27 Ekim 2026 Salı

Medusa

Pencere hafif aralık. 

Mutfak tezgahının üzeri düzenli. Her şey olması gereken yerde duruyor. Eviyenin içinde bulaşık yok. Ocağın üzerindeki paslanmaz çaydanlık sabahı bekliyor. Ertesi sabahı olmasa da başka bir sabahı. Aceleyle evden çıkılanlardan birini değil de; yavaş adımlarla çaydanlığın önünde durup, üstteki parçasını sallayıp boş olduğundan emin olduğunda içine kendi hazırladığı çay karışımını koyacağı bir sabahı. Yakın zamanda geleceği belli bir anı. Şimdilik içi boş bir heykel gibi orada dikiliyor. 

Üniversitedeyken bir staj için ilk kez yurt dışına çıkıyor. Tanımadığı bir kızla aynı evdeler. Sabah olunca mutfaktaki tüm dolaplarda çaydanlığı arıyor. Bulamıyor. Öyle çok ses çıkarıyor ki bunu yaparken, diğer kız uyanıyor. Mutfağın ortasında biri kızgın diğeri üzgün dikiliyorlar. Çaydanlık yok, diyor. Diğer kız yüzüne küçümsemeyle bakıyor. Ellerini ee yani, der gibi kaldırıyor. Yanisi, kız dünyanın her yerinde her sabah çay demlenmediğini öğreniyor. Anlam veremiyor. Yine de alışıyor. Diğerleri gibi kocaman bardaklarda sert kahveler içmeyi öğreniyor. Bunların üzerinden otuz sene geçiyor. O yaştayken bir anının üzerinden otuz sene geçebileceğini hayal edemiyor. Üzerinden bu kadar zaman geçen hiçbir şeyin sağ ya da akılda kalabileceğine inanmıyor. Zamanla ilgili az, unutmakla ilgili daha da az fikri var. Böyle şeyler düşünmesi için bir gerekçe yok. Aklı unutmak yerine hatırlaması gereken şeylerle dolu. Sınavlar için ezberlediği şeyleri, birilerinin ona tarif ettiği yolları, ders saatlerini, orada ne yaptığını ve neden orada olduğunu sürekli kendisine hatırlatıyor. Yoksa aklı kendisinden hızla uzaklaşıyor. Düşünceleri beyninde üretildikleri an çaydanlığın ucundan çıkan buhar gibi savrulup uzaklaşıyorlar. Yok da olmuyorlar. Ağaçların dallarına, mağaza vitrinlerindeki plastik mankenlerin ileriye uzanan parmaklarına, parklardaki bankların kolçaklarına, yolda yanından geçen yabancıların kulak kepçelerine, bebek arabalarının tekerleklerine takılıyorlar, dolanıyorlar ya da ayrılmak istemez gibi sarılıyorlar. 

Sessiz ve sakin bir kış gecesi.

Bu kış kar yağmıyor. Birine söz vermiş gibi yağmıyor. Hava her şeyi donduracak kadar soğuk olmasına rağmen kapkara gökyüzü öylece duruyor. Aşağıya inen tek bir şey yok. Pencereden içeriye süzülen soğuk hava sırtında, ayak tabanlarında ve avuç içlerinde dolaşıyor. Kadın hafifçe ürperince ellerini, üzerindeki sabahlığın kollarının içine çekiyor. Camı kapatmıyor. Camdan dışarıya bakıyor. Sokakta yanan sarı lambalara, bomboş kaldırımlarda gündüz yürüyen insanların bıraktığı ve yalnızca ona görünen ayak izlerine, apartmanın önünde duran ağzına kadar dolu çöp tenekelerine ve onlardan çıkıp havaya karıştığını hayal ettiği balık kılçığı, yumurta kabuğu, bozulmuş süt ve bebek bezi karışımı kokuya, uzaklardan hayal meyal duyulan ambülans sirenine bakıyor. Geceleri dünya daha yavaş dönüyor. Eşyanın yorgunluğu hafifliyor. Yolların asfaltı, göğün mavisi, arabaların tekerlekleri, trafik ışıklarının kırmızısı dinleniyor. Evdeki perdeler yanlara doğru esneyip gevşiyor. Yastıklar düzleşiyor. Uykular derinleşiyor. Rüyalar bir yerlerde gerçekleşiyor. 

Kepçeler, spatulalar ve  silikon uçlu kaşıklar geçen yaz güneydeki bir adadan aldığı sarı seramik kavanozun içinde boyunlarına havaya uzatmış dikiliyorlar. Kavanozun üzerinde yılan saçlı bir medusa çizili. Medusanın ve yılanların mutfak tezgahında durması gören bazı arkadaşlarına tuhaf geliyor. Ona gelmiyor. Yılanlar gün geçtikçe evcilleşiyor. Kadın onları pırasayla, brokoli saplarının sert taraflarıyla, havuç kabuklarıyla bazen de bayatlamış ekmek kırıklarıyla besliyor.

Çıt çıkmıyor.

