Fotoğraflarda zaman, olup olabileceği en fevkalade anda donuyor. En çirkin fotoğrafta bile insanlar gerçekte olduklarından daha güzeller. Geçen zamanın aynasından yansıdıkça daha da güzelleşiyorlar. Belki de her geçen gün daha yaşlı ve o günkü halimizi özler olduğumuzdan bize öyle geliyor. Belki geçen zaman bir simyacı gibi tüm trajik olayları tatlı anılara dönüştürmeyi başardığından öyle sanıyoruz. Olabilir. Fakat bazı şeyler var ki göz ardı etmek imkansız. Mesela bir türlü bitiremediğin o kalın kitabın arasına koyduğun o fotoğrafta, senin o ayağın yok mu? O kalabalık masadaki yarısı yenmiş yoğurtlu mezelerle, henüz açılmış ikinci şişe rakıyla, arkanızdan geçen hiç tanımadığınız ve tanımayacağınız adamın suratındaki anlık şaşkınlıkla, mor suları bambaşka bir alemden gelip marul salatasına konmuş gibi duran turplarla, bakacağı yeri tutturamayan bazılarınızınki kapalı gözlerinizle, şakacıktan gülümseyen dudaklarınızla, hiçbir şeyle hiç ilgisi olmayan o çıplak ayağın. Masadaki herkesin sandaletleri, keten ayakkabıları, ince bantlı terlikleri kibarca yere basarken senin bacak bacak üstüne atmış duruşundaki pervasızlık. Havada asılı kalmış gibi duran ayağında, ayağının altında hiç güneş görmemiş bir beyazlık. Yerdeki tekinin yanında, uysal bir köpek gibi ayağının geri dönmesini bekleyen bir terlik.
Ayağını görünce insan dönüp bir kez daha yüzüne bakmak istiyor bu ayağın sahibinin. Şöyle bir yüzündeki gülüşün sahiciliğine dokunmak istiyor. Şöyle bayağı bir elleri değsin istiyor yüzüne. Yüzünden dökülen bir şeyler avuçlarını doldursun istiyor. Sanki fotoğraftan geçen bir şey, insanın kalp atışlarını hızlandırıyor. Bir an, ben de o gün oradaydım, diyor insan. Oysa değildi, biliyor. Yine de bu benim de içinde var olduğum bir an olsun istiyor. Duvarına çerçeveletip asacağı birkaç dakikalık bir anı istiyor. O fotoğrafta yanında oturup, omzuna elini atmış olsaydı, hafiften bacağı değiyor olsaydı sana, gece hafifçe serinleyince saçlarından rüzgarla birkaç tel uçuşup koluma düşseydi, diyor. İnkar etmenin alemi yok, basbağı istiyor insan. Ne kadar sapkınca olursa olsun umrunda değil. Bir parçanı alıp götürmek istiyor. Gece yatağına yattığında sadece kokunun yankısını değil; gömleğinden kopmuş bir düğmeyi, birkaç saç telini, bir fotoğrafını, verdiğin bir bükülmüş kağıdı, bir şeyi, istiyor. Seni istiyor en çok tabii. Ama onu hayal etmeye cesaret edemiyor.
Fotoğraflara baktıkça insan elinden kaçırdığı mutlulukların listelerini çıkarıyor. Beraber gidilebilecekken gidilmemiş yerlerin, beraber içilmemiş çayların, limonataların, sahleplerin hesabını yapıyor. Kaç serin gecede birbirinin ayaklarına dolanarak uyumadığını, kaç sıcak günde yan yana havlulara uzanıp güneşlenmediğini hesaplıyor. Kaç porsiyon köftenin acılı, acısız, kaşarlı beraber yenemediğine, gece yarıları ne ekmek arası kokoreçlerin, dönerlerin kaçırıldığına inanamıyor. Hele pazar kahvaltılarına gelince konu, içi kaldırmıyor, düşünmeye bile dayanamıyor. Kaç gün batımı, kaç gece yarısı, kaç ikindi vakti diye düşündükçe, içinde çok derinde bir yerler sızlıyor. Hoyrat bir makasla yanındaki yüzleri oyup, yerine kendi yüzünü yapıştırmak istiyor. Oysa orada üzeri güneşten esmerleşmiş, altı süt beyazı bir ayak var, havada sallanıyor. Fazlasıyla gerçek. İnsan elini uzatsa dokunabilirmiş gibi, uzun süre baksa parmaklarını oynatacakmış gibi, biraz daha böyle dursa uyuşmaya başlayacakmış gibi, tam orada duruyor.
Fotoğraflar, diyorum evet. Hala fotoğraflar. Her gülüşünü ayrı ayrı yakalamış fotoğraflar. Karaköydeki fotoğrafçının ben gidip fotoğrafları bastırdıkça yüzüme deli diye bakıp, halime üzüldüğü fotoğraflar. Kitap ayracı, bardak altlığı, mendil, not defteri, zarf, pul, not kağıdı diye kullandığım fotoğraflar. Her gömleğimin, ceketimin bir cebine; cüzdanımın, çekmecemin bir yerine; çerçevelerin en serinine, aynaların kenar çizgilerine; rüzgarlı akşamların göbeğine, yastık kılıflarının iç dikişlerine birer tane iliştirdiğim fotoğraflar. Posta kutusuna senden bir mektup gelirse yabancılık çekmesin diye koyduğum fotoğraflar. Gidince kendinle beraber götürdüğün güzel yüzünü ya aniden bir sabah unutmuş uyanırsam diye korkudan kendi yüzümden çok gördüğüm fotoğraflar. Sen belki anlamazsın ama o yüzlerde benim hiç yaşanmamış günlerim, sana saklayıp kullanmadan eskittiğim bir ömür var.
Senle çekildiğimiz fotoğraflar sanki sigaradan sararan bıyıklar.
24 Şubat 2014 Pazartesi
13 Şubat 2014 Perşembe
Alışkanlık
Alışkanlık bizimkisi artık aşk kalmadı, dediğinde ikimizin arasında upuzun bir sessizlik oldu. Ne desem içindeki mutsuzluğun yüzüne yapışmış gölgesini hafifletmeyecekti. Biliyordum. Bir kez mutsuz olmayı kafasına koymuş bir insanı hayatta durdurabilecek hiçbir şey olmadığını çoktan öğrenmiştim. Fincanın dibinde çoktan soğumuş kahvesinin son yudumunu içti, yüzünü ekşitti. Zayıflamıştı. Belli ki bardağın dibinde buz gibi olmuş kahve yudumlarını asla ziyan etmezken, yemek yemek pek aklına gelmiyordu. Bilekleri incelmişti sanki son gördüğümden bu yana. Yüzündeki mahzun ifade gözbebeklerini büyütmüş, yakışmıştı ona. Neşeli hallerini kaybedince daha sıkıcı ama daha dingin bir insan olmuştu. İkimiz güneşli bir öğleden sonra ağaçlı bir kafenin gürültüsünün içinde hayatlarımızın aynılığını ve asla değişmeyecekmiş gibi gözüken sıkıcı düzenini birbirleriyle yarıştırıyorduk. Görünüşe bakılırsa o tükendiğini düşündüğü ilişkisiyle, benden bir adım öne geçmişti. Yalnız olmanın iyi yanı; insanın bir kez alıştığında, kimseyle beraber olmamanın tatlı hüznü içinde başka bir trajediyle karşılaşmayacağından emin olabilmesiydi. Oysa sıcak yataklarda uyumanın kalp kırıklarıyla ödenmesi gereken bir bedeli vardı.
Yani, artık heyecanlanmıyorum onunlayken, dedi. Hikayesine yeterince üzülmememe alınmış gibiydi. Bunu farkedince elimdeki kaşığı boş fincanın içinde döndürmeyi bırakıp, tabağın kenarına dayadım. Aklımdan onunla alakalı olmayan düşünceleri kovup anlattıklarına odaklandım ve ne kadar uğraşsam ona hak veremeyeceğimi anladım.
Benim için biriyle beraber olmak; gittiğim her yere gömleğimin iç cebinde onu da taşımaktı. Onun olmadığı her yerde gördüğüm güzel manzaraları daha sonra anlatabilmek üzere aklıma kazımaktı. Dilimin ucunda mevsimin ilk çileklerinin, enfes pişmiş kuzu tandırlar, ılık fırın sütlaçların, bal gibi incirlerin, şahane ada üzümlerinin, ev yapımı portakal reçellerinin, yediğim içtiğim her güzel şeyin tadını, öptüğünde o da tadabilsin diye saklamaktı. Bittiğinde kalbini kırdığımı anladığım her konuşmayı, gün boyu kafamın içinde evirip çevirmek, kendimi kendime affettirecek milyonlarca cümle üretmekti. Bir kavganın en şiddetli yerinde haklı olup olmamayı zerre kadar umursamadan, tamam, barışalım, deyip sarılabilmekti. Akşam eve geldiğinde yan yana oturup, öğlen ne yediğini, sabahki açmanın midesini nasıl yaktığını, iş yerinde sevmediği kızın yine ne kadar aptalca şeyler yaptığını, akşam trafiğinin ne kadar yoğun olduğunu ve gitmeyeceğimizi bile bile bu şehirde artık ne kadar yaşanamayacağını, sakin bir yere taşınıp, bahçeli bir evde üç tane köpekle yaşamanın ne kadar harika olabileceğini konuşmaktı. Haftasonları akşamüzeri birasının yanına patates kızartsak ne güzel olur diyen sevgiliye, ben zaten fritöz alsam mı diyorum deyip, yok şu kızartma tencerelerin alalım demekti, gecenin bir yarısı kalabalık bir yemek masasının tam ortasında. Bir deniz kıyısında otururken güneşin batışında boynunun en güzel yerinden son kez olacakmış gibi korkarak öpmekti. Bir sinema salonunda ellerindeki avuç boşluğunu el yordamıyla bulabilmekti. Dudaklarının, çenesinin, yanaklarının, gülümseyince ortaya çıkan çukurların ve kırışıklıkların yerini milimetrik canlandırabilmekti gözlerimi kapattığımda. Her kavganın neresinde zıvanadan çıkacağını, neresinde susacağını bal gibi bilip, avazım çıktığı kadar bağırırken aslında hemen biraz sonra, çok tatlı bir barışın gelip omzuma konacağından içten içe emin olmaktı. Sırtını dönüp uyuduğu küs bir gecede, aniden dönüp sarılsam her şeyin düzeleceğini bilmekti. Ne yaşanırsa yaşansın, dünya bitene kadar belki farklı bir şekilde ve şiddette ama beni hep seveceğinden şüphe duymamaktı.
Biriyle tanışmak, sarhoş bir gecede öpüşmek, yalnız bir anında aramak, buluşmak için en güzel kıyafetini giyip her söylediğin cümleden önce düşünmek zor şeyler değil. Dünyadaki herhangi biriyle beraber olmak zor değil. Parlak taraflarını daha da parlatırken defolu yanlarını saklamaktan yorgun düştüğün bir ilişki bulmak zor değil. Hayatının en ilginç zamanlarını dinlediğin ilk buluşmalar zor değil. Eline dokunduğu an etrafa yayılan titreşimi hissetmek zor değil. İçindeki yalnızlığı tek hamlede öldüren neşeli şeylerin seslerini duymak zor değil. Daha zor şeyler var hayatta. Bir kez bulduğunda ne olduğunu tam olarak anladığın ve alışkanlıklardan kötü ve kolay bir şeymiş gibi bahseden birini duyduğunda suratına bir bardak suyu çarpmak istediğin bir şey.
Evet, dedim başımı sallayıp en iyi hak veren gülümsememle yüzüne bakarken. Onu sevmeyi alışkanlık haline getirmiş adama üzülmekten başka yapabileceğim bir şey yoktu.
Heyecan çok önemli, evet.
Yani, artık heyecanlanmıyorum onunlayken, dedi. Hikayesine yeterince üzülmememe alınmış gibiydi. Bunu farkedince elimdeki kaşığı boş fincanın içinde döndürmeyi bırakıp, tabağın kenarına dayadım. Aklımdan onunla alakalı olmayan düşünceleri kovup anlattıklarına odaklandım ve ne kadar uğraşsam ona hak veremeyeceğimi anladım.
Benim için biriyle beraber olmak; gittiğim her yere gömleğimin iç cebinde onu da taşımaktı. Onun olmadığı her yerde gördüğüm güzel manzaraları daha sonra anlatabilmek üzere aklıma kazımaktı. Dilimin ucunda mevsimin ilk çileklerinin, enfes pişmiş kuzu tandırlar, ılık fırın sütlaçların, bal gibi incirlerin, şahane ada üzümlerinin, ev yapımı portakal reçellerinin, yediğim içtiğim her güzel şeyin tadını, öptüğünde o da tadabilsin diye saklamaktı. Bittiğinde kalbini kırdığımı anladığım her konuşmayı, gün boyu kafamın içinde evirip çevirmek, kendimi kendime affettirecek milyonlarca cümle üretmekti. Bir kavganın en şiddetli yerinde haklı olup olmamayı zerre kadar umursamadan, tamam, barışalım, deyip sarılabilmekti. Akşam eve geldiğinde yan yana oturup, öğlen ne yediğini, sabahki açmanın midesini nasıl yaktığını, iş yerinde sevmediği kızın yine ne kadar aptalca şeyler yaptığını, akşam trafiğinin ne kadar yoğun olduğunu ve gitmeyeceğimizi bile bile bu şehirde artık ne kadar yaşanamayacağını, sakin bir yere taşınıp, bahçeli bir evde üç tane köpekle yaşamanın ne kadar harika olabileceğini konuşmaktı. Haftasonları akşamüzeri birasının yanına patates kızartsak ne güzel olur diyen sevgiliye, ben zaten fritöz alsam mı diyorum deyip, yok şu kızartma tencerelerin alalım demekti, gecenin bir yarısı kalabalık bir yemek masasının tam ortasında. Bir deniz kıyısında otururken güneşin batışında boynunun en güzel yerinden son kez olacakmış gibi korkarak öpmekti. Bir sinema salonunda ellerindeki avuç boşluğunu el yordamıyla bulabilmekti. Dudaklarının, çenesinin, yanaklarının, gülümseyince ortaya çıkan çukurların ve kırışıklıkların yerini milimetrik canlandırabilmekti gözlerimi kapattığımda. Her kavganın neresinde zıvanadan çıkacağını, neresinde susacağını bal gibi bilip, avazım çıktığı kadar bağırırken aslında hemen biraz sonra, çok tatlı bir barışın gelip omzuma konacağından içten içe emin olmaktı. Sırtını dönüp uyuduğu küs bir gecede, aniden dönüp sarılsam her şeyin düzeleceğini bilmekti. Ne yaşanırsa yaşansın, dünya bitene kadar belki farklı bir şekilde ve şiddette ama beni hep seveceğinden şüphe duymamaktı.
