürgün verdi.
Gövdenin ucundaki kök derin bir uykudaydı. Dallarındaki hareket onu uyandırınca gür sesiyle sinkaflı küfürler etti. Bazı kırlangıçlar bu sözleri üzerilerine alınıp kırıldı, uçup gitti. Kalanlar umursamadan konuşmalarına devam etti. Yaşlıydı kök. Huysuzdu. Bencillik amansız bir hastalık gibi her yerini sarmıştı. O aşağıdan bakınca bunu sarmaşık sanıyordu. Yukarıya bakmaya devam etti. İyice çevirdi başını. Uzun zamandır yukarıda neler olduğunu merak bile etmemişti. Baktıkça tansiyonu düştü. En üstteki yaprakların arasından gökyüzünü gördü. Bayılacak gibi hissetti. Mavilikten gözünü alamadı. Büyülenmiş gibiydi. Bu belki babasının masallarında anlattığı gök olabilirdi. Midesi bulandı. Kafasını çevirip kendi dibine uzun uzun kustu. Asırlardır bir şey yememişti. İçinden yalnızca yosunlu sular dökülüyordu.
Toprakta o sırada bir salyangoz olan bitenden delice korkarak kabuğuna çekiliyordu. Bir solucan büklümlerini mümkün olduğunca kısaltıp içine dalacak bir delik arıyordu. Bir kirpi dikenlerini açabildiğince açıyordu kaslarını yorarak. Pis bir koku geliyordu yanından geçtiği kapkara böcekten. Uzakta bir ateş yanıyordu. Kapkara dumanları üzerimize doğru geliyordu rüzgarla. Evet, o an iklime hiç uymayan bir rüzgar kafasını senelerdir saklandığı bir ağaç kovuğundan çıkarmıştı. Bir uğultu derelerin sesine karışıyordu. Yaprakların hışırtışlarının arasına ne olduğu anlaşılmayan kelimeler karışıyordu. Yer biri dev adımlarıyla üzerinde koşuyormuş gibi sallanıyordu aralıklarla. Kanatlı her şey uçarken yönünü şaşırıyordu. Karıncalar delice koşuyorlardı bir yerlere ama yuvalarını bulamıyorlardı. Çok belliydi, bir şeyler oluyordu.
Kimse anlamıyordu.
O gün sen gelip benim dalıma konmuştun.
27 Nisan 2016 Çarşamba
Sabah
Sonuncusunu ağzıma attığım biberlerin sapları, tabağın içinde askeri bir düzen içinde sıralanmışlardı. Kafamı eğip pijamamın üzerinden taşan göbeğime baktım. Anlaşılan o ki; normalde bunun yarısı zaten sudur diye, sayısını tartmadan yediğim biberler, biberlere çok yakışıyor diye kiloyla aldığım taze keçi peyniri ve kızarttıkça zeytin yağına da bolca banmam gereken kara çavdar ekmeği dilimleri, bir yerde vücuduma yerleşme kararı almışlardı. Doğruldum. Doğrulunca göbeğim bakış açımdan çıkmış oldu. Bakış açımdan kaybolan şeyler bana yeryüzünden de siliniyor gibi geldiğinden, zeytin yağına yatırdığım yarım dilim kızarmış ekmeği alıp zevkle ağzıma attım. Zeytin yağı çok faydalı, dedim içimde sesi yükselen ince belli kadınlara cevaben. Boşalan kahve fincanının dibinde kalan küçük yudumu uzun uzun içtim. Bir kahvaltı zamanı daha bitiyordu. Günün en güzel zamanının bitiyor olması canımı sıktı. Çatalı elimden bıraktım. Kalkıp pencerenin yanına doğru yürüdüm.
Pencere dediğimiz yer, bir çeşit gözetleme noktası bu evde. Gidip önünde durduğunda, sokaktan geçen herkesi görüyorsun. Yavaş yürüyenlerle göz göze gelirken, hızla geçenlerin meraklı kaçamak bakışlarına maruz kalıyorsun. Bakanlara ayıp olur diye pijamayla gezemiyorsun evde. Üzerimdeki sabahlığın önünü sıkı sıkı bağlıyorum ben de. Sessizlik doluyor her yere. Aydınlık ve sessizlik manzaranın bir parçası gibi duruyorlar. Pencereden bakınca bir tankerin bacasından çıkan dumanı görüyorum. Dumanın masmavi gökte dağılışını da. Bulutsuz havanın üzerine saçılmış noktalara benzeyen martıların, ağızlarını açıp kapayışlarını da. Anlatacak ne çok şeyleri var ama sesleri benim frekansıma uymuyor diye düşünüyorum. Pencereyi açıyorum. Hafif rüzgarda saçlarımın at kuyruğundan firar eden telleri uçuşuyor. Gözlerimi kapatıyorum.
Yaşamak, diyorum. Yaşamak ne kadar çok bazı anlar. Bu, karşı tepenin üzerindeki erguvan ağaçlarının bana doğru dallarını salladığı bir an. Üzerimizden geçen uçağın içindeki yabancıların başlarını eğip, bana el salladığı. Bahar dallarının yüzüme doğru yeni bir filiz çıkardığı bir an. Durmadan ağlayan bir bebeğin birden sustuğu. Kurumuş derelerin eriyen kar sularıyla dolup, gürül gürül akmaya başladığı bir an. İçime yaşayan ya da bir zaman yaşayıp ölmüş her şeyden iyi huylu bir parça efsunun akarak geldiği bir an. İçimde bir sebepten açılmış krater gibi kırığa dolup, şahane bir dağ gölü yaratıyorlar. Kaslarım kendiliğinden gevşiyor. Kollarımı geriye doğru açıp iyice esniyorum. Hafifliyorum. Biraz sonra pencereden uçup gidecek kadar teslim oluyorum esen melteme.
Neden gülümsüyorsun sen, diyor adam bana oturduğu koltuktan. Yüzü sabahları ilkokula yeni başlamış bir oğlan çocuğu berraklığında. Dudak kenarlarındaki kıvrımları teker teker öpmek geliyor içimden.
Hiç, diyorum. Hiç.
Bazı hislerin tarifi yok.
Pencere dediğimiz yer, bir çeşit gözetleme noktası bu evde. Gidip önünde durduğunda, sokaktan geçen herkesi görüyorsun. Yavaş yürüyenlerle göz göze gelirken, hızla geçenlerin meraklı kaçamak bakışlarına maruz kalıyorsun. Bakanlara ayıp olur diye pijamayla gezemiyorsun evde. Üzerimdeki sabahlığın önünü sıkı sıkı bağlıyorum ben de. Sessizlik doluyor her yere. Aydınlık ve sessizlik manzaranın bir parçası gibi duruyorlar. Pencereden bakınca bir tankerin bacasından çıkan dumanı görüyorum. Dumanın masmavi gökte dağılışını da. Bulutsuz havanın üzerine saçılmış noktalara benzeyen martıların, ağızlarını açıp kapayışlarını da. Anlatacak ne çok şeyleri var ama sesleri benim frekansıma uymuyor diye düşünüyorum. Pencereyi açıyorum. Hafif rüzgarda saçlarımın at kuyruğundan firar eden telleri uçuşuyor. Gözlerimi kapatıyorum.
Yaşamak, diyorum. Yaşamak ne kadar çok bazı anlar. Bu, karşı tepenin üzerindeki erguvan ağaçlarının bana doğru dallarını salladığı bir an. Üzerimizden geçen uçağın içindeki yabancıların başlarını eğip, bana el salladığı. Bahar dallarının yüzüme doğru yeni bir filiz çıkardığı bir an. Durmadan ağlayan bir bebeğin birden sustuğu. Kurumuş derelerin eriyen kar sularıyla dolup, gürül gürül akmaya başladığı bir an. İçime yaşayan ya da bir zaman yaşayıp ölmüş her şeyden iyi huylu bir parça efsunun akarak geldiği bir an. İçimde bir sebepten açılmış krater gibi kırığa dolup, şahane bir dağ gölü yaratıyorlar. Kaslarım kendiliğinden gevşiyor. Kollarımı geriye doğru açıp iyice esniyorum. Hafifliyorum. Biraz sonra pencereden uçup gidecek kadar teslim oluyorum esen melteme.
Neden gülümsüyorsun sen, diyor adam bana oturduğu koltuktan. Yüzü sabahları ilkokula yeni başlamış bir oğlan çocuğu berraklığında. Dudak kenarlarındaki kıvrımları teker teker öpmek geliyor içimden.
Hiç, diyorum. Hiç.
Bazı hislerin tarifi yok.
28 Mart 2016 Pazartesi
Topuk
Bir anlığına o da beni sevse, diyorum içimden. Benim onu sevdiğim kadar içi titreyerek, bir anlığına.
Söylediklerimi duyunca kendi çaresizliğimden utanıyorum. Çaresizlikten utanılıyor. Her şeye gücü
yetecek sanan insan, bir insanın kendini sevmediğini anlayınca ne yapacağını bilemiyor. Ve çaresizlik de yoksulluk gibi, ne yapsan saklanmıyor. O büyük çaresizliği anlat bana şimdi biraz, diyor karşımdaki koltukta sırtı dimdik oturan kadın. Eliyle bir yandan gözlüğünü düzeltiyor. Burnunda gözlük izi var. Belli ki sözlerimin sesi var, içimden değiller. Sesim kendime yabancı. Söylediklerim zaten sokakta görsem tanıyamayacağım cinsten. Oysa birisi beni içten sevince, bende mucizeler oluyordu, diyorum. Mucize deyince kıpırdanıyor kadın yerinde. Bacak bacak üzerine attığı ayağını değiştiriyor. Mucize derken ne demek istiyorsun, biraz açalım, diyor.
Açamıyorum. Kendi röntgenimi çekemiyor, derin kesiklerime dikiş atamıyor ve bademciklerim şişmişken tavuk suyu çorba pişiremiyorum. Her şeyi neden kendi başıma yapmam gerektiğine de anlam veremiyorum. Yoruluyorum. O an gerçekten birden yoruluyorum. O an odanın içinde ileri geri yürüdüğümü ve bunun da beni iyice yorduğunu fark ediyorum. Gidip kadının karşısına oturuyorum. Ayağımda topuklu ayakkabılar var. Kadın olduğumu cümle aleme ispat eder gibi topuk sesleriyle dolaşıyorum günlerdir koridorlarda. Tarak kemiğimin üzerini ayakkabının kenarı kesmiş.
Kadın gözünü kırpmadan yüzüme bakıyor. Oysa beni bir anlığına bile sevmiyor, diyorum. Kadın başını çevirip bana fark ettirmediğini sanarak saate bakıyor. Saat hep aynı yuvarlak. İçindeki yelkovan kadının ona baktığını görünce dört nala koşmaya başlıyor. Sağ ayağımdaki ayakkabının topuğu gürültüyle yere düşüyor.
Söylediklerimi duyunca kendi çaresizliğimden utanıyorum. Çaresizlikten utanılıyor. Her şeye gücü
yetecek sanan insan, bir insanın kendini sevmediğini anlayınca ne yapacağını bilemiyor. Ve çaresizlik de yoksulluk gibi, ne yapsan saklanmıyor. O büyük çaresizliği anlat bana şimdi biraz, diyor karşımdaki koltukta sırtı dimdik oturan kadın. Eliyle bir yandan gözlüğünü düzeltiyor. Burnunda gözlük izi var. Belli ki sözlerimin sesi var, içimden değiller. Sesim kendime yabancı. Söylediklerim zaten sokakta görsem tanıyamayacağım cinsten. Oysa birisi beni içten sevince, bende mucizeler oluyordu, diyorum. Mucize deyince kıpırdanıyor kadın yerinde. Bacak bacak üzerine attığı ayağını değiştiriyor. Mucize derken ne demek istiyorsun, biraz açalım, diyor.
Açamıyorum. Kendi röntgenimi çekemiyor, derin kesiklerime dikiş atamıyor ve bademciklerim şişmişken tavuk suyu çorba pişiremiyorum. Her şeyi neden kendi başıma yapmam gerektiğine de anlam veremiyorum. Yoruluyorum. O an gerçekten birden yoruluyorum. O an odanın içinde ileri geri yürüdüğümü ve bunun da beni iyice yorduğunu fark ediyorum. Gidip kadının karşısına oturuyorum. Ayağımda topuklu ayakkabılar var. Kadın olduğumu cümle aleme ispat eder gibi topuk sesleriyle dolaşıyorum günlerdir koridorlarda. Tarak kemiğimin üzerini ayakkabının kenarı kesmiş.
Kadın gözünü kırpmadan yüzüme bakıyor. Oysa beni bir anlığına bile sevmiyor, diyorum. Kadın başını çevirip bana fark ettirmediğini sanarak saate bakıyor. Saat hep aynı yuvarlak. İçindeki yelkovan kadının ona baktığını görünce dört nala koşmaya başlıyor. Sağ ayağımdaki ayakkabının topuğu gürültüyle yere düşüyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)