Telefon ahizesini elimde öyle sıkı tutuyorum ki, avucumun içi ter içinde kalıyor. Ne dediğini dinlemeyi birkaç dakika önce bıraktım. Benden cevap beklemediğini fark ettiğim an. Bıraktım konuşsun.
Bazen istediğimiz insan duysun isteriz içimizden çıkan sesleri, o kadar. Onun da cevap vermesine lüzum olmayabilir.
Bazen bu çok özlemekten olur. Ciğerlerimizin dar geldiği bir derinlikten su yüzüne çıktığımızda aldığımız büyük bir nefes gibi, bir çırpıda anlatmak isteriz. Onun sesi bu değil.
Bazen çok haklı bulunmaya ihtiyaç duyar kalp, yaraların bandajı ve kırıkların montajı için sürekli kafasını sallayıp çok doğru diyen birine muhtaç olur. Bu o da değil.
Bazen nefret eder birinden ve nefret etmekte ne kadar haklı olduğunu tüm galibiyet hırsıyla anlatmak ister. Bir tsunami, dev bir dalga gibi hattın ucundaki iki tarafı birden vurur, savurur. Bu o hiç değil.
Bazısı sükunetle ama çoktan her şeyden vazgeçmişlikle anlatır. Derin iç çekişler bulaşır telefonun tellerine, üzerindeki kuşlar irkilip kanatlanır. Biten bitmiş, giden gitmiş aslında konuşacak bir parçacık laf kalmıştır da ayıp olmasın diye söyleniveriyordur. Bu o da değil. Allah'tan bu o değil.
Bazen son bir dua gibi çevrilir telefonda tuşlar. Her sayı bir başka Tanrıya adanan yeni bir adak. Çalan telefon bir hadisenin başlangıcı. Bir romanın ilk cümlesi. Evin içinde telefonun sesi çınladıkça rakı masalarını deviriyor külhanbeyleri eski zamanlarda. Birkaç dağ eteklerinden tutulup yerden yere vuruluyor. Birkaç çölde fırtınadan göz gözü görmüyor. Telefonun çalmaya devam ettiği her saniye, büyüyüp kendi yüzyılını yaratıyor. İçinde doğup, büyüyüp, saçlarını beyazlatıyorsun. Açılmadıkça ölüyorsun, tekrar ölüyorsun, bir daha ölüyorsun. Boğulmadığın nehir, kıyısından atlamadığın uçurum, içmediğin zehir, üzerinde yürümediğin tren rayı kalmıyor. Biri üzerinde bornozla ahizeye koşuyor o anda, ev kapısından yeni girmiş biri elindeki domates poşetini antrede bırakıyor ya da zamansız bir baş ağrısından yatmış uyumuş, söylenerek uyanıyor. Alo, diyorsun. Kelime kendi çeperlerini delip sıvı bir şeye dönüşüyor, kulağına doluyor. Yok, bu öyle de değil.
Bazen konuşmak istemeyen biridir o ses. Söyleyeceklerinin hepsini ya bir başkasına ya bir başka seferde harcayıp bitirmiştir. Ununu elemiş, eleğini asmış, bu dünyevi işleri de aşmıştır. Olsa da olur artık olmasa da. Umut etmeye korkan virgülleri, her kelimenin sonuna kurşun kalemin kalınlaşmış ucuyla iyice bastırılarak konulmuş noktaları vardır. Umut etmez. Böyle böyle böyle der. Bütün gün fotoğrafına konuşmaktan sıkılınca numaranı çevirivermiştir. Ama aradığı kişi sen de değilsindir. Sende bir zamanlar yaşayan bir şeydir. Bu o da değil.
Bu telefonun başında senelerini geçirmiş biri. Bu biri için telefonun baktığında gördüğü bir yüzü var. Üzerine örttüğü bir örtüsü. Yalnızca telefonun durduğu bir küçük sehpası var koltuğun yanında. Bu biri benimle ilgili hislerini çamaşır iplerine asar kurutur. Bu biri beni deniz tuzuyla ovar, bir gün kollarına sarar bir gün kapılardan kovalar. Bu biri benim yaz sonunda kompostomu yapar, turşumu kurar, kalbimi kırar, viran eyler, yıkar, içimdeki zemberekleri parçalar sonra da hiç çekinmez akşamına gelir tam bağrımda çadır kurar. Bu biri.
Orada mısın, diyor. Evet, diyorum.
Sesinde kurulmuş salıncaklar var. Boş salıncaklar. Tahtadan. Sesinde kırlangıçlar. Dallarında durgun, uçmayan. Sesinde derelerin denizlere karıştığı yerler var. Sesinde bir incirin olgunlaşıp dalından düştüğü an var. Sesinde kurutulmuş patlıcanlar. Acısı çıkmış, doldurdukça dolmayan. Sesinde kanmış bir balığın bir oltaya takıldığı pişmanlık var. Sesinde uzanan eller. Vaktini hep kaçırmış, hep sonradan. Sesinde üzerime sinen duman kokusu, yanan bir şeyler, söndürülemeyen büyük orman yangınları var. Sesinde kafesinin kapısını açık gören bir kuşun şaşkınlığı. Yine de kaçmayan. Sesinde yeni toplanmış biberiyeler, defne ağaçları, çınar yaprakları var. Sesinde sokakta ip atlayan çocuklar. Sesinde bir elekten dökülen unlar. Sesi geri gelmeyeceğini bildiğin birine son kez sarılmakla aynı tohumdan çıkar.
Gel dediğinde gideceğimi bilen birinin güveni var sesinde.
Ve de ne haklı. Çağırırsa giderim.