Biriyle tanışmak, sarhoş bir gecede öpüşmek, yalnız bir anında aramak, buluşmak için en güzel kıyafetini giyip her söylediğin cümleden önce düşünmek zor şeyler değil. Dünyadaki herhangi biriyle beraber olmak zor değil. Parlak taraflarını daha da parlatırken defolu yanlarını saklamaktan yorgun düştüğün bir ilişki bulmak zor değil. Hayatının en ilginç zamanlarını dinlediğin ilk buluşmalar zor değil. Eline dokunduğu an etrafa yayılan titreşimi hissetmek zor değil. İçindeki yalnızlığı tek hamlede öldüren neşeli şeylerin seslerini duymak zor değil. Daha zor şeyler var hayatta. Bir kez bulduğunda ne olduğunu tam olarak anladığın ve alışkanlıklardan kötü ve kolay bir şeymiş gibi bahseden birini duyduğunda suratına bir bardak suyu çarpmak istediğin bir şey.
Evet, dedim başımı sallayıp en iyi hak veren gülümsememle yüzüne bakarken. Onu sevmeyi alışkanlık haline getirmiş adama üzülmekten başka yapabileceğim bir şey yoktu.
Heyecan çok önemli, evet.
19 Ocak 2014 Pazar
Cumartesi gecesi
Cumartesi gecesi.
Çok kalabalık bir yer. Hayatlarının en eğlenceli gecesini geçirmeye yemin etmiş bir topluluk etrafımızda. Gecenin başında çalan yabancı şarkılar bir saatten sonra Türkçe popa dönüverdi. Taksimde üç bira içilecek paraya aldığımız biralarımız, sıcağı yüzlerimize vuran elektrikli ısıtıcların altında hızla ısınıyor. Masada kabanlarımız üst üste yığılmış, sessizce aralarında konuşup bize gülüyorlar. Biz de gülüyoruz. Hayattan konuşuyoruz. İşteki yeni kızdan, eski sevgililerden, orada o gece olmayan birilerinden, sesimizi asla duymayan garsondan, yan masadaki kovboy gömlekli adamdan, tuvaletin yerinden bahsederken hep gülünecek şeyler buluyoruz. Oysa bir meyhanede olsak, ilk dublenin sonunda renkler bir ton koyulaşır, nefes alıp verişlerimiz yavaşlar. Gülünecek değil üzülünecek şeyler artar. Konu birden yeni sevgililerden eski sevgililere, hep özlenen ama kavuşulamayan birilerine gelir ve tıkanır. Öyle bir tıkanır ki ağlarsın. Burası öyle değil. Burada birazdan, gecenin sonunda gel, diye mesaj atan insanlardan bahsedilecek. Yüzü olmayan isimler birer saniye masaların üzerinde uçuşup, kaybolacak. Garson siparişleri hızla getirecek, boşları kaşla göz arasında toplayacak, sürekli yeni birileri gelip boş masa aradığından içimizdeki yer işgal ediyormuşuz hissi bizi rahatsız edecek. Hızlı hızlı ve bağırarak konuşurken birden koşmaya başlayacak gibiyiz. Birkaç saat daha o masada otursak bir tramplenden pazar gününe atlayabiliriz.
Durup derin bir nefes alıyorum. Taburede ağrıyan sırtımı ovalarken kafamı kaldırıp etrafa bakıyorum.
Bu cumartesi gecesi dünyası öyle bir yer ki; tüm kızlar en güzel eteklerini giyip, en koyu renk rujlarını sürmüşler. Önlerinde saatlerdir duran az alkollü içkilerini arada bir içer gibi yaparken, makyajlarını bozmuyorlar. Ellerindeki telefonun ışıkları sürekli yanarken, pek çoğu çaresizce tuş kilidini açıp kapıyor. Muhabbetler kısa süreli bağrışmalara dönüştüğünden boğazları acıyor, konuşmaktan vazgeçiyorlar. Tuvalet kuyrukları hep çok kalabalık. Barın önünde anlamsız bir topluluk var.
Yaşanacak bir an bekleniyor. Tek başına sigara içmeye çıkıldığı an birinin çakmağını uzatacağı, tuvalet sırasında birinin gelip merhaba diyeceği, size bir içki ısmarlayabilir miyim repliğinin duyulacağı, ansızın, kendiliğinden, şairane bir tanışmanın gerçekleşeceği bir an. Bu anı beklemenin, hem de tüm gece ve bir hayat boyu beklemenin gerginliği herkesin üzerinde. Başka bir işle meşgul olunduğundan kaçıp gidebilecek bir aşık olma fırsatına mani olmak için herkes tetikte. Gözler yan masaları, yeni gelenleri, tuvalete gidenleri sürekli tarıyor. Saatler ilerledikçe bir bıkkınlık yerleşiyor yüzlere. Geri dönülecek evler, eve ulaşmak için gidilecek uzun yollar, evde soğuk yataklar, yalnız uyanılacak tatil sabahları gözlerinin önüne gelirken yapılamayacak geç pazar kahvaltıları, pazartesi arkadaşlara anlatılamayacak bir aşk hikayesi daha yitip gidiyor. Mutluluğun kendisinin bile değil, mutlu olma ihtimalinin kaybediliyor olması düşüncesi, içlerini kopkoyu bir hayalkırıklığına boyuyor. Herkes aynı anda böyle bir yalnızlığı hak edecek ne yapmış olabileceğini düşünürken, eski sevgililerinin isimlerini bir bir aklından geçiriyor. Dolayısıyla dünyanın farklı yerlerinde birbirlerini aslında hiçbir zaman sevmemiş bambaşka insanlar birbirlerini düşünüyorlar. Dünyanın dönüş hızındaki artış saatleri hızlandırıyor. Kadınların rimelleri akarken, adamlar apaçık esnemeye başlıyor. Müziğin sesi daha da yükselirken yenilgiyi kabullenmiş ilk tabur, masalarını bırakıp, kapıya yöneliyor. Bu sırada yepyeni bir şarkı çalmaya başlıyor. Sarıla sarıla uyut, diye bağıran kadın şarkıcıya içerideki herkes tüm içtenliğiyle eşlik ediyor.
Cumartesi geceleri başka hiçbir şey, yalnızlık kadar acı vermiyor.
Çok kalabalık bir yer. Hayatlarının en eğlenceli gecesini geçirmeye yemin etmiş bir topluluk etrafımızda. Gecenin başında çalan yabancı şarkılar bir saatten sonra Türkçe popa dönüverdi. Taksimde üç bira içilecek paraya aldığımız biralarımız, sıcağı yüzlerimize vuran elektrikli ısıtıcların altında hızla ısınıyor. Masada kabanlarımız üst üste yığılmış, sessizce aralarında konuşup bize gülüyorlar. Biz de gülüyoruz. Hayattan konuşuyoruz. İşteki yeni kızdan, eski sevgililerden, orada o gece olmayan birilerinden, sesimizi asla duymayan garsondan, yan masadaki kovboy gömlekli adamdan, tuvaletin yerinden bahsederken hep gülünecek şeyler buluyoruz. Oysa bir meyhanede olsak, ilk dublenin sonunda renkler bir ton koyulaşır, nefes alıp verişlerimiz yavaşlar. Gülünecek değil üzülünecek şeyler artar. Konu birden yeni sevgililerden eski sevgililere, hep özlenen ama kavuşulamayan birilerine gelir ve tıkanır. Öyle bir tıkanır ki ağlarsın. Burası öyle değil. Burada birazdan, gecenin sonunda gel, diye mesaj atan insanlardan bahsedilecek. Yüzü olmayan isimler birer saniye masaların üzerinde uçuşup, kaybolacak. Garson siparişleri hızla getirecek, boşları kaşla göz arasında toplayacak, sürekli yeni birileri gelip boş masa aradığından içimizdeki yer işgal ediyormuşuz hissi bizi rahatsız edecek. Hızlı hızlı ve bağırarak konuşurken birden koşmaya başlayacak gibiyiz. Birkaç saat daha o masada otursak bir tramplenden pazar gününe atlayabiliriz.
Durup derin bir nefes alıyorum. Taburede ağrıyan sırtımı ovalarken kafamı kaldırıp etrafa bakıyorum.