Kadın kulakları havaya dikilmiş bir tazı gibi dinliyor. Bir bebek ağlayışı, sifonun gider borularında ittiği suyun akışı, çok aşık bir çiftin öpüşleri ya da biten bir kavganın sonunda birinin diğerinin kucağında çocukluk anılarını anlatışı, koltukta uyuyakalmış birinin aniden televizyondan gelen sesle korkup uyanışı, sabaha kadar oturup içmiş birinin kendine dert edindiği şeyin o kadar da önemli olmadığını kavrayışı, yan dairedeki köpeğin aniden havlayışı. Hiçbiri yok. Yalnızca kendisi var. Ocak ayının yeni başladığı o gece. Yeni yılın tüm vaatleriyle insanlığı kısa bir süreliğine sakinleştirdiği o zaman aralığı. Herkesin bir yalana bir süreliğine tutunduğu zamanlar. Sıkılıyor. Esniyor.  Ne dışarıda ne içeride bir şey oluyor. Çaydanlığa bir kez daha dönüp bakıyor. Tezgahın üzerinde, hemen önünde, elini uzatsa tutabileceği mesafede duran sigara paketine. Sigara paketiyle çakmağı asla yan yana bırakmayan kendisine gülümsüyor. Çakmağı kim bilir nereye sakladı. Gidip aramaya üşeniyor. Gitse iyice uykusu kaçacak. Camı kapatmak için uzandığında doğramanın kolu dönmüyor. İleri geri çekiştirip, sertçe itiyor. 

Hayret ediyor. 

Pencerenin kulbunu çevirirken hemen dönmeyip takılışında yine o ev canlanıyor. Sıkışıp takılan pencere kulbu. Tamir etmek için karşı komşudan tornavida aramaya gidişi. Diğer kızın çaydanlık, tornavida, pervane, rende, bu kızın derdi ne, diye biraz da sesli sesli söylenişi. Ve kendisine hiçbir şeyi dert etmeyişi. Kapıyı açan sarışın çocuğun alet çantasında tornavidanın her boyunun bulunması. Bir de üşenmeyip kendisinin getirmesi ve elinin bu işlere yatkın çıkması. Tamir işlerinde de kalp inşaatında da becerikli olması. Şeytan tüyü mü, rastlantılar mı kader mi artık adına ne derseniz. Bazen aşkların romanlardaki hikayeler gibi başlaması. Gerçek hayatta olmayacak kadar parlak duyguların birden ortalığa saçılması. İnsanın kendi vücudunda ıssız adalar, yaban hayatın sürdüğü ormanlar ve dumanlı dağ başları bulması. Kendisinde olduğunu bilmediği şefkatli duyguların ve dikenli kıskançlıkların birbirine ve ellerine bulaşması. Olamayacak ne kadar şey varsa oldurması. Hayatını yeni bir dünyayla doldurması. Üzerine kelebekler, ötücü kuşlar ve uçucu renkler kondurması. Yaşanıyor bunlar. Yıllar sürüyor. Bitmeyecekmiş gibi geliyor. Heyecan geçiyor. Kızın içindeki istek bitmiyor. Sarı saçların çocukken sahip olduğu bir oyuncak bebeğin saçları gibi kendi kollarında durmasını istiyor. Hep. Aralıksız. Uzandığı an okşayabileceği uzaklıkta. İşte o, bir tek o, olmuyor. Saçları taşıyan kafa kimi zaman ortadan kayboluyor. Dünyayı dolaşıyor. Bazı zamanlar, kız delirmiş gibi ve gergin, gece uyanıp yanında uyuyan kafadaki saç tellerini saymaya kalkıyor. Bazı zamanlar, kız emin, saç telleri tanımadığı yastık kılıflarına düşüp kayboluyor. Kızın parmak uçları gündüzleri üzerinde dolaşamadığı o saçların hayaliyle zonkluyor. Bazı günler ellerinde buz kalıplarıyla geziyor. Kendisini türlü renkte ve boyda saç fırçaları bakarken buluyor. Bazı günler de usturalar, sivri uçlu makaslar hayal ediyor. Yıllar geçiyor. Saç telleri vahşileşiyor. Tuhaf, aksi ve cansız ipliklere dönüşüyorlar. Artık zehirliler. Kız kendisini kurtarmak için uğraşıyor. Büyülenmiş gibi. Bazı geceler yatağına yalnız uzanıp uyuduğundan eminken sabah uyandığında kendisini sımsıkı sarılmış buluyor. Nihayetinde kaçıp kurtuluyor. Kolay olmuyor. Teselli bulamıyor. Zamanla uzlaşamıyor. Anılarla barışamıyor. Yalnızlıkla anlaşamıyor. 

Pencere kapalı.

Kadının vücudu ısınıyor. Çakmak işte orada. Aspiratörün üzerinde duruyor. En baştan beri buradaymış, diyor kadın. Işığı kapatmadan hemen önce kavanozun içinde duran kepçenin yüzünü duvar tarafına çeviriyor. Medusanın gözleri kendisine dikili. Yılanlar sessiz. Gidip yatıyor. Gün ışıkları odanın duvarlarını sapsarı boyadığında rüyasız derin bir uykuda. Yeni bir dünya inşa ediyor.