22 Ağustos 2016 Pazartesi
26 Mayıs 2016 Perşembe
Karışıklık
Kafam çok karışık, diyor. Bunu derken uzaklara dikiyor gözlerini. Oysa çok uzaklarda görecek bir şey yok. Ya da miyop olduğum için bana öyle geliyor. Sessizliğim anlatması için cesaret olur diye susuyorum. Susarken sessizce kafamı sallayarak kafasının ne kadar da karışık olduğunu açıp içine bakmış ve karışıklığı görmüşüm gibi onaylıyorum. Ne de olsa adamın kafası karışık. Kafa karışıklığı. Karışıklık.
Sıraya girme görgüsüyle büyütülmedikleri için yetişkinliklerinde birbirlerinin üzerine basarak metrobüse binmeye çalışan insanlar canlanıyor gözümde. Bence bu karışıklık. Elinden kaçıp darmadağın olmuş bir çile yün, karışık. Üzerinden çıkardığı her şeyi günlerdir yatak odasındaki sandalyenin üzerinde biriktirmiş, çorabının tekini dağınıklığın içinde bulamayanın insanın odası da karışık. Ortaya karışık söylenen kebaplar var dilimizde. Orada karışacak hiçbir şey olmamasına rağmen. İşte bu adana, bu kaburga, burada biraz şiş. Alıp yiyebilirsin. Yine de sırayla. Karışıklık çanta içinde olur. Kalabalık meydanlarda. Çamaşır sepetlerinde. Denizin dibinde. Kafanın karışması. Enteresan.
Bu arada adam anlatmaya devam ediyor. Ne yapacağımı bilmiyorum, diyor. Bu işler nasıl çözülecek. Dudağımı bükerek işlerin ne kadar da zor olduğunu onaylıyorum bu kez. Çözülemeyen işler meğer kafasını karıştırıyormuş. Hı hı, diyorum. Nedense içim sıkılıyor. Fenalık basıyor. Nefes alamaz gibi oluyorum. Hava mevsimini şaşırmış gibi soğuyor aniden. Gök yavaştan kararıyor. Kararımı veriyorum.
Öyleyse bak şimdi, dedim. Fikirlerin var ve de duyguların. Umarım ikisi de vardır diyorum içimden. Ama içimden. Kafası karışık adamı daha fazla üzmüyorum ilk anda. Fikirler karışmaz. Onlar askeri düzende durup, akla gelecekleri anı beklerler. Duygular hiç karışmaz. Çünkü onlar yaşandıkları an vücut bulurlar. Dediğin gibi o kadına hala aşıkken, bir diğerine de barda gördüğün an aşık olmuş olamazsın. Eskisi için doğurduğun duygular artık sonsuz bir uykudalar. Kabullen. Gömsen rahat edersin. İkinci kadın için, içinde büyüttüğün duygular da doğacak, yaşayacak ve toprak olacaklar. Bunu da kabullen, dedim. Sen mutlu aşk yoktur, diyorsun yani, dedi birden. Durumunu bu kadar sıradanlaştırmış olmama bozuluyordu. Çok üzülmem ya da bu çetrefilli durumunun dünyanın en büyük derdi olduğunu bir kez onaylamam yetmezdi, o masadan kalkana dek her an bir kez daha tasdik etmeliydim. Mutlu aşk diye bir şey, dedim. En azından bence, var. Hem aşık hem mutlu olduğun zamanlar olduğuna göre, var. Gel gör ki sen öyle bir mutluluğu hak etmiyorsun.
Suratı bir an şaşkınlıkla çarpıldı. Adamı uzun zamanlardır tanırdım. O da beni. Benim ona asla böyle cümleler kurmayacağıma inancı tamdı. O yüzden iki kadını birden idare ettiği heyecan dolu hayatını hiçbir ayrıntısını atlamadan bana içtenlikle anlatıyordu. Anlattıklarından sonra benim de onun uzun zamandır tanıdığım ciğeri beş para etmez biri olduğuna inancım tamdı. İstemsizce gülümsedi. Gülmek istediği için değil. Yüz kasları ne yapacağını bilemediği için.
Hatta, dedim, keşke bir kadınla karşılaştığında o kadının çantasında senin duymadığın ama sen hariç herkesin duyduğu bir alarm çalsa. Kadın koşup kaçsa da kendini kurtarsa. Sen mahvettiğin ruhlarla besleniyorsun. Yediklerini sindiremeyip, içinde biriktiriyorsun. Dedim. Aynen böyle dedim. Son cümlemden sonra oturduğumuz masayı da ters çevirip yola fırlatsam çok fiyakalı olurdu ama yapmadım. Ayağa kalkıp gülümsedim. Yüz kaslarım ne yapacağını bilemediği için değil. Tam olarak söylemek istediklerimi söyleyip içimdeki sıkıntıdan kurtulduğum için. Derin bir nefesin muadili bir gülümseme. Yüzüne baktım. Bir şey daha söyleyecek gibi oldum. Vazgeçtim. Yürüdüm gittim.
Yolda yürürken kafam karışıktı. Klimayı ofisin hangi duvarına takacağıma bir türlü karar veremiyordum.
Şaka yahu.
Ne karışıklığı.
Sıraya girme görgüsüyle büyütülmedikleri için yetişkinliklerinde birbirlerinin üzerine basarak metrobüse binmeye çalışan insanlar canlanıyor gözümde. Bence bu karışıklık. Elinden kaçıp darmadağın olmuş bir çile yün, karışık. Üzerinden çıkardığı her şeyi günlerdir yatak odasındaki sandalyenin üzerinde biriktirmiş, çorabının tekini dağınıklığın içinde bulamayanın insanın odası da karışık. Ortaya karışık söylenen kebaplar var dilimizde. Orada karışacak hiçbir şey olmamasına rağmen. İşte bu adana, bu kaburga, burada biraz şiş. Alıp yiyebilirsin. Yine de sırayla. Karışıklık çanta içinde olur. Kalabalık meydanlarda. Çamaşır sepetlerinde. Denizin dibinde. Kafanın karışması. Enteresan.
Bu arada adam anlatmaya devam ediyor. Ne yapacağımı bilmiyorum, diyor. Bu işler nasıl çözülecek. Dudağımı bükerek işlerin ne kadar da zor olduğunu onaylıyorum bu kez. Çözülemeyen işler meğer kafasını karıştırıyormuş. Hı hı, diyorum. Nedense içim sıkılıyor. Fenalık basıyor. Nefes alamaz gibi oluyorum. Hava mevsimini şaşırmış gibi soğuyor aniden. Gök yavaştan kararıyor. Kararımı veriyorum.
Öyleyse bak şimdi, dedim. Fikirlerin var ve de duyguların. Umarım ikisi de vardır diyorum içimden. Ama içimden. Kafası karışık adamı daha fazla üzmüyorum ilk anda. Fikirler karışmaz. Onlar askeri düzende durup, akla gelecekleri anı beklerler. Duygular hiç karışmaz. Çünkü onlar yaşandıkları an vücut bulurlar. Dediğin gibi o kadına hala aşıkken, bir diğerine de barda gördüğün an aşık olmuş olamazsın. Eskisi için doğurduğun duygular artık sonsuz bir uykudalar. Kabullen. Gömsen rahat edersin. İkinci kadın için, içinde büyüttüğün duygular da doğacak, yaşayacak ve toprak olacaklar. Bunu da kabullen, dedim. Sen mutlu aşk yoktur, diyorsun yani, dedi birden. Durumunu bu kadar sıradanlaştırmış olmama bozuluyordu. Çok üzülmem ya da bu çetrefilli durumunun dünyanın en büyük derdi olduğunu bir kez onaylamam yetmezdi, o masadan kalkana dek her an bir kez daha tasdik etmeliydim. Mutlu aşk diye bir şey, dedim. En azından bence, var. Hem aşık hem mutlu olduğun zamanlar olduğuna göre, var. Gel gör ki sen öyle bir mutluluğu hak etmiyorsun.
Suratı bir an şaşkınlıkla çarpıldı. Adamı uzun zamanlardır tanırdım. O da beni. Benim ona asla böyle cümleler kurmayacağıma inancı tamdı. O yüzden iki kadını birden idare ettiği heyecan dolu hayatını hiçbir ayrıntısını atlamadan bana içtenlikle anlatıyordu. Anlattıklarından sonra benim de onun uzun zamandır tanıdığım ciğeri beş para etmez biri olduğuna inancım tamdı. İstemsizce gülümsedi. Gülmek istediği için değil. Yüz kasları ne yapacağını bilemediği için.
Hatta, dedim, keşke bir kadınla karşılaştığında o kadının çantasında senin duymadığın ama sen hariç herkesin duyduğu bir alarm çalsa. Kadın koşup kaçsa da kendini kurtarsa. Sen mahvettiğin ruhlarla besleniyorsun. Yediklerini sindiremeyip, içinde biriktiriyorsun. Dedim. Aynen böyle dedim. Son cümlemden sonra oturduğumuz masayı da ters çevirip yola fırlatsam çok fiyakalı olurdu ama yapmadım. Ayağa kalkıp gülümsedim. Yüz kaslarım ne yapacağını bilemediği için değil. Tam olarak söylemek istediklerimi söyleyip içimdeki sıkıntıdan kurtulduğum için. Derin bir nefesin muadili bir gülümseme. Yüzüne baktım. Bir şey daha söyleyecek gibi oldum. Vazgeçtim. Yürüdüm gittim.
Yolda yürürken kafam karışıktı. Klimayı ofisin hangi duvarına takacağıma bir türlü karar veremiyordum.
Şaka yahu.
Ne karışıklığı.
5 Mayıs 2016 Perşembe
Orman
O gün gelip benim dalıma konmuştun.
Kimbilir hangi rüzgarın çirkin sözleri seni küstürmüştü de yolundan sapıp bir hayalin peşine düşmüştün. Nasıl bir acı iç çekişte tüylerini parlatıp, kafanı boyundan büyük dalgalara gömmüştün. Hangi gölgenin karanlığından ürküp, yüzünü güney illerine dönmüştün. Nasıl bir an, dünya durmuş da sen hiç sönmez dediğin bir büyük yangının içinden hiç anlamadan geçip, canın yanmadan sönmüştün. Kimlerin gülüşlerinde soyunup, en parlak kahkahanı gecenin leyli vaktinde kalbinle beraber bin parçaya bölmüştün. Belki de ölmezlik iksirinden içtiğin günün akşamı bir çocuk parkında salıncaktan düşüp ölmüştün. Ya da birinin soğuk kasım gecesine karla kaplı bir çatı olup sabaha karşı ansızın çökmüştün. Dünyanın zembereğinin nerede olduğunu seher vakti görüp, ne yapıp edip yerinden sökmüştün. Ben kafamı gömmüş toprağın altında bir yudum suyun izini ararken belki sen üzerime edepsiz seller, küfürbaz fırtınalar dökmüştün. Upuzun bir yolculuğun sonunda tek bir yükseltinin olmadığı o uçsuz bucaksız ovaya vardığımda, gözlerimi kısıp sapsarı buğday tarlalarına bakarken yolumu kaybettiğimi anladığım an, gelip dudağımın tam kenarından öpmüştün. Bir bitmez rüyanın ucunda durmuş kabuslarla yorulurken uykunun rengi solmuş kenarını serçe parmağınla tutup bükmüştün. Önceki günden ne kadar gam keder kalmışsa evimin sokağında, gün ağarırken gelip, silip süpürmüştün. Ne çeşit bir meyveyi cebinde kurutup yemiştin de bir anda bir aklı selime dönüşmüştün. Bilemiyorum.
O gün gelip benim dalıma konmuştun.
O dal senin ağırlığınla yavaşça aşağıya salınmıştı önce. Ayaklarının bastığı yerdeki incecik kumlar ezilmişti. Ezildikçe her zerre kum, inceden gülümsemişti. Ağırlık uçup gitmeye engeldir, diye neşelenmiş bile olabilirlerdi. Dayanılmaz hafifliklerinin yorgunluğu dinmişti. Sımsıkı tutundukları her şeyi bırakıp ellerini ceplerine sokmuşlardı. Soyunmuşlardı. Hep özendikleri çöl kumları gibi yüzlerini güneşe dönmüşlerdi. Derin bir oh çekmişlerdi. Azad edilmişlerdi. Rüzgara karışıp gittikleri korkunç rüyalar görmekten korkmadan derin ve huzurlu bir uykuya gömülmüşlerdi.
Dalın bağlandığı gövdede loş ve ıslak zamanları seven bir sarmaşık yaşardı. Kumların tatlı rüyasını delice kıskandı. Bunca zaman sarıldığı gövdede mutlu olmadığını da o an anladı. Geldi ayak bileğine yavaşça dolandı. Daha önce kimseye söylemeye cesaret edemediği tüm sırlarını kulağına fısıldadı. Cilveliydi. Dişiliğin yapraklaşmış hali gibi boynundan dudaklarına her zerresiyle temas etti. Kürek kemiklerinin tam ortasında yeni bir sürgün verdi.
Gövdenin ucundaki kök derin bir uykudaydı. Dallarındaki hareket onu uyandırınca gür sesiyle sinkaflı küfürler etti. Bazı kırlangıçlar bu sözleri üzerilerine alınıp kırıldı, uçup gitti. Kalanlar umursamadan konuşmalarına devam etti. Yaşlıydı kök. Huysuzdu. Bencillik amansız bir hastalık gibi her yerini sarmıştı. O aşağıdan bakınca bunu sarmaşık sanıyordu. Yukarıya bakmaya devam etti. İyice çevirdi başını. Uzun zamandır yukarıda neler olduğunu merak bile etmemişti. Baktıkça tansiyonu düştü. En üstteki yaprakların arasından gökyüzünü gördü. Bayılacak gibi hissetti. Mavilikten gözünü alamadı. Büyülenmiş gibiydi. Bu belki babasının masallarında anlattığı gök olabilirdi. Midesi bulandı. Kafasını çevirip kendi dibine uzun uzun kustu. Asırlardır bir şey yememişti. İçinden yalnızca yosunlu sular dökülüyordu.
Toprakta o sırada bir salyangoz olan bitenden delice korkarak kabuğuna çekiliyordu. Bir solucan büklümlerini mümkün olduğunca kısaltıp içine dalacak bir delik arıyordu. Bir kirpi dikenlerini açabildiğince açıyordu kaslarını yorarak. Pis bir koku geliyordu yanından geçtiği kapkara böcekten. Uzakta bir ateş yanıyordu. Kapkara dumanları üzerimize doğru geliyordu rüzgarla. Evet, o an iklime hiç uymayan bir rüzgar kafasını senelerdir saklandığı bir ağaç kovuğundan çıkarmıştı. Bir uğultu derelerin sesine karışıyordu. Yaprakların hışırtışlarının arasına ne olduğu anlaşılmayan kelimeler karışıyordu. Yer biri dev adımlarıyla üzerinde koşuyormuş gibi sallanıyordu aralıklarla. Kanatlı her şey uçarken yönünü şaşırıyordu. Karıncalar delice koşuyorlardı bir yerlere ama yuvalarını bulamıyorlardı. Çok belliydi, bir şeyler oluyordu.
Kimse anlamıyordu.
O gün sen gelip benim dalıma konmuştun.
Kimbilir hangi rüzgarın çirkin sözleri seni küstürmüştü de yolundan sapıp bir hayalin peşine düşmüştün. Nasıl bir acı iç çekişte tüylerini parlatıp, kafanı boyundan büyük dalgalara gömmüştün. Hangi gölgenin karanlığından ürküp, yüzünü güney illerine dönmüştün. Nasıl bir an, dünya durmuş da sen hiç sönmez dediğin bir büyük yangının içinden hiç anlamadan geçip, canın yanmadan sönmüştün. Kimlerin gülüşlerinde soyunup, en parlak kahkahanı gecenin leyli vaktinde kalbinle beraber bin parçaya bölmüştün. Belki de ölmezlik iksirinden içtiğin günün akşamı bir çocuk parkında salıncaktan düşüp ölmüştün. Ya da birinin soğuk kasım gecesine karla kaplı bir çatı olup sabaha karşı ansızın çökmüştün. Dünyanın zembereğinin nerede olduğunu seher vakti görüp, ne yapıp edip yerinden sökmüştün. Ben kafamı gömmüş toprağın altında bir yudum suyun izini ararken belki sen üzerime edepsiz seller, küfürbaz fırtınalar dökmüştün. Upuzun bir yolculuğun sonunda tek bir yükseltinin olmadığı o uçsuz bucaksız ovaya vardığımda, gözlerimi kısıp sapsarı buğday tarlalarına bakarken yolumu kaybettiğimi anladığım an, gelip dudağımın tam kenarından öpmüştün. Bir bitmez rüyanın ucunda durmuş kabuslarla yorulurken uykunun rengi solmuş kenarını serçe parmağınla tutup bükmüştün. Önceki günden ne kadar gam keder kalmışsa evimin sokağında, gün ağarırken gelip, silip süpürmüştün. Ne çeşit bir meyveyi cebinde kurutup yemiştin de bir anda bir aklı selime dönüşmüştün. Bilemiyorum.
O gün gelip benim dalıma konmuştun.
O dal senin ağırlığınla yavaşça aşağıya salınmıştı önce. Ayaklarının bastığı yerdeki incecik kumlar ezilmişti. Ezildikçe her zerre kum, inceden gülümsemişti. Ağırlık uçup gitmeye engeldir, diye neşelenmiş bile olabilirlerdi. Dayanılmaz hafifliklerinin yorgunluğu dinmişti. Sımsıkı tutundukları her şeyi bırakıp ellerini ceplerine sokmuşlardı. Soyunmuşlardı. Hep özendikleri çöl kumları gibi yüzlerini güneşe dönmüşlerdi. Derin bir oh çekmişlerdi. Azad edilmişlerdi. Rüzgara karışıp gittikleri korkunç rüyalar görmekten korkmadan derin ve huzurlu bir uykuya gömülmüşlerdi.
