27 Ekim 2016 Perşembe

Kaşıntı


Sabah yataktan sıradan bir günde kalktığım gibi kalkıyorum. Pencereleri nefesim tükenmiş gibi açarken zihnim bomboş. Dolabın önünde ne giyeceğimi düşünürken, evin içinde dört dönerek anahtarlarımı ararken, pili biten şeylere acıyıp hepsini evin bir yerlerinde şarja takarken, akşam köfte yapmayı düşünüp kıymayı buzluktan dolabın alt rafına indirirken, biten kahvenin paketini iyice kıvırıp çöpe atarken, kirli çamaşırları renklerine göre ayırırken, çalışan makinanın sesi evin içinde yaşama dair tek kanıt haline gelirken, telaşlı bir tankerin düdük sesi martı seslerine karışıp makina sesine rakip olurken, yumurtanın sarısı tam kayısı kıvamında olsun diye  ocağın başında, titizlikle dakika hesabı yaparken, cam tuzluğu kapanan delikleri açılsın diye elimde sallarken, öğütülen karabiberlerden acımtrak bir koku havaya karışırken, neler olduğunu hatırlamıyorum şimdi, sen hariç şeyler düşünüyorum. Tüy gibi hafif şeyler. Bir anda ortaya çıkıp aniden de kaybolan bu dünyevi düşünceler köprü olup beni bir andan öbürüne taşıyorlar. Taşıyorlar ki; hayat sensiz de devam edebilsin. 

Saçlarımı kestirsem mi sorusuna cevabı cama vuran yağmur damlalarından bekliyorum.  Uçlarındaki kırıkları görünce kalp kırıklarıyla ilgili bir şarkı mırıldanmaya başlıyorum. Aynı anda şimşekler çakıyor. Tombul baldırlarını sallaya sallaya gelen toparlak suratlı bir üzüntü bağrıma oturup, bacak bacak üstüne atıyor. Gök bütün yaz içinde biriktirdiği ne varsa biz fanilerin üzerine salıveriyor. Camın önündeki sardunyaların savrulan çiçeklerine üzülüyorum. Kış geliyor diye nedensizce tasalanıyorum. Karanlık havalar başlayınca sabahlar nasıl olacak diye hüzünleniyorum. Biraz kilo mu aldım diye aynanın karşısına geçip kendimi inceliyorum. O an günlük B vitaminimi alıp almadığımı anımsayamıyorum. Banyoya gidip kutuda kalan hapları sayıyorum. İşin içinden çıkamayınca ne olacak canım deyip, bir tane daha yutuveriyorum. Belki de bu yüzden tüm günü kol içlerimde ve bacaklarımda çıldırtıcı bir kaşınma hissiyle geçiriyorum. Gün ortasında can acısına dayanamayıp oturduğum kafenin ortasında el tırnaklarımı iyice dipten kesiyorum. Garsonun getirdiği kolonyayı da sürünce biraz rahatlıyorum. Sonradan anlıyorum ki sen o anlarda toprağın altında vaktini bekleyen bir tohum gibi zamanının gelmesini bekliyorsun. Sessizsin. Savunmasız bir anımı kolluyorsun bana sorarsan. Yeni bir kaşıntı nöbeti her yanımı sararken etraftaki herkesin eli kolu senin gibi hareket etmeye başlıyor. Hepsinin tabaklarında adının baş harfi uzanıyor. Harfi çatallarla didikleyip, bıçaklarla delik deşik edip, ağızlarında eni konu çeviriyorlar. Bazısı kolayca yutuyor, bazısı birkaç tur daha çevirmeden önce bir bardak su içiyor. Hareket eden çatal bıçak sesi kulaklarımda uğulduyor. Dünya birbirine sürtünen metal sesinden ibaret. Bunlar olurken insanların yüzleri giderek vahşileşiyor. Keskin bakışlarıyla beraber burunlarının ve çenelerinin uçları sivrileşiyor. Ellerinde çevirdikleri bıçaklardan birini az sonra alnıma nişan alıp fırlatıverecekler. Kalkıp kaçmakla , kalıp sesimi çıkarmadan beni fark etmemelerini ummak arasında bocalıyorum. 
Nefes alamıyorum.

İşte geldin. Biliyorum. Aklıma düşen bir damla hayalin tüm bedenimi bir zehir gibi sarıp ele geçiriyor. Bütün yüzler sensin. Atan kalpler senin kalbin. Gülen ağızlar senin. Dışarıda yağmur var, yollar ıslak ve kaygan. Koşamam. Teslim oluyorum ve konuşmaya başlıyorsun. Sabah çok uğraştın ama yine de yumurtan benim yaptığım zamankiler gibi olmadı diyorsun kulağıma iyice yaklaşıp fısıldayarak, asla da olmayacak. Yumurta sarısı bundan sonra sadece bir renk o zaman benim için artık diyorum. Sarımtrak renkler gelip yeri göğü dolduruyorlar. Desenlere bölünüp yastıklara, koltuklara, paltoların iç astarlarına, çocukların eldivenlerine, mutfak önlüklerine sarılıyorlar. Derin bir nefes almak için ağzımı iyice açıyorum.

Öğlen ne yediğini bilmiyorum. Öğlen ne yediğini bilmediğim birine uzun süre aşık kalacağımı düşünmüyorum diyorum aklımdaki sana.  Aslında o an orada olmadığının en üzgün kanıtı bu merak duygusu. Biraz daha kolonya sürüyorum. Bu kez şakaklarıma. Öğlen ne yedin diyorum. Şaşırarak bakıyorsun. Çünkü anlamıyorsun. Öğlen çok acıktıysan sabah kahvaltı etmediğinden diye düşüneceğim. Evden hızla çıktın ve kahvaltıya vakit kalmadı mı? Alarmı kaçırdın çünkü bu karanlık havalarda uyanmak sana da mı zor geliyor? Yoksa beraber izleyelim diye listeler yaptığımız filmleri geç saatlere kadar arka arkaya izleyip bitirmeye mi gayret ettin? Ya da geceyi birinin kollarında savrularak mı ziyan ettin? Bu günlerde çok aşıksın ve iştahın kaçık, o yüzden öğle yemeğini de es mi geçtin? Diyete başladın da öğlen yemeğini çantanda getirdiğin haşlanmış sebzelerle mi geçiştirdin? Belki de köşedeki dönerciye gidip gevrek kahkahalarına sardığın iki porsiyon döneri afiyetle yedin. Beni aklının ucundan dahi geçirmedin ve üzerine de acı bir kahve söyledin. Hayalin yüzüme tuhaf tuhaf bakmaya başlıyor. İçimdeki sızıyı görmüyor. Avuç içlerimin ne kadar terlediğinden habersiz. Havada dönen bıçaklar üzerimden geçip beni ıskalıyorlar. Duvarlar delik deşik. Milyonlarca kez öptüğüm yüzünün her çizgisine bakıyorum. Düşüncelerime gelme diyorum nihayetinde tüm gücümü toplayıp. Artık seni düşünmek istemiyorum.

Kaşıntı mucizevi bir şekilde duruyor. Tam da o an karşı masamdan bir balık bıçağı savruluyor. Ve bu kez ıskalamıyor. 

4 yorum:

  1. Güzeldi. Keşke bıçak ıskalasaydı :)

    YanıtlaSil
  2. Hayat işte, bazen ıskalamıyor.

    YanıtlaSil
  3. Tombul baldırlarını sallaya sallaya gelen toparlak suratlı bir üzüntü bağrıma oturup, bacak bacak üstüne atıyor.

    YanıtlaSil
  4. Ya bir haftadır falan okuyorum yazılarınızı anlatamam ben içimdekileri kolay kolay devriktir benim cümlelerim ama sizinkiler o kadar düzenli güzel ve anlamlı ki içimdeki noktaya kadar buluyorum sizin yazılarınızda

    YanıtlaSil