Bu cumartesi gecesi dünyası öyle bir yer ki; tüm kızlar en güzel eteklerini giyip, en koyu renk rujlarını sürmüşler. Önlerinde saatlerdir duran az alkollü içkilerini arada bir içer gibi yaparken, makyajlarını bozmuyorlar. Ellerindeki telefonun ışıkları sürekli yanarken, pek çoğu çaresizce tuş kilidini açıp kapıyor. Muhabbetler kısa süreli bağrışmalara dönüştüğünden boğazları acıyor, konuşmaktan vazgeçiyorlar. Tuvalet kuyrukları hep çok kalabalık. Barın önünde anlamsız bir topluluk var.
Yaşanacak bir an bekleniyor. Tek başına sigara içmeye çıkıldığı an birinin çakmağını uzatacağı, tuvalet sırasında birinin gelip merhaba diyeceği, size bir içki ısmarlayabilir miyim repliğinin duyulacağı, ansızın, kendiliğinden, şairane bir tanışmanın gerçekleşeceği bir an. Bu anı beklemenin, hem de tüm gece ve bir hayat boyu beklemenin gerginliği herkesin üzerinde. Başka bir işle meşgul olunduğundan kaçıp gidebilecek bir aşık olma fırsatına mani olmak için herkes tetikte. Gözler yan masaları, yeni gelenleri, tuvalete gidenleri sürekli tarıyor. Saatler ilerledikçe bir bıkkınlık yerleşiyor yüzlere. Geri dönülecek evler, eve ulaşmak için gidilecek uzun yollar, evde soğuk yataklar, yalnız uyanılacak tatil sabahları gözlerinin önüne gelirken yapılamayacak geç pazar kahvaltıları, pazartesi arkadaşlara anlatılamayacak bir aşk hikayesi daha yitip gidiyor. Mutluluğun kendisinin bile değil, mutlu olma ihtimalinin kaybediliyor olması düşüncesi, içlerini kopkoyu bir hayalkırıklığına boyuyor. Herkes aynı anda böyle bir yalnızlığı hak edecek ne yapmış olabileceğini düşünürken, eski sevgililerinin isimlerini bir bir aklından geçiriyor. Dolayısıyla dünyanın farklı yerlerinde birbirlerini aslında hiçbir zaman sevmemiş bambaşka insanlar birbirlerini düşünüyorlar. Dünyanın dönüş hızındaki artış saatleri hızlandırıyor. Kadınların rimelleri akarken, adamlar apaçık esnemeye başlıyor. Müziğin sesi daha da yükselirken yenilgiyi kabullenmiş ilk tabur, masalarını bırakıp, kapıya yöneliyor. Bu sırada yepyeni bir şarkı çalmaya başlıyor. Sarıla sarıla uyut, diye bağıran kadın şarkıcıya içerideki herkes tüm içtenliğiyle eşlik ediyor.
Cumartesi geceleri başka hiçbir şey, yalnızlık kadar acı vermiyor.
2 Ocak 2014 Perşembe
Mars
Kadının gülüşü narin. Yüzü güzel. Elleri kendi omuzlarına sarılırken biraz tedirgin. Abartılı bir nezaket var bakışlarında. Samimi bulamıyorum. İnanacak gibi oluyorum sözlerine ama nedense bir türlü emin olamıyorum. Belki heyecanlı diyorum, belki de mizacı böyle. Karar veremiyorum.
O kadın, Türkiyeden Mars' ta koloni kurmak üzere seçilen dört kadından biri. Günlerdir onu düşünüyorum. Canım neye sıkılsa, aklıma geliyor kendiliğinden. Kendi sıkıntılarımdan tatmin olmazsam başkalarının üzüntüleri üzerinden mukayese etmeye çalışıyorum. Ne yaşasam dünyadan geri dönmemek üzere gitmeye karar veririm, bulamıyorum. Oysa o sorulara çok rahat cevap veriyor. Onun rahatlığına baktıkça daha çok hayret ediyorum. İçimden koşup sıkıca sarılmak, gitme diye ağlamak geliyor önce. Birilerinin bunu çoktan yaptığını düşünüyorum. Yakınımdaki biri böyle bir şeye karar verse, bir sandalyeye bağlayıp eve kapatırım gibi hissediyorum. Annesi diyorum ne diyor bu duruma, zaten telefonda konuşuyoruz, yine konuşuruz, dediğini görünce, duraklıyorum.
Kadının görüntüsü gözlerimin önünde değişmeye başlıyor. Teni şeffaflaştıkça içindeki buz mavisi yalnızlık hissini görüyorum. Bir çeşit zehirli gaz gibi içindeki her boşluğa yerleşmiş hüzün ortaya çıkıyor. Her nefesinde içindeki organlara batan hayalkırıklıklarının bakırdan sivri uçları parlıyor. Ardından parşömen sayfalar gibi dağılıyor kadının organları. Her birinin üzerinde vazgeçilmiş bir hayat yazılı. Çaresizliğin en dipsiz kuyularına defalarca çarpmaktan tuzla buz olmuş bir kalp, ayaklarımın altına seriliyor. Hava alamamaktan solmuş, arıtmaktan yorulmuş ciğerler bir an nefes alıyor. Çok zor, diyen bir ses belli belirsiz çınlıyor uzaklarda. Tanıdık biri gibi, çok net duyuyorum. O kadar ki, biri bana seslenmiş gibi irkiliyorum. Gazeteyi katlayıp kenara koyuyorum. Kadının vücudu normal haline geri dönüyor. Ben dünyaya geri dönüyorum.
Ertesi gün yolda gri gökyüzündeki bulutların hareketini izliyorum. Yağmura, yapraklarını dökmüş çınar ağaçlarına, denize, denizdeki vapurlara, martılara, nergislere, nergis satan çiçekçi kadınlara; atlası açıp okyanuslara, nehirlere, asla gitmeyeceğim ülkelere, yılbaşı için çekilmiş güzel şehir fotoğraflarına, telefon rehberime, pijamalarıma, yoldan geçen insanlara son kez görüyormuş gibi bakmayı deniyorum. Kendimi uzayda durmuş, masmavi bir top gibi duran dünyayı izlerken hayal ediyorum. Tanıdığım herkesin, bildiğim tüm hayatın, sahip olduğum tüm alışkanlıkların, edindiğim tüm bilgilerin artık ulaşılamaz ve geçersiz hale geldiğini idrak ettiğim anı tahayyül etmeye çalışıyorum. İnsanın kendi ölümünde ölmemiş olması gibi bir his gelip bağrıma oturuyor. Haykırmak istiyorum. Çocukken gördüğüm kötü bir rüyanın içinde gibiyim.
Eve gelince gazeteyi bulup tekrar açıyorum.
Kadının gülüşü narin. Onu gitmekten vazgeçirecek kadar hiçkimseyi sevememiş hayatta. Kahkaha atsa kırılır dudakları. Yüzü güzel. Her gece yalnız yatağına girmeden önce bir maske gibi çıkarıp asıyor başucuna. Elleri her daim tedirgin. Bir çocuğun başını, bir kedinin karnını, bir çiçeğin yaprağını, bir adamın yanağını okşamamış ömründe. Biri eline değse baştan başa çatlar parmak uçları. Abartılı bir nezaket var bakışlarında. Baktığı hiçbir yerde görecek yeni bir şey olmadığına inandırmış kendini. Bir gün oturup ağlasa, parça parça olur göz kapakları. Belki sonradan oldu diyorum, belki mizacı böyle. Oturup hiç tanımadığım bu kadının yıldız tozuna dönüşecek hayatına ağlıyorum.
O kadın, Türkiyeden Mars' ta koloni kurmak üzere seçilen dört kadından biri. Günlerdir onu düşünüyorum. Canım neye sıkılsa, aklıma geliyor kendiliğinden. Kendi sıkıntılarımdan tatmin olmazsam başkalarının üzüntüleri üzerinden mukayese etmeye çalışıyorum. Ne yaşasam dünyadan geri dönmemek üzere gitmeye karar veririm, bulamıyorum. Oysa o sorulara çok rahat cevap veriyor. Onun rahatlığına baktıkça daha çok hayret ediyorum. İçimden koşup sıkıca sarılmak, gitme diye ağlamak geliyor önce. Birilerinin bunu çoktan yaptığını düşünüyorum. Yakınımdaki biri böyle bir şeye karar verse, bir sandalyeye bağlayıp eve kapatırım gibi hissediyorum. Annesi diyorum ne diyor bu duruma, zaten telefonda konuşuyoruz, yine konuşuruz, dediğini görünce, duraklıyorum.
Kadının görüntüsü gözlerimin önünde değişmeye başlıyor. Teni şeffaflaştıkça içindeki buz mavisi yalnızlık hissini görüyorum. Bir çeşit zehirli gaz gibi içindeki her boşluğa yerleşmiş hüzün ortaya çıkıyor. Her nefesinde içindeki organlara batan hayalkırıklıklarının bakırdan sivri uçları parlıyor. Ardından parşömen sayfalar gibi dağılıyor kadının organları. Her birinin üzerinde vazgeçilmiş bir hayat yazılı. Çaresizliğin en dipsiz kuyularına defalarca çarpmaktan tuzla buz olmuş bir kalp, ayaklarımın altına seriliyor. Hava alamamaktan solmuş, arıtmaktan yorulmuş ciğerler bir an nefes alıyor. Çok zor, diyen bir ses belli belirsiz çınlıyor uzaklarda. Tanıdık biri gibi, çok net duyuyorum. O kadar ki, biri bana seslenmiş gibi irkiliyorum. Gazeteyi katlayıp kenara koyuyorum. Kadının vücudu normal haline geri dönüyor. Ben dünyaya geri dönüyorum.
Ertesi gün yolda gri gökyüzündeki bulutların hareketini izliyorum. Yağmura, yapraklarını dökmüş çınar ağaçlarına, denize, denizdeki vapurlara, martılara, nergislere, nergis satan çiçekçi kadınlara; atlası açıp okyanuslara, nehirlere, asla gitmeyeceğim ülkelere, yılbaşı için çekilmiş güzel şehir fotoğraflarına, telefon rehberime, pijamalarıma, yoldan geçen insanlara son kez görüyormuş gibi bakmayı deniyorum. Kendimi uzayda durmuş, masmavi bir top gibi duran dünyayı izlerken hayal ediyorum. Tanıdığım herkesin, bildiğim tüm hayatın, sahip olduğum tüm alışkanlıkların, edindiğim tüm bilgilerin artık ulaşılamaz ve geçersiz hale geldiğini idrak ettiğim anı tahayyül etmeye çalışıyorum. İnsanın kendi ölümünde ölmemiş olması gibi bir his gelip bağrıma oturuyor. Haykırmak istiyorum. Çocukken gördüğüm kötü bir rüyanın içinde gibiyim.
Eve gelince gazeteyi bulup tekrar açıyorum.
Kadının gülüşü narin. Onu gitmekten vazgeçirecek kadar hiçkimseyi sevememiş hayatta. Kahkaha atsa kırılır dudakları. Yüzü güzel. Her gece yalnız yatağına girmeden önce bir maske gibi çıkarıp asıyor başucuna. Elleri her daim tedirgin. Bir çocuğun başını, bir kedinin karnını, bir çiçeğin yaprağını, bir adamın yanağını okşamamış ömründe. Biri eline değse baştan başa çatlar parmak uçları. Abartılı bir nezaket var bakışlarında. Baktığı hiçbir yerde görecek yeni bir şey olmadığına inandırmış kendini. Bir gün oturup ağlasa, parça parça olur göz kapakları. Belki sonradan oldu diyorum, belki mizacı böyle. Oturup hiç tanımadığım bu kadının yıldız tozuna dönüşecek hayatına ağlıyorum.
11 Aralık 2013 Çarşamba
Paralel evren
Oturmuş o çok sevdiğim, gülümseyen fotoğrafına bakarken paralel evrenleri düşünüyorum. Bir şeyin bir kez olması ihtimali varsa, o şey, bir mekan ve bir zaman boyutunda yaşanmış olmalı. Dolayısıyla biz bir kez tanışıp birbirimizi bulduysak, bir yerde beraber mutlu olmuş da olmalıyız. Yoksa nerede yanlış yaptığını bir türlü bulamayan ben, başka bir paralel evrende kendimi çoktan karanlık bir ortaçağ kulesine kapatmış olmalıyım.
Bir alternatif evrende, şu an evde beni yemeğe beklediğine eminim. O ev, bugün gideceğim soğuk evin tam tersi istikamette bir ev. Yalın ayak bastığım masif parkelerin loş ışıkta parladığını, kapıyı açtığımda dalmaçyalı bir köpeğin üzerime atladığını görür gibiyim. Tekli bir koltukta oturan sen, kafanı okuduğun gazeteden kaldırıp bana sesleneceksin. Yanına gelip sarılacağım ve dünyanın tüm gürültüsü, anlamsız ve yorucu saldırıları kapının dışında kalmış olacak. Normalde ne yapsak normal bir sohbete dönüştüremediğimiz kesik konuşmaların önündeki setler burada kalkmış olacak.
Birbirimizi kırma, kaybetme, üzme, yanlış anlama korkularını çoktan yenmiş olacağız. Çıplak iki insan rahatlığında oturacağız karşılıklı. İstediğimiz her şeyi yiyip içer ve gerçekten her ne isek, o olarak birbirimizin gözünün içine bakarken, dürüst olacağız. Hem kendimize hem de birbirimize sanki ellerimizden her an düşüp kırılacak birer kristal vazo muamelesi yapmamıza gerek kalmayacak. Köklerimizi toprağın çok derinlerine gömdüğümüzden, sert rüzgarlarda kafamızı eğdiğimiz değil, saçlarımızı savurduğumuz bir yer orası. Dokunuşların her an bir kaybedişe dönüşebileceği bir acelenin içinde değiliz. Üzerimizi yavaşça, parça parça çıkarmaya vaktimiz var. Oda sıcaklığı öyle bir dereceye ayarlanmış ki, üşümek de terlemek de mümkün değil. Sakin olmanın ne olduğunu, göz yuvalarımızdaki gerilimin nasıl yavaşça yok olduğunu kolayca hissedebiliyoruz. Güvenli bir yer. Kimsenin kapıları vurup çıkmayacağından herkesin emin olduğu bir yer. O yüzden köpek asla havlamıyor. Bavullar dolabın çok derinlerinde bir yerde tozlanıyor. Çok uzak tarihlere alınmış iki kişilik uçak biletlerimiz çekmecede uzanmış, zamanının gelmesini bekliyor. Gecenin uzun olduğu bir yer orası. Sabahın aniden odaya girip, bizi sarmaş dolaş yakalayabileceği bir yer değil. Son bir öpücük için insanın içinin titremediği bir yer. Zamanın gerçekten çok olduğu ve sanki giderek çoğaldığı bir yer. Şimdi beraber bir kahve içmek için bulamadığımız tüm zamanların toplanıp biriktiği bir yer. Birbirimize ne alacağımıza karar veremediğimiz günler değil de hediye paketleri açıldığında atılan çığlıklar var burada. Her görüştüğümüzde üzerinde yeni bir gömlek gördüğüm zamanlar yerine, hediye ettiğim hırkaların yavaş yavaş eskidiğini gördüğüm bir zaman dilimi. Mürekkebi biten kalemlerini dolduruşunu, yeni yıl ajandasının ilk sayfasına yazdığın anlamsız notları, okuduğun kitaplarda altını çizdiğin yerleri, biriktirdiğin anahtarlıklara giderek yenilerinin eklendiğini gördüğüm bir yer. Bütün yara izlerini, çocukluk maceralarını, uzak akrabaların acayip anılarını, en utanç verici ilkokul olaylarını kendim yaşamışım gibi bildiğim bir yer. Her gün bir yenisi öğrendiğim tuhaf alışkanlıklarının beni şaşırttığı bir yer. Başkası yapsa nefret edeceğim şeylerin nasıl olup da sen yaptıktan hemen sonra bu kadar normal şeylere dönüştüğünü anlayamadığım bir yer. Birbirimize yaptığımız sabah kahvelerinde ne kadar süt olacağını, rakılarımıza kaç tane buz atılacağını, buruk kırmızı şarapların sabah bende nasıl baş ağrıları bırakacağını tam olarak bildiğimiz bir evren. Orada, ellerimiz birbirini en derin uykularda ve birbirimizin dahil olmadığı rüyalarda bile bulacaklar.
Fotoğraftaki gülümseme, ben baktıkça soluyor. Kafanı yavaşça başka bir yöne çeviriyor gibisin. Paralel bir evrende beraber olduğumuz ve bunu sen ve ben dahil bozabilecek herhangi bir şey olmadığı düşüncesi olmasa hayata şu an küsmem şart olurdu. Gerçek, acımasız ve umursamaz bir gardiyan gibi başımda dikiliyor olurdu. İçime saplanmış bir diken gibi sen orada dururken, aklımı başka hiçbir şeye veremiyor ve neden farklı hayatlarda yaşadığımızı ve neden beraber de mutsuz olabilecekken ayrı ayrı mutsuz olmayı seçtiğimizi merak ediyor olurdum. Orada hava çok soğuk ve kar rüzgarla tam boynumdan içeri girip içimde buzdan nehirler gibi akıyor, her şey tek bir renge ve tek bir görüntüye dönüşüyor olurdu.
Yine de karamsar olmayalım.
Belki bu yaşadığımız da senle hiç karşılaşmadan ölüp gittiğim başka bir evrenin paralel evrenidir.
Bir alternatif evrende, şu an evde beni yemeğe beklediğine eminim. O ev, bugün gideceğim soğuk evin tam tersi istikamette bir ev. Yalın ayak bastığım masif parkelerin loş ışıkta parladığını, kapıyı açtığımda dalmaçyalı bir köpeğin üzerime atladığını görür gibiyim. Tekli bir koltukta oturan sen, kafanı okuduğun gazeteden kaldırıp bana sesleneceksin. Yanına gelip sarılacağım ve dünyanın tüm gürültüsü, anlamsız ve yorucu saldırıları kapının dışında kalmış olacak. Normalde ne yapsak normal bir sohbete dönüştüremediğimiz kesik konuşmaların önündeki setler burada kalkmış olacak.
Birbirimizi kırma, kaybetme, üzme, yanlış anlama korkularını çoktan yenmiş olacağız. Çıplak iki insan rahatlığında oturacağız karşılıklı. İstediğimiz her şeyi yiyip içer ve gerçekten her ne isek, o olarak birbirimizin gözünün içine bakarken, dürüst olacağız. Hem kendimize hem de birbirimize sanki ellerimizden her an düşüp kırılacak birer kristal vazo muamelesi yapmamıza gerek kalmayacak. Köklerimizi toprağın çok derinlerine gömdüğümüzden, sert rüzgarlarda kafamızı eğdiğimiz değil, saçlarımızı savurduğumuz bir yer orası. Dokunuşların her an bir kaybedişe dönüşebileceği bir acelenin içinde değiliz. Üzerimizi yavaşça, parça parça çıkarmaya vaktimiz var. Oda sıcaklığı öyle bir dereceye ayarlanmış ki, üşümek de terlemek de mümkün değil. Sakin olmanın ne olduğunu, göz yuvalarımızdaki gerilimin nasıl yavaşça yok olduğunu kolayca hissedebiliyoruz. Güvenli bir yer. Kimsenin kapıları vurup çıkmayacağından herkesin emin olduğu bir yer. O yüzden köpek asla havlamıyor. Bavullar dolabın çok derinlerinde bir yerde tozlanıyor. Çok uzak tarihlere alınmış iki kişilik uçak biletlerimiz çekmecede uzanmış, zamanının gelmesini bekliyor. Gecenin uzun olduğu bir yer orası. Sabahın aniden odaya girip, bizi sarmaş dolaş yakalayabileceği bir yer değil. Son bir öpücük için insanın içinin titremediği bir yer. Zamanın gerçekten çok olduğu ve sanki giderek çoğaldığı bir yer. Şimdi beraber bir kahve içmek için bulamadığımız tüm zamanların toplanıp biriktiği bir yer. Birbirimize ne alacağımıza karar veremediğimiz günler değil de hediye paketleri açıldığında atılan çığlıklar var burada. Her görüştüğümüzde üzerinde yeni bir gömlek gördüğüm zamanlar yerine, hediye ettiğim hırkaların yavaş yavaş eskidiğini gördüğüm bir zaman dilimi. Mürekkebi biten kalemlerini dolduruşunu, yeni yıl ajandasının ilk sayfasına yazdığın anlamsız notları, okuduğun kitaplarda altını çizdiğin yerleri, biriktirdiğin anahtarlıklara giderek yenilerinin eklendiğini gördüğüm bir yer. Bütün yara izlerini, çocukluk maceralarını, uzak akrabaların acayip anılarını, en utanç verici ilkokul olaylarını kendim yaşamışım gibi bildiğim bir yer. Her gün bir yenisi öğrendiğim tuhaf alışkanlıklarının beni şaşırttığı bir yer. Başkası yapsa nefret edeceğim şeylerin nasıl olup da sen yaptıktan hemen sonra bu kadar normal şeylere dönüştüğünü anlayamadığım bir yer. Birbirimize yaptığımız sabah kahvelerinde ne kadar süt olacağını, rakılarımıza kaç tane buz atılacağını, buruk kırmızı şarapların sabah bende nasıl baş ağrıları bırakacağını tam olarak bildiğimiz bir evren. Orada, ellerimiz birbirini en derin uykularda ve birbirimizin dahil olmadığı rüyalarda bile bulacaklar.
Fotoğraftaki gülümseme, ben baktıkça soluyor. Kafanı yavaşça başka bir yöne çeviriyor gibisin. Paralel bir evrende beraber olduğumuz ve bunu sen ve ben dahil bozabilecek herhangi bir şey olmadığı düşüncesi olmasa hayata şu an küsmem şart olurdu. Gerçek, acımasız ve umursamaz bir gardiyan gibi başımda dikiliyor olurdu. İçime saplanmış bir diken gibi sen orada dururken, aklımı başka hiçbir şeye veremiyor ve neden farklı hayatlarda yaşadığımızı ve neden beraber de mutsuz olabilecekken ayrı ayrı mutsuz olmayı seçtiğimizi merak ediyor olurdum. Orada hava çok soğuk ve kar rüzgarla tam boynumdan içeri girip içimde buzdan nehirler gibi akıyor, her şey tek bir renge ve tek bir görüntüye dönüşüyor olurdu.
Yine de karamsar olmayalım.
Belki bu yaşadığımız da senle hiç karşılaşmadan ölüp gittiğim başka bir evrenin paralel evrenidir.
20 Kasım 2013 Çarşamba
Sonbahar
Yağmurun okşadığı mevsim geldi.
Hangi çocuğunu en çok sevdiğini itiraf edemeyen bir anne gibi susup, sonbaharı kapıda görünce içten içe ayrı bir seviniyorum. En akıllı, en halden anlayan, en ihtiyaç duyulduğu an kollarını sıkı sıkı dolayan oymuş gibi geliyor. Hele güzelliğinin farkında ve bunu bütün şımarık isteklerini yerine getirmek için fütursuzca kullanan yazdan sonra, insan rahatlıyor.
Aylardır soydun soğana çevirdin bizi yaz. Bizim bile orada olduğunu fark etmediğimiz doğum izlerinden çocukluktan kalma yaralara, bütün izlerimizi ortalara döktün. Üstümüzde avuç kadar kıyafetle uçsuz buçaksız denizlere soktun, derinlerde binlerce yıllık ürkütücü anılarımızı canlandırdın. Ne zaman kendimizi bir parça korumaya almak için üstümüze bir şey giymeye kalksak, sıcağınla boğdun. Kışın sessizce elmacık kemiklerimizde duran çillerimizi bile yoldan çıkardın. Çıplak tenimize ve diğerlerinin çıplak tenlerine gözlerimizi alıştırdın. Her yaz ilk kez denize girişimizi hatırlayın. Kabuğumuzu çıkarıp, kışın hırkaların altında unuttuğumuz göbek deliğimizi birden görmenin tuhaflığını. Kollarımıza, bacaklarımıza bizim değillermiş gibi bakışımızı. Yaz çok pervasız. Çok acımasız. Aklına gelen her şeyi, geldiği an yüzünüze dan diye söyleyen bir arkadaş gibi, her giydiğimiz şortta, tişörtte vücudun kusurlarını yüzümüze vuruyor. Saklanmaya izin vermiyor. Gece olup tüm sahiller birer açık hava rasathanesine dönüştüğünde yalnızlığı getiriyor akla birden. Şezlongların serin plastiğinde otururken, tutacak bir el bulamadıkça insanın içine anlamsız bir hüzün çöküyor. İçi sıkışıyor. Denize dik kıyılar, yavaş yavaş paralelleşmeye başlıyor. Bütün hisler en büyüğünden yaşanıyor. Mutluluklar ceplere sığmazken, mutsuzluklara gökler dar geliyor.Yazın gecelerin kısalmasının sebebinin, bu melankolik hislerin biraz fazla idrakının insanda geri dönülmez yaralar açacak olması olduğuna, eminim. Tam içimiz daraldığında bir bakıyoruz, güneş sapsarı doğuyor. Yaz neşesi sapsarı doluyor avuçlarımıza. Günün sarışınlığı aklımızı başımızdan alıp gidiyor.
Oysa, bakın. Sonbaharın gecelerinin uzunluğu kestaneyle, sahleple, yeni çıkan mandalinaların kokusuyla insanı merhametli bir kucaklaşmaya sürüklüyor. Sırtını okşuyor fark ettirmeden. Sarı yapraklar kaldırımlarda bırakılmış ekmek kırıntıları gibi, takip edersek bizi ılık bir yerlere götürüyor. Hırkaların sıcaklığı, battaniyelerin yumuşaklığı derken ten gevşiyor. Hücreler kendine sıcak bir yatak bulmuş kedi gibi mırıldanıyor insanın içinde. Bitki çaylarını içtikçe iç organlarımız kırlarda gezip dolaşıyormuş gibi oluyor. Renkler var sonra sonbaharda. Yazın her yeri ele geçiren o parlak sarı bile uysallaşıyor. Yavaş yavaş toprak renklerine çeviriyor yüzünü. İnsanın gözünü alan gün ışığı boynunu eğiyor. İnsan nihayet kafasını kaldırıp gökyüzüne uzun uzun bakabiliyor. Bakmalı çünkü. Çünkü sonbahar bir şey yapmanın, bir şeye başlamanın, bir şeye mutlaka karar vermenin mevsimi. Çünkü ayrılıklar en çok sonbaharda yaşanmak için var. Çünkü biri ağlayacaksa sonbaharda ağlamalı. Biri bir yeri özleyecekse en çok şimdi özlemeli. İnceden inceden acıtan ama bir yandan da mendil uzatan bir mevsim var karşımızda. Şen şakrak kahkahalar yok belki rüzgarlarda ama dinlerseniz sessiz iç çekişlerle beraber içten gülümsemeler var. Acı gerçekleri acıtmadan söylemek için kıvranan fazla kibar biri gibi tam karşımızda dikiliyor.
Sevinenler ve üzülenler için.
Sonbahar geldi.
Hangi çocuğunu en çok sevdiğini itiraf edemeyen bir anne gibi susup, sonbaharı kapıda görünce içten içe ayrı bir seviniyorum. En akıllı, en halden anlayan, en ihtiyaç duyulduğu an kollarını sıkı sıkı dolayan oymuş gibi geliyor. Hele güzelliğinin farkında ve bunu bütün şımarık isteklerini yerine getirmek için fütursuzca kullanan yazdan sonra, insan rahatlıyor.
Aylardır soydun soğana çevirdin bizi yaz. Bizim bile orada olduğunu fark etmediğimiz doğum izlerinden çocukluktan kalma yaralara, bütün izlerimizi ortalara döktün. Üstümüzde avuç kadar kıyafetle uçsuz buçaksız denizlere soktun, derinlerde binlerce yıllık ürkütücü anılarımızı canlandırdın. Ne zaman kendimizi bir parça korumaya almak için üstümüze bir şey giymeye kalksak, sıcağınla boğdun. Kışın sessizce elmacık kemiklerimizde duran çillerimizi bile yoldan çıkardın. Çıplak tenimize ve diğerlerinin çıplak tenlerine gözlerimizi alıştırdın. Her yaz ilk kez denize girişimizi hatırlayın. Kabuğumuzu çıkarıp, kışın hırkaların altında unuttuğumuz göbek deliğimizi birden görmenin tuhaflığını. Kollarımıza, bacaklarımıza bizim değillermiş gibi bakışımızı. Yaz çok pervasız. Çok acımasız. Aklına gelen her şeyi, geldiği an yüzünüze dan diye söyleyen bir arkadaş gibi, her giydiğimiz şortta, tişörtte vücudun kusurlarını yüzümüze vuruyor. Saklanmaya izin vermiyor. Gece olup tüm sahiller birer açık hava rasathanesine dönüştüğünde yalnızlığı getiriyor akla birden. Şezlongların serin plastiğinde otururken, tutacak bir el bulamadıkça insanın içine anlamsız bir hüzün çöküyor. İçi sıkışıyor. Denize dik kıyılar, yavaş yavaş paralelleşmeye başlıyor. Bütün hisler en büyüğünden yaşanıyor. Mutluluklar ceplere sığmazken, mutsuzluklara gökler dar geliyor.Yazın gecelerin kısalmasının sebebinin, bu melankolik hislerin biraz fazla idrakının insanda geri dönülmez yaralar açacak olması olduğuna, eminim. Tam içimiz daraldığında bir bakıyoruz, güneş sapsarı doğuyor. Yaz neşesi sapsarı doluyor avuçlarımıza. Günün sarışınlığı aklımızı başımızdan alıp gidiyor.
Oysa, bakın. Sonbaharın gecelerinin uzunluğu kestaneyle, sahleple, yeni çıkan mandalinaların kokusuyla insanı merhametli bir kucaklaşmaya sürüklüyor. Sırtını okşuyor fark ettirmeden. Sarı yapraklar kaldırımlarda bırakılmış ekmek kırıntıları gibi, takip edersek bizi ılık bir yerlere götürüyor. Hırkaların sıcaklığı, battaniyelerin yumuşaklığı derken ten gevşiyor. Hücreler kendine sıcak bir yatak bulmuş kedi gibi mırıldanıyor insanın içinde. Bitki çaylarını içtikçe iç organlarımız kırlarda gezip dolaşıyormuş gibi oluyor. Renkler var sonra sonbaharda. Yazın her yeri ele geçiren o parlak sarı bile uysallaşıyor. Yavaş yavaş toprak renklerine çeviriyor yüzünü. İnsanın gözünü alan gün ışığı boynunu eğiyor. İnsan nihayet kafasını kaldırıp gökyüzüne uzun uzun bakabiliyor. Bakmalı çünkü. Çünkü sonbahar bir şey yapmanın, bir şeye başlamanın, bir şeye mutlaka karar vermenin mevsimi. Çünkü ayrılıklar en çok sonbaharda yaşanmak için var. Çünkü biri ağlayacaksa sonbaharda ağlamalı. Biri bir yeri özleyecekse en çok şimdi özlemeli. İnceden inceden acıtan ama bir yandan da mendil uzatan bir mevsim var karşımızda. Şen şakrak kahkahalar yok belki rüzgarlarda ama dinlerseniz sessiz iç çekişlerle beraber içten gülümsemeler var. Acı gerçekleri acıtmadan söylemek için kıvranan fazla kibar biri gibi tam karşımızda dikiliyor.
Sevinenler ve üzülenler için.
Sonbahar geldi.
23 Ağustos 2013 Cuma
Kanatlar
Sabah, aslında iyi başlamıştı. Yalnızca işe gelirken sokaklarda gördüğüm, tekerlekli bavulunu kaldırımlarda yalpalaya yalpalaya işe ulaştırmaya çalışan adamları ve kadınları biraz kıskanmıştım. Hayal dünyamda, aslında bunların hafta sonunu iş yerinde çok çalışarak geçirecek insanlar olduğuna inanmak istemiştim. Bavulun içinden, gece masanın üzerine koyup kafalarını yaslayacakları ortopedik yastıklar, yalnızca hafta sonu çalışan insanlar kullandığı için normal çalışanların asla fark etmediği, koridorun sonundaki gizli banyoda giyilecek pofuduk terlikler, gece uykuları gelmesin diye içilecek kahveler için küçük boy bir su ısıtıcı, plastik bardaklar, şekerler, yedek sigara kartonları çıkabileceğini düşünerek avunmuştum. Üzülmüştüm hatta bir an onlar için. O bavulun içinde mayo, havlu, keten elbise üçlüsünden herhangi birinin sessizce, yarın sabah yerinden çıkıp, özgürlüğüne kavuşacağı anı bekliyor olması ihtimali, sıcak İstanbul sabahlarında dayanılacak şey değildi. Bunu düşündüğüm sırada yokuşlu bir sokağın başındaydım. Şehrin sesleri, renkleri ve hızı, bir şey hakkında gerçekten ve uzunca düşünmemizi nasıl daima engellemeyi başarıyorsa, yine yaptı. Yokuşun sonuna geldiğimde bavul, sahil, şezlong, tatil gibi milyonlarca hayalin arasına karışıp yok olmuştu. Ben de şimdi ne olduğunu hatırlamadığım bambaşka şeyler düşünmeye dalmıştım.
Az sonra otobüsteydim. Yanımda oturan kadının yediği sandviçten roka kokusu geldiğini fark ettiğim ve ön tarafta şoförün 'inmek istiyorsanız düğmeye basacaksınız' diye bir yandan söylenip bir yandan da dikiz aynasından hangi münasebetsiz yolcunun sorun çıkardığını anlamak için arka tarafı markaja aldığı an, onu okudum. İki cümleydi. Baksan her gün yazdığımız harflerdi. Tuhaf bir halleri yoktu. Yalnız öyle ağır iki cümleydi ki; yaz başından beri hayali bir denizde, suyun kaldırma kuvvetine emanet, sırt üstü bıraktığım bedenim birden suya gömülmeye başladı. Çünkü gerçeklerdi. Bu yüzden okundukları an nefes borusundan geçip, sol akciğerin hemen altında bir yere yerleşeceklerdi. Ağırlıkları yüz ölçümleriyle ters orantılı olarak artacak, zaman geçtikçe beni daha da derine iteceklerdi. Birkaç dakika içinde battım sandım.
"Yere çakılana kadar kanatlarımın olduğuna inanacağım."
Zaten hayat da yere çakılana kadar yaşanan bir şeydi.
Ağlayacak gibi oldum önce. Biz burada ne yapıyoruz ?
Herkes aynı şekilde yaşadığı için artık olağanlaşan bu hayatları gerçekten istiyor muyuz? Tüm yazı beton bloklar arasında içimiz sıkılarak, sıcaktan bayılarak geçirmenin bedeli ay sonunda aldığımız maaşlar mı? Kaç yaz gecesi dolunaya bakarak sahilde oturduk? Kaç kere gece denize girdik? Kaç defa deniz kokan bir balığın kılçıklarını masanın hemen altında oturan kediye yedirdik ellerimizle? Kaç kere karpuz, kaç tane kokusu aklımızı başımızdan alan şeftali yedik bu sene? İncirlerden, adada bağ bozumu zamanı olduğundan kaçımızın haberi var? Güne sahilde yürüyerek başlamanın, fırından taze ekmek almanın, evde kahvaltı etmenin yalnızca üst gelir sınıfına ait alışkanlıklar olabildiği bu şehirde ne işimiz var? Gelecek yaza ertelediğimiz düşler iyi güzel de, hala hayatta olacağımızın garantisi mi var?
Türkiye' de bir çalışan, yılın 1877 saatini işte geçiriyor. Norveç için sayı 1360, Hollanda için 1426. Buna Türkiye' de kayıtlara geçmeyen, çoğu için ücret talep edilemeyen fazla mesailer dahil değil. 8 saatlik çalışma için hesaplarsak 234,6 günümüz çalışarak geçiyor. Buna bir çalışanın evden çıkma- işte koltuğuna ulaşma süresi olan 1,5 saati ilave edelim. Dönüşü de düşünürsek günde iyimser tahminlerle 2.5-3 saatimiz de yolda geçiyor. Bu da yılda 29.3 gün eder. Bu bir Hollandalının asla tahayyül edemeyeceği türden bir işkence ve zaman kaybı. Biz metrobüste vahşi bir yer kavgasının göbeğindeyken, o, bisikletiyle kanal boyunca yolda karşılaştıklarına selam vererek, evine ulaşıyor. Buna sevmediğimiz insanlarla yediğimiz ve ne yediğimizi tam olarak bilemediğimiz öğle yemeği saatlerini, iş dönüşü eve vardığımızda yemek sepetinden ne yiyeceğimizi seçmeye çalışarak geçirdiğimiz zamanları eklemiyorum. Yemekten sonra uykudan hemen önce geçirdiğimiz yaklaşık 3-4 saate de hayat dediğimizi hatırlatıyorum.
İçimizde müthiş yetenekli ressamlar, müzisyenler, yazarlar, atletler, şarkıcılar, oyuncular, açacağı fırında harikalar yaratacak, dünyanın en güzel çiçeklerini yetiştirebilecek insanlar var. Her biri sabahları yanımızdan öylece geçip gidiyorlar. Biz de, onlar da içlerinde ne olduğunun farkında değiliz. Çünkü herhangi bir uğraşımıza odaklanacak vaktimiz yok. Şimdi yukarıdaki 1877 saati hatırlarsak, neyi ne için harcadığımızı tekrar düşünelim.
Her şey bittiğinde gözlerimizi kapatırken, ne güzel bir hayat yaşadık, diyebilecek miyiz?
En kısa sürede gerçekten neyi yaşamak istediğimize ve bunu nasıl yapacağımıza karar vermeliyiz.
Yere ne zaman çakılacağımız belli değil ve kanatlar gerçekten yok.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)