Dalın bağlandığı gövdede loş ve ıslak zamanları seven bir sarmaşık yaşardı. Kumların tatlı rüyasını delice kıskandı. Bunca zaman sarıldığı gövdede mutlu olmadığını da o an anladı. Geldi ayak bileğine yavaşça dolandı. Daha önce kimseye söylemeye cesaret edemediği tüm sırlarını kulağına fısıldadı. Cilveliydi. Dişiliğin yapraklaşmış hali gibi boynundan dudaklarına her zerresiyle temas etti. Kürek kemiklerinin tam ortasında yeni bir sürgün verdi.
Gövdenin ucundaki kök derin bir uykudaydı. Dallarındaki hareket onu uyandırınca gür sesiyle sinkaflı küfürler etti. Bazı kırlangıçlar bu sözleri üzerilerine alınıp kırıldı, uçup gitti. Kalanlar umursamadan konuşmalarına devam etti. Yaşlıydı kök. Huysuzdu. Bencillik amansız bir hastalık gibi her yerini sarmıştı. O aşağıdan bakınca bunu sarmaşık sanıyordu. Yukarıya bakmaya devam etti. İyice çevirdi başını. Uzun zamandır yukarıda neler olduğunu merak bile etmemişti. Baktıkça tansiyonu düştü. En üstteki yaprakların arasından gökyüzünü gördü. Bayılacak gibi hissetti. Mavilikten gözünü alamadı. Büyülenmiş gibiydi. Bu belki babasının masallarında anlattığı gök olabilirdi. Midesi bulandı. Kafasını çevirip kendi dibine uzun uzun kustu. Asırlardır bir şey yememişti. İçinden yalnızca yosunlu sular dökülüyordu.
Toprakta o sırada bir salyangoz olan bitenden delice korkarak kabuğuna çekiliyordu. Bir solucan büklümlerini mümkün olduğunca kısaltıp içine dalacak bir delik arıyordu. Bir kirpi dikenlerini açabildiğince açıyordu kaslarını yorarak. Pis bir koku geliyordu yanından geçtiği kapkara böcekten. Uzakta bir ateş yanıyordu. Kapkara dumanları üzerimize doğru geliyordu rüzgarla. Evet, o an iklime hiç uymayan bir rüzgar kafasını senelerdir saklandığı bir ağaç kovuğundan çıkarmıştı. Bir uğultu derelerin sesine karışıyordu. Yaprakların hışırtışlarının arasına ne olduğu anlaşılmayan kelimeler karışıyordu. Yer biri dev adımlarıyla üzerinde koşuyormuş gibi sallanıyordu aralıklarla. Kanatlı her şey uçarken yönünü şaşırıyordu. Karıncalar delice koşuyorlardı bir yerlere ama yuvalarını bulamıyorlardı. Çok belliydi, bir şeyler oluyordu.
Kimse anlamıyordu.
O gün sen gelip benim dalıma konmuştun.
27 Nisan 2016 Çarşamba
Sabah
Sonuncusunu ağzıma attığım biberlerin sapları, tabağın içinde askeri bir düzen içinde sıralanmışlardı. Kafamı eğip pijamamın üzerinden taşan göbeğime baktım. Anlaşılan o ki; normalde bunun yarısı zaten sudur diye, sayısını tartmadan yediğim biberler, biberlere çok yakışıyor diye kiloyla aldığım taze keçi peyniri ve kızarttıkça zeytin yağına da bolca banmam gereken kara çavdar ekmeği dilimleri, bir yerde vücuduma yerleşme kararı almışlardı. Doğruldum. Doğrulunca göbeğim bakış açımdan çıkmış oldu. Bakış açımdan kaybolan şeyler bana yeryüzünden de siliniyor gibi geldiğinden, zeytin yağına yatırdığım yarım dilim kızarmış ekmeği alıp zevkle ağzıma attım. Zeytin yağı çok faydalı, dedim içimde sesi yükselen ince belli kadınlara cevaben. Boşalan kahve fincanının dibinde kalan küçük yudumu uzun uzun içtim. Bir kahvaltı zamanı daha bitiyordu. Günün en güzel zamanının bitiyor olması canımı sıktı. Çatalı elimden bıraktım. Kalkıp pencerenin yanına doğru yürüdüm.
Pencere dediğimiz yer, bir çeşit gözetleme noktası bu evde. Gidip önünde durduğunda, sokaktan geçen herkesi görüyorsun. Yavaş yürüyenlerle göz göze gelirken, hızla geçenlerin meraklı kaçamak bakışlarına maruz kalıyorsun. Bakanlara ayıp olur diye pijamayla gezemiyorsun evde. Üzerimdeki sabahlığın önünü sıkı sıkı bağlıyorum ben de. Sessizlik doluyor her yere. Aydınlık ve sessizlik manzaranın bir parçası gibi duruyorlar. Pencereden bakınca bir tankerin bacasından çıkan dumanı görüyorum. Dumanın masmavi gökte dağılışını da. Bulutsuz havanın üzerine saçılmış noktalara benzeyen martıların, ağızlarını açıp kapayışlarını da. Anlatacak ne çok şeyleri var ama sesleri benim frekansıma uymuyor diye düşünüyorum. Pencereyi açıyorum. Hafif rüzgarda saçlarımın at kuyruğundan firar eden telleri uçuşuyor. Gözlerimi kapatıyorum.
Yaşamak, diyorum. Yaşamak ne kadar çok bazı anlar. Bu, karşı tepenin üzerindeki erguvan ağaçlarının bana doğru dallarını salladığı bir an. Üzerimizden geçen uçağın içindeki yabancıların başlarını eğip, bana el salladığı. Bahar dallarının yüzüme doğru yeni bir filiz çıkardığı bir an. Durmadan ağlayan bir bebeğin birden sustuğu. Kurumuş derelerin eriyen kar sularıyla dolup, gürül gürül akmaya başladığı bir an. İçime yaşayan ya da bir zaman yaşayıp ölmüş her şeyden iyi huylu bir parça efsunun akarak geldiği bir an. İçimde bir sebepten açılmış krater gibi kırığa dolup, şahane bir dağ gölü yaratıyorlar. Kaslarım kendiliğinden gevşiyor. Kollarımı geriye doğru açıp iyice esniyorum. Hafifliyorum. Biraz sonra pencereden uçup gidecek kadar teslim oluyorum esen melteme.
Neden gülümsüyorsun sen, diyor adam bana oturduğu koltuktan. Yüzü sabahları ilkokula yeni başlamış bir oğlan çocuğu berraklığında. Dudak kenarlarındaki kıvrımları teker teker öpmek geliyor içimden.
Hiç, diyorum. Hiç.
Bazı hislerin tarifi yok.
Pencere dediğimiz yer, bir çeşit gözetleme noktası bu evde. Gidip önünde durduğunda, sokaktan geçen herkesi görüyorsun. Yavaş yürüyenlerle göz göze gelirken, hızla geçenlerin meraklı kaçamak bakışlarına maruz kalıyorsun. Bakanlara ayıp olur diye pijamayla gezemiyorsun evde. Üzerimdeki sabahlığın önünü sıkı sıkı bağlıyorum ben de. Sessizlik doluyor her yere. Aydınlık ve sessizlik manzaranın bir parçası gibi duruyorlar. Pencereden bakınca bir tankerin bacasından çıkan dumanı görüyorum. Dumanın masmavi gökte dağılışını da. Bulutsuz havanın üzerine saçılmış noktalara benzeyen martıların, ağızlarını açıp kapayışlarını da. Anlatacak ne çok şeyleri var ama sesleri benim frekansıma uymuyor diye düşünüyorum. Pencereyi açıyorum. Hafif rüzgarda saçlarımın at kuyruğundan firar eden telleri uçuşuyor. Gözlerimi kapatıyorum.
Yaşamak, diyorum. Yaşamak ne kadar çok bazı anlar. Bu, karşı tepenin üzerindeki erguvan ağaçlarının bana doğru dallarını salladığı bir an. Üzerimizden geçen uçağın içindeki yabancıların başlarını eğip, bana el salladığı. Bahar dallarının yüzüme doğru yeni bir filiz çıkardığı bir an. Durmadan ağlayan bir bebeğin birden sustuğu. Kurumuş derelerin eriyen kar sularıyla dolup, gürül gürül akmaya başladığı bir an. İçime yaşayan ya da bir zaman yaşayıp ölmüş her şeyden iyi huylu bir parça efsunun akarak geldiği bir an. İçimde bir sebepten açılmış krater gibi kırığa dolup, şahane bir dağ gölü yaratıyorlar. Kaslarım kendiliğinden gevşiyor. Kollarımı geriye doğru açıp iyice esniyorum. Hafifliyorum. Biraz sonra pencereden uçup gidecek kadar teslim oluyorum esen melteme.
Neden gülümsüyorsun sen, diyor adam bana oturduğu koltuktan. Yüzü sabahları ilkokula yeni başlamış bir oğlan çocuğu berraklığında. Dudak kenarlarındaki kıvrımları teker teker öpmek geliyor içimden.
Hiç, diyorum. Hiç.
Bazı hislerin tarifi yok.
28 Mart 2016 Pazartesi
Topuk
Bir anlığına o da beni sevse, diyorum içimden. Benim onu sevdiğim kadar içi titreyerek, bir anlığına.
Söylediklerimi duyunca kendi çaresizliğimden utanıyorum. Çaresizlikten utanılıyor. Her şeye gücü
yetecek sanan insan, bir insanın kendini sevmediğini anlayınca ne yapacağını bilemiyor. Ve çaresizlik de yoksulluk gibi, ne yapsan saklanmıyor. O büyük çaresizliği anlat bana şimdi biraz, diyor karşımdaki koltukta sırtı dimdik oturan kadın. Eliyle bir yandan gözlüğünü düzeltiyor. Burnunda gözlük izi var. Belli ki sözlerimin sesi var, içimden değiller. Sesim kendime yabancı. Söylediklerim zaten sokakta görsem tanıyamayacağım cinsten. Oysa birisi beni içten sevince, bende mucizeler oluyordu, diyorum. Mucize deyince kıpırdanıyor kadın yerinde. Bacak bacak üzerine attığı ayağını değiştiriyor. Mucize derken ne demek istiyorsun, biraz açalım, diyor.
Açamıyorum. Kendi röntgenimi çekemiyor, derin kesiklerime dikiş atamıyor ve bademciklerim şişmişken tavuk suyu çorba pişiremiyorum. Her şeyi neden kendi başıma yapmam gerektiğine de anlam veremiyorum. Yoruluyorum. O an gerçekten birden yoruluyorum. O an odanın içinde ileri geri yürüdüğümü ve bunun da beni iyice yorduğunu fark ediyorum. Gidip kadının karşısına oturuyorum. Ayağımda topuklu ayakkabılar var. Kadın olduğumu cümle aleme ispat eder gibi topuk sesleriyle dolaşıyorum günlerdir koridorlarda. Tarak kemiğimin üzerini ayakkabının kenarı kesmiş.
Kadın gözünü kırpmadan yüzüme bakıyor. Oysa beni bir anlığına bile sevmiyor, diyorum. Kadın başını çevirip bana fark ettirmediğini sanarak saate bakıyor. Saat hep aynı yuvarlak. İçindeki yelkovan kadının ona baktığını görünce dört nala koşmaya başlıyor. Sağ ayağımdaki ayakkabının topuğu gürültüyle yere düşüyor.
Söylediklerimi duyunca kendi çaresizliğimden utanıyorum. Çaresizlikten utanılıyor. Her şeye gücü
yetecek sanan insan, bir insanın kendini sevmediğini anlayınca ne yapacağını bilemiyor. Ve çaresizlik de yoksulluk gibi, ne yapsan saklanmıyor. O büyük çaresizliği anlat bana şimdi biraz, diyor karşımdaki koltukta sırtı dimdik oturan kadın. Eliyle bir yandan gözlüğünü düzeltiyor. Burnunda gözlük izi var. Belli ki sözlerimin sesi var, içimden değiller. Sesim kendime yabancı. Söylediklerim zaten sokakta görsem tanıyamayacağım cinsten. Oysa birisi beni içten sevince, bende mucizeler oluyordu, diyorum. Mucize deyince kıpırdanıyor kadın yerinde. Bacak bacak üzerine attığı ayağını değiştiriyor. Mucize derken ne demek istiyorsun, biraz açalım, diyor.
Açamıyorum. Kendi röntgenimi çekemiyor, derin kesiklerime dikiş atamıyor ve bademciklerim şişmişken tavuk suyu çorba pişiremiyorum. Her şeyi neden kendi başıma yapmam gerektiğine de anlam veremiyorum. Yoruluyorum. O an gerçekten birden yoruluyorum. O an odanın içinde ileri geri yürüdüğümü ve bunun da beni iyice yorduğunu fark ediyorum. Gidip kadının karşısına oturuyorum. Ayağımda topuklu ayakkabılar var. Kadın olduğumu cümle aleme ispat eder gibi topuk sesleriyle dolaşıyorum günlerdir koridorlarda. Tarak kemiğimin üzerini ayakkabının kenarı kesmiş.
Kadın gözünü kırpmadan yüzüme bakıyor. Oysa beni bir anlığına bile sevmiyor, diyorum. Kadın başını çevirip bana fark ettirmediğini sanarak saate bakıyor. Saat hep aynı yuvarlak. İçindeki yelkovan kadının ona baktığını görünce dört nala koşmaya başlıyor. Sağ ayağımdaki ayakkabının topuğu gürültüyle yere düşüyor.
17 Şubat 2016 Çarşamba
Bu his
Sorunuza içtenlikle cevap vermek isterim.
Yalnız siz de kulaklarınızı duyacaklarınız konusunda uyarın. Zira bazı sözleri yalnızca söylemiş olmak değil duymuş olmak da geri alınamaz bir durumdur. Hafızanızın ve midenizin bundan sonra hatırladıkça ekşiyecek taraflarını açık pencerelere doğru döndürün. Işıkları da biraz kısın; öğrenecekleriniz loş iklimlerin hayvanlarıdır.
Tarifi zor. Tarife kalkışınca en güzel yanlarından çatlayıp su almaya başlıyor tüm o büyülü şeyler. Oldukları en biricik halleri daha önce var olmuş ya da yaşanmış bir şey sıradanlığına koşmaya başlıyor. Oysa bu, bayım, daha önce yer yüzünde hiç yaşanmamış bir hikayedir. Yine de birilerine anlatayım diye gelip benim dudaklarıma konmuştur. Yüküm ağır. Bir biçimde bu hissi size anlatabilmeliyim.
Söğüt ağaçlarının dalları gibi yayılır bu his ciğerlerimin altındaki ovaya. Havaya karışmıştır. Bir damla boyanın bir bardak suya karışması gibidir. İçimde dağılmıştır hale hale. Suyun her zerresi işini ciddiyetle yapmış ve ensemden ayak parmaklarımın sarp yamaçlarına kadar taşımıştır aynı ürpertiyi. Bir arabanın tümsekten geçerken göbeğimize düşürdüğü ılıklığa benzer. Eklemleri ağrıyan yaşlı bir kız çocuğunun hasta yatağında duyduğu türden bir umuda. Kelebek kanadı gibi kırılgan ve güzel. Uzun uzun seyredilmekle hiçbir yanı aşınmıyor. Böyle şeyler camdan üflenerek yapılır diye hayal etmek daha kolay; oysa değil. Plastikten bir his bu. Ne kadar hırpalansa şekli değişmiyor. Aynı metanetle bir temizlik leğeni gibi, kalın bir su şişesi, yazlıklarda giyilen terlikler gibi, öylece duruyor. Ömrü benim faniliğimin yanında arsızca uzun. Beni bir gün gömecekler. O ise, binlerce yıl boyunca sapasağlam, düştüğü yerdeki böceklerin antenlerine, otların tohumlarına, solucanların boğumlarına baka baka var olmaya devam edecek. Uyuyamadığınız gecelerden birinde gözünüzde ıssız mezarlıklar canlanırsa, sebebi, size doğru seslenen, ölmezlik iksirini tatmış o plastiktir. Şaşırmayınız.
Sıralı ölümlerde benim sizi duymam gerekir. Gelin görün ki sırasız bir his bu. Kum saatlerini istediği gibi tutup baş aşağı çeviriveriyor. Bertaraf etmiş yelkovanların anılarla savaşını. Ne kadar haklı tarafı tutmaya çabalasa yapamıyor, içten içe acılardan yana oluyor. Acılar her sabah taze bir somun ekmek gibi kokusuyla gelirken, anılar içilmeye kıyılamayan bir şişe şarap gibi mahzende eskiyor. Ekmeğin tarafını tutuyor böyle zamanlarda da. Bıçağa zahmet etmiyor, eliyle tutup ayırıyor ekmeğin kabuğunu. Pamuk gibi bir lokmasını, geceden ısladığı gözlerime banıp yiyor. Bazı hisler cılız olur. Tabağını hiçbir zaman bitiremeyen ilkokul çocukları gibi çelimsiz. Bunlar hep annelerine dert olur. Bu, öyle değil. Ekmeği banışından anlamışşınızdır bayım. Bu, öğleden önceki son teneffüste beslenme çantasını karıştırıp duran çocuk. Olur olmaz zamanlarda midesi kazınıyor. Gürbüzlüğü henüz yemediklerinden. Geceleri iliğine kadar çekip yaladığı kemiklerim sabaha iyileşmiş olunca iştahtan ağzı sulanıyor.
Kurak bir his bu. Çöl iklimine yakın. Bir gece yarısı ansızın geldiği son seferde, ayak baş parmağımın ucu buz tutup kırıldı. Ki zaten hep ansızın geliyor. Ne kadar ısrar etsem evine telefon hattı çektirmiyor. Çektirmediği için de nezaketen beni arayıp müsait misin, diyemiyor. Hep ev dağınıkken, tam sofraya oturacakken ya da ben topuğu yırtık çorabımla televizyon izlerken geliyor. Ki topuğu delinen bazı çoraplar bazı nedenlerden bir türlü atılamıyor. Çöldeki kumullarla beraber, rüzgar estikçe beni başka bir tarafa savuruyor bu his. Başım ağrıyor o günler bayım. Kafam tutuyor. Midem bulanıyor aydınlığa baktıkça. Benden başka kimse gün ışığında kımıldayıp duran dehşetengiz varlıkları görmüyor.
Dibi tutmuş bir his bu. Yanmaya yüz tutmuş pirinç pilavı gibi kokuyor. Sobanın üzerinde yanan kestaneler ya da incelikli bir ruhun bıraktığı portakal kabukları gibi değil. Zamanını azıcık şaşırsan bir tencere pilavı çöpe döküyorsun. Tabağında kalan pirinç tanelerinin çokluğu kadar şiddetli cehennem ateşinde yanılacağına inandırılmış çocuklarız, nasıl dökeriz? Dökemiyoruz. Bakışıyoruz tencereyle. İçimize dert oluyor. Günah oluyor. Çok yazık oluyor.
Bu hissin dertliliği çok bayım. Annelik gibi bir şey. Ne kadar uğraşsa insan bir şeyini ya az ya fazla yapıyor. Hep bir iç sıkıntısı. İç sıkıntısı kötü bir his değildir her şeye rağmen. İnsan o sıkıntının içinde gonca bir gül gibi katman katman açılıyor. Hiç bilmediği yerlerinden origamiler yapıyor. Yaz güneşinde kalmış omuzlarını tırnak uçlarıyla sokar gibi soyuyor kendini. Her sayfasına kenar süsleri çiziyor. Hiç yapamazsa, kenarına, kenar süsü, yazıyor. Yeni bir göz buluyor avuç içlerinde. Dokunduğu her tende tekrarı imkansız bir neşenin taklidini arıyor. Bulamıyor. Çok yanılıyor. Az gülüyor. Gülünce odalar çınlıyor. Apartman sahanlıklarındaki modası çoktan geçmiş seramiklerde gülüşünün buğusundan damlalar kalıyor.
Her sabah kendi burcundan hemen sonra onun burcunu okumak bu his. Televizyonda bir kaza haberi gördüğünde görüntülere korkarak bakmak. Kafanda kendininkiyle bazen tatlı tatlı çene çalan bazen ölümüne kavga eden ikinci bir sesin varlığıyla yaşamak. Giyinme kabininde denediğin paltolonun kalçasına bakarken biri de seninle beraber bakıyormuş gibi hissetmek. Kitaplardan cümleler, konserlerden ezgiler, gecelerden yergiler biriktirmek bir gün anlatmak için. Bir an bir zeytin tarlasının tam ortasında durup sonbahar rüzgarının yapraklara çarpan, olgun zeytinleri yere düşüren sesini dinlerken hüzünlenmek. On saniyelik videolarla yaşadığın her güzel anı bir gün ona göstermek üzere biriktirmek. Yüz kişiye bağıra çağıra anlattığın güzel haberin ağırlığının sırf birinin kulağına fısıldayamadın diye birkaç dakika içinde kantarla tartılabilecek ağırlığa gelmesi bu.
Bu hissin sahibi olmak zor bayım. Evcil hayvan evlat edinmişsin ama o evcil hayvan da dünyada kalan son vahşi kaplanmış gibi. Sen ona sahip olamıyorsun, o senin neyin olduğunu bir an bile düşünmüyor. Tam artık birbirimize alıştık, beni yemez, aniden kolumu koparmaz dediğin an gözünün içine baka baka boynunu ısırıveriyor. Şakası olmayan bir his bu. Kendini çırılçıplak önüne attığın an seni öldürüyor. Onun suçu değil, içgüdüleri öldürme düzenine meyilli.
Yargılıyor bu his. İşaret parmağı pek çok geceden daha uzun. Yüzüne doğru sallamaya başladıktan birkaç dakika sonra suçlu ilan ediliyorsun. Geniş meydanlarda yüzlerce insan önünce sallandırıyor bazen. Bir kadehin dibinde kendi göz bebeğinin içindeki sonsuz bir kuyuya kafa üzeri düşüyorsun. Vücudunun daha önceden dokunulmuş yerlerine elektrik çarpıyor en olmaz günlerde. Ensen uyuşuyor. Şapkan uçup gidiyor çamurlu sulara. Acımasız bir his bu. Dinlemiyor. Dinlemek istemiyor. İlgilenmiyor mazeretlerinle. Ne istersen anlat, onun gözleri ya uzaklara dalıyor ya da yoldan geçen uzun boylu kadının eteğinin pilelerine takılıyor.
Neyiniz var bayım, renginiz kireç gibi oldu.
Belli ki sorunuzun cevabı dar ceplerinize sığmıyor.
12 Şubat 2016 Cuma
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)