O gün gelip benim dalıma konmuştun.
Kimbilir hangi rüzgarın çirkin sözleri seni küstürmüştü de yolundan sapıp bir hayalin peşine düşmüştün. Nasıl bir acı iç çekişte tüylerini parlatıp, kafanı boyundan büyük dalgalara gömmüştün. Hangi gölgenin karanlığından ürküp, yüzünü güney illerine dönmüştün. Nasıl bir an, dünya durmuş da sen hiç sönmez dediğin bir büyük yangının içinden hiç anlamadan geçip, canın yanmadan sönmüştün. Kimlerin gülüşlerinde soyunup, en parlak kahkahanı gecenin leyli vaktinde kalbinle beraber bin parçaya bölmüştün. Belki de ölmezlik iksirinden içtiğin günün akşamı bir çocuk parkında salıncaktan düşüp ölmüştün. Ya da birinin soğuk kasım gecesine karla kaplı bir çatı olup sabaha karşı ansızın çökmüştün. Dünyanın zembereğinin nerede olduğunu seher vakti görüp, ne yapıp edip yerinden sökmüştün. Ben kafamı gömmüş toprağın altında bir yudum suyun izini ararken belki sen üzerime edepsiz seller, küfürbaz fırtınalar dökmüştün. Upuzun bir yolculuğun sonunda tek bir yükseltinin olmadığı o uçsuz bucaksız ovaya vardığımda, gözlerimi kısıp sapsarı buğday tarlalarına bakarken yolumu kaybettiğimi anladığım an, gelip dudağımın tam kenarından öpmüştün. Bir bitmez rüyanın ucunda durmuş kabuslarla yorulurken uykunun rengi solmuş kenarını serçe parmağınla tutup bükmüştün. Önceki günden ne kadar gam keder kalmışsa evimin sokağında, gün ağarırken gelip, silip süpürmüştün. Ne çeşit bir meyveyi cebinde kurutup yemiştin de bir anda bir aklı selime dönüşmüştün. Bilemiyorum.
O gün gelip benim dalıma konmuştun.
O dal senin ağırlığınla yavaşça aşağıya salınmıştı önce. Ayaklarının bastığı yerdeki incecik kumlar ezilmişti. Ezildikçe her zerre kum, inceden gülümsemişti. Ağırlık uçup gitmeye engeldir, diye neşelenmiş bile olabilirlerdi. Dayanılmaz hafifliklerinin yorgunluğu dinmişti. Sımsıkı tutundukları her şeyi bırakıp ellerini ceplerine sokmuşlardı. Soyunmuşlardı. Hep özendikleri çöl kumları gibi yüzlerini güneşe dönmüşlerdi. Derin bir oh çekmişlerdi. Azad edilmişlerdi. Rüzgara karışıp gittikleri korkunç rüyalar görmekten korkmadan derin ve huzurlu bir uykuya gömülmüşlerdi.
Dalın bağlandığı gövdede loş ve ıslak zamanları seven bir sarmaşık yaşardı. Kumların tatlı rüyasını delice kıskandı. Bunca zaman sarıldığı gövdede mutlu olmadığını da o an anladı. Geldi ayak bileğine yavaşça dolandı. Daha önce kimseye söylemeye cesaret edemediği tüm sırlarını kulağına fısıldadı. Cilveliydi. Dişiliğin yapraklaşmış hali gibi boynundan dudaklarına her zerresiyle temas etti. Kürek kemiklerinin tam ortasında yeni bir sürgün verdi.
Gövdenin ucundaki kök derin bir uykudaydı. Dallarındaki hareket onu uyandırınca gür sesiyle sinkaflı küfürler etti. Bazı kırlangıçlar bu sözleri üzerilerine alınıp kırıldı, uçup gitti. Kalanlar umursamadan konuşmalarına devam etti. Yaşlıydı kök. Huysuzdu. Bencillik amansız bir hastalık gibi her yerini sarmıştı. O aşağıdan bakınca bunu sarmaşık sanıyordu. Yukarıya bakmaya devam etti. İyice çevirdi başını. Uzun zamandır yukarıda neler olduğunu merak bile etmemişti. Baktıkça tansiyonu düştü. En üstteki yaprakların arasından gökyüzünü gördü. Bayılacak gibi hissetti. Mavilikten gözünü alamadı. Büyülenmiş gibiydi. Bu belki babasının masallarında anlattığı gök olabilirdi. Midesi bulandı. Kafasını çevirip kendi dibine uzun uzun kustu. Asırlardır bir şey yememişti. İçinden yalnızca yosunlu sular dökülüyordu.
Toprakta o sırada bir salyangoz olan bitenden delice korkarak kabuğuna çekiliyordu. Bir solucan büklümlerini mümkün olduğunca kısaltıp içine dalacak bir delik arıyordu. Bir kirpi dikenlerini açabildiğince açıyordu kaslarını yorarak. Pis bir koku geliyordu yanından geçtiği kapkara böcekten. Uzakta bir ateş yanıyordu. Kapkara dumanları üzerimize doğru geliyordu rüzgarla. Evet, o an iklime hiç uymayan bir rüzgar kafasını senelerdir saklandığı bir ağaç kovuğundan çıkarmıştı. Bir uğultu derelerin sesine karışıyordu. Yaprakların hışırtışlarının arasına ne olduğu anlaşılmayan kelimeler karışıyordu. Yer biri dev adımlarıyla üzerinde koşuyormuş gibi sallanıyordu aralıklarla. Kanatlı her şey uçarken yönünü şaşırıyordu. Karıncalar delice koşuyorlardı bir yerlere ama yuvalarını bulamıyorlardı. Çok belliydi, bir şeyler oluyordu.
Kimse anlamıyordu.
O gün sen gelip benim dalıma konmuştun.
5 Mayıs 2016 Perşembe
27 Nisan 2016 Çarşamba
Sabah
Sonuncusunu ağzıma attığım biberlerin sapları, tabağın içinde askeri bir düzen içinde sıralanmışlardı. Kafamı eğip pijamamın üzerinden taşan göbeğime baktım. Anlaşılan o ki; normalde bunun yarısı zaten sudur diye, sayısını tartmadan yediğim biberler, biberlere çok yakışıyor diye kiloyla aldığım taze keçi peyniri ve kızarttıkça zeytin yağına da bolca banmam gereken kara çavdar ekmeği dilimleri, bir yerde vücuduma yerleşme kararı almışlardı. Doğruldum. Doğrulunca göbeğim bakış açımdan çıkmış oldu. Bakış açımdan kaybolan şeyler bana yeryüzünden de siliniyor gibi geldiğinden, zeytin yağına yatırdığım yarım dilim kızarmış ekmeği alıp zevkle ağzıma attım. Zeytin yağı çok faydalı, dedim içimde sesi yükselen ince belli kadınlara cevaben. Boşalan kahve fincanının dibinde kalan küçük yudumu uzun uzun içtim. Bir kahvaltı zamanı daha bitiyordu. Günün en güzel zamanının bitiyor olması canımı sıktı. Çatalı elimden bıraktım. Kalkıp pencerenin yanına doğru yürüdüm.
Pencere dediğimiz yer, bir çeşit gözetleme noktası bu evde. Gidip önünde durduğunda, sokaktan geçen herkesi görüyorsun. Yavaş yürüyenlerle göz göze gelirken, hızla geçenlerin meraklı kaçamak bakışlarına maruz kalıyorsun. Bakanlara ayıp olur diye pijamayla gezemiyorsun evde. Üzerimdeki sabahlığın önünü sıkı sıkı bağlıyorum ben de. Sessizlik doluyor her yere. Aydınlık ve sessizlik manzaranın bir parçası gibi duruyorlar. Pencereden bakınca bir tankerin bacasından çıkan dumanı görüyorum. Dumanın masmavi gökte dağılışını da. Bulutsuz havanın üzerine saçılmış noktalara benzeyen martıların, ağızlarını açıp kapayışlarını da. Anlatacak ne çok şeyleri var ama sesleri benim frekansıma uymuyor diye düşünüyorum. Pencereyi açıyorum. Hafif rüzgarda saçlarımın at kuyruğundan firar eden telleri uçuşuyor. Gözlerimi kapatıyorum.
Yaşamak, diyorum. Yaşamak ne kadar çok bazı anlar. Bu, karşı tepenin üzerindeki erguvan ağaçlarının bana doğru dallarını salladığı bir an. Üzerimizden geçen uçağın içindeki yabancıların başlarını eğip, bana el salladığı. Bahar dallarının yüzüme doğru yeni bir filiz çıkardığı bir an. Durmadan ağlayan bir bebeğin birden sustuğu. Kurumuş derelerin eriyen kar sularıyla dolup, gürül gürül akmaya başladığı bir an. İçime yaşayan ya da bir zaman yaşayıp ölmüş her şeyden iyi huylu bir parça efsunun akarak geldiği bir an. İçimde bir sebepten açılmış krater gibi kırığa dolup, şahane bir dağ gölü yaratıyorlar. Kaslarım kendiliğinden gevşiyor. Kollarımı geriye doğru açıp iyice esniyorum. Hafifliyorum. Biraz sonra pencereden uçup gidecek kadar teslim oluyorum esen melteme.
Neden gülümsüyorsun sen, diyor adam bana oturduğu koltuktan. Yüzü sabahları ilkokula yeni başlamış bir oğlan çocuğu berraklığında. Dudak kenarlarındaki kıvrımları teker teker öpmek geliyor içimden.
Hiç, diyorum. Hiç.
Bazı hislerin tarifi yok.
Pencere dediğimiz yer, bir çeşit gözetleme noktası bu evde. Gidip önünde durduğunda, sokaktan geçen herkesi görüyorsun. Yavaş yürüyenlerle göz göze gelirken, hızla geçenlerin meraklı kaçamak bakışlarına maruz kalıyorsun. Bakanlara ayıp olur diye pijamayla gezemiyorsun evde. Üzerimdeki sabahlığın önünü sıkı sıkı bağlıyorum ben de. Sessizlik doluyor her yere. Aydınlık ve sessizlik manzaranın bir parçası gibi duruyorlar. Pencereden bakınca bir tankerin bacasından çıkan dumanı görüyorum. Dumanın masmavi gökte dağılışını da. Bulutsuz havanın üzerine saçılmış noktalara benzeyen martıların, ağızlarını açıp kapayışlarını da. Anlatacak ne çok şeyleri var ama sesleri benim frekansıma uymuyor diye düşünüyorum. Pencereyi açıyorum. Hafif rüzgarda saçlarımın at kuyruğundan firar eden telleri uçuşuyor. Gözlerimi kapatıyorum.
Yaşamak, diyorum. Yaşamak ne kadar çok bazı anlar. Bu, karşı tepenin üzerindeki erguvan ağaçlarının bana doğru dallarını salladığı bir an. Üzerimizden geçen uçağın içindeki yabancıların başlarını eğip, bana el salladığı. Bahar dallarının yüzüme doğru yeni bir filiz çıkardığı bir an. Durmadan ağlayan bir bebeğin birden sustuğu. Kurumuş derelerin eriyen kar sularıyla dolup, gürül gürül akmaya başladığı bir an. İçime yaşayan ya da bir zaman yaşayıp ölmüş her şeyden iyi huylu bir parça efsunun akarak geldiği bir an. İçimde bir sebepten açılmış krater gibi kırığa dolup, şahane bir dağ gölü yaratıyorlar. Kaslarım kendiliğinden gevşiyor. Kollarımı geriye doğru açıp iyice esniyorum. Hafifliyorum. Biraz sonra pencereden uçup gidecek kadar teslim oluyorum esen melteme.
Neden gülümsüyorsun sen, diyor adam bana oturduğu koltuktan. Yüzü sabahları ilkokula yeni başlamış bir oğlan çocuğu berraklığında. Dudak kenarlarındaki kıvrımları teker teker öpmek geliyor içimden.
Hiç, diyorum. Hiç.
Bazı hislerin tarifi yok.
28 Mart 2016 Pazartesi
Topuk
Bir anlığına o da beni sevse, diyorum içimden. Benim onu sevdiğim kadar içi titreyerek, bir anlığına.
Söylediklerimi duyunca kendi çaresizliğimden utanıyorum. Çaresizlikten utanılıyor. Her şeye gücü
yetecek sanan insan, bir insanın kendini sevmediğini anlayınca ne yapacağını bilemiyor. Ve çaresizlik de yoksulluk gibi, ne yapsan saklanmıyor. O büyük çaresizliği anlat bana şimdi biraz, diyor karşımdaki koltukta sırtı dimdik oturan kadın. Eliyle bir yandan gözlüğünü düzeltiyor. Burnunda gözlük izi var. Belli ki sözlerimin sesi var, içimden değiller. Sesim kendime yabancı. Söylediklerim zaten sokakta görsem tanıyamayacağım cinsten. Oysa birisi beni içten sevince, bende mucizeler oluyordu, diyorum. Mucize deyince kıpırdanıyor kadın yerinde. Bacak bacak üzerine attığı ayağını değiştiriyor. Mucize derken ne demek istiyorsun, biraz açalım, diyor.
Açamıyorum. Kendi röntgenimi çekemiyor, derin kesiklerime dikiş atamıyor ve bademciklerim şişmişken tavuk suyu çorba pişiremiyorum. Her şeyi neden kendi başıma yapmam gerektiğine de anlam veremiyorum. Yoruluyorum. O an gerçekten birden yoruluyorum. O an odanın içinde ileri geri yürüdüğümü ve bunun da beni iyice yorduğunu fark ediyorum. Gidip kadının karşısına oturuyorum. Ayağımda topuklu ayakkabılar var. Kadın olduğumu cümle aleme ispat eder gibi topuk sesleriyle dolaşıyorum günlerdir koridorlarda. Tarak kemiğimin üzerini ayakkabının kenarı kesmiş.
Kadın gözünü kırpmadan yüzüme bakıyor. Oysa beni bir anlığına bile sevmiyor, diyorum. Kadın başını çevirip bana fark ettirmediğini sanarak saate bakıyor. Saat hep aynı yuvarlak. İçindeki yelkovan kadının ona baktığını görünce dört nala koşmaya başlıyor. Sağ ayağımdaki ayakkabının topuğu gürültüyle yere düşüyor.
Söylediklerimi duyunca kendi çaresizliğimden utanıyorum. Çaresizlikten utanılıyor. Her şeye gücü
yetecek sanan insan, bir insanın kendini sevmediğini anlayınca ne yapacağını bilemiyor. Ve çaresizlik de yoksulluk gibi, ne yapsan saklanmıyor. O büyük çaresizliği anlat bana şimdi biraz, diyor karşımdaki koltukta sırtı dimdik oturan kadın. Eliyle bir yandan gözlüğünü düzeltiyor. Burnunda gözlük izi var. Belli ki sözlerimin sesi var, içimden değiller. Sesim kendime yabancı. Söylediklerim zaten sokakta görsem tanıyamayacağım cinsten. Oysa birisi beni içten sevince, bende mucizeler oluyordu, diyorum. Mucize deyince kıpırdanıyor kadın yerinde. Bacak bacak üzerine attığı ayağını değiştiriyor. Mucize derken ne demek istiyorsun, biraz açalım, diyor.
Açamıyorum. Kendi röntgenimi çekemiyor, derin kesiklerime dikiş atamıyor ve bademciklerim şişmişken tavuk suyu çorba pişiremiyorum. Her şeyi neden kendi başıma yapmam gerektiğine de anlam veremiyorum. Yoruluyorum. O an gerçekten birden yoruluyorum. O an odanın içinde ileri geri yürüdüğümü ve bunun da beni iyice yorduğunu fark ediyorum. Gidip kadının karşısına oturuyorum. Ayağımda topuklu ayakkabılar var. Kadın olduğumu cümle aleme ispat eder gibi topuk sesleriyle dolaşıyorum günlerdir koridorlarda. Tarak kemiğimin üzerini ayakkabının kenarı kesmiş.
Kadın gözünü kırpmadan yüzüme bakıyor. Oysa beni bir anlığına bile sevmiyor, diyorum. Kadın başını çevirip bana fark ettirmediğini sanarak saate bakıyor. Saat hep aynı yuvarlak. İçindeki yelkovan kadının ona baktığını görünce dört nala koşmaya başlıyor. Sağ ayağımdaki ayakkabının topuğu gürültüyle yere düşüyor.
17 Şubat 2016 Çarşamba
Bu his
Sorunuza içtenlikle cevap vermek isterim.
Yalnız siz de kulaklarınızı duyacaklarınız konusunda uyarın. Zira bazı sözleri yalnızca söylemiş olmak değil duymuş olmak da geri alınamaz bir durumdur. Hafızanızın ve midenizin bundan sonra hatırladıkça ekşiyecek taraflarını açık pencerelere doğru döndürün. Işıkları da biraz kısın; öğrenecekleriniz loş iklimlerin hayvanlarıdır.
Tarifi zor. Tarife kalkışınca en güzel yanlarından çatlayıp su almaya başlıyor tüm o büyülü şeyler. Oldukları en biricik halleri daha önce var olmuş ya da yaşanmış bir şey sıradanlığına koşmaya başlıyor. Oysa bu, bayım, daha önce yer yüzünde hiç yaşanmamış bir hikayedir. Yine de birilerine anlatayım diye gelip benim dudaklarıma konmuştur. Yüküm ağır. Bir biçimde bu hissi size anlatabilmeliyim.
Söğüt ağaçlarının dalları gibi yayılır bu his ciğerlerimin altındaki ovaya. Havaya karışmıştır. Bir damla boyanın bir bardak suya karışması gibidir. İçimde dağılmıştır hale hale. Suyun her zerresi işini ciddiyetle yapmış ve ensemden ayak parmaklarımın sarp yamaçlarına kadar taşımıştır aynı ürpertiyi. Bir arabanın tümsekten geçerken göbeğimize düşürdüğü ılıklığa benzer. Eklemleri ağrıyan yaşlı bir kız çocuğunun hasta yatağında duyduğu türden bir umuda. Kelebek kanadı gibi kırılgan ve güzel. Uzun uzun seyredilmekle hiçbir yanı aşınmıyor. Böyle şeyler camdan üflenerek yapılır diye hayal etmek daha kolay; oysa değil. Plastikten bir his bu. Ne kadar hırpalansa şekli değişmiyor. Aynı metanetle bir temizlik leğeni gibi, kalın bir su şişesi, yazlıklarda giyilen terlikler gibi, öylece duruyor. Ömrü benim faniliğimin yanında arsızca uzun. Beni bir gün gömecekler. O ise, binlerce yıl boyunca sapasağlam, düştüğü yerdeki böceklerin antenlerine, otların tohumlarına, solucanların boğumlarına baka baka var olmaya devam edecek. Uyuyamadığınız gecelerden birinde gözünüzde ıssız mezarlıklar canlanırsa, sebebi, size doğru seslenen, ölmezlik iksirini tatmış o plastiktir. Şaşırmayınız.
Sıralı ölümlerde benim sizi duymam gerekir. Gelin görün ki sırasız bir his bu. Kum saatlerini istediği gibi tutup baş aşağı çeviriveriyor. Bertaraf etmiş yelkovanların anılarla savaşını. Ne kadar haklı tarafı tutmaya çabalasa yapamıyor, içten içe acılardan yana oluyor. Acılar her sabah taze bir somun ekmek gibi kokusuyla gelirken, anılar içilmeye kıyılamayan bir şişe şarap gibi mahzende eskiyor. Ekmeğin tarafını tutuyor böyle zamanlarda da. Bıçağa zahmet etmiyor, eliyle tutup ayırıyor ekmeğin kabuğunu. Pamuk gibi bir lokmasını, geceden ısladığı gözlerime banıp yiyor. Bazı hisler cılız olur. Tabağını hiçbir zaman bitiremeyen ilkokul çocukları gibi çelimsiz. Bunlar hep annelerine dert olur. Bu, öyle değil. Ekmeği banışından anlamışşınızdır bayım. Bu, öğleden önceki son teneffüste beslenme çantasını karıştırıp duran çocuk. Olur olmaz zamanlarda midesi kazınıyor. Gürbüzlüğü henüz yemediklerinden. Geceleri iliğine kadar çekip yaladığı kemiklerim sabaha iyileşmiş olunca iştahtan ağzı sulanıyor.
Kurak bir his bu. Çöl iklimine yakın. Bir gece yarısı ansızın geldiği son seferde, ayak baş parmağımın ucu buz tutup kırıldı. Ki zaten hep ansızın geliyor. Ne kadar ısrar etsem evine telefon hattı çektirmiyor. Çektirmediği için de nezaketen beni arayıp müsait misin, diyemiyor. Hep ev dağınıkken, tam sofraya oturacakken ya da ben topuğu yırtık çorabımla televizyon izlerken geliyor. Ki topuğu delinen bazı çoraplar bazı nedenlerden bir türlü atılamıyor. Çöldeki kumullarla beraber, rüzgar estikçe beni başka bir tarafa savuruyor bu his. Başım ağrıyor o günler bayım. Kafam tutuyor. Midem bulanıyor aydınlığa baktıkça. Benden başka kimse gün ışığında kımıldayıp duran dehşetengiz varlıkları görmüyor.
Dibi tutmuş bir his bu. Yanmaya yüz tutmuş pirinç pilavı gibi kokuyor. Sobanın üzerinde yanan kestaneler ya da incelikli bir ruhun bıraktığı portakal kabukları gibi değil. Zamanını azıcık şaşırsan bir tencere pilavı çöpe döküyorsun. Tabağında kalan pirinç tanelerinin çokluğu kadar şiddetli cehennem ateşinde yanılacağına inandırılmış çocuklarız, nasıl dökeriz? Dökemiyoruz. Bakışıyoruz tencereyle. İçimize dert oluyor. Günah oluyor. Çok yazık oluyor.
Bu hissin dertliliği çok bayım. Annelik gibi bir şey. Ne kadar uğraşsa insan bir şeyini ya az ya fazla yapıyor. Hep bir iç sıkıntısı. İç sıkıntısı kötü bir his değildir her şeye rağmen. İnsan o sıkıntının içinde gonca bir gül gibi katman katman açılıyor. Hiç bilmediği yerlerinden origamiler yapıyor. Yaz güneşinde kalmış omuzlarını tırnak uçlarıyla sokar gibi soyuyor kendini. Her sayfasına kenar süsleri çiziyor. Hiç yapamazsa, kenarına, kenar süsü, yazıyor. Yeni bir göz buluyor avuç içlerinde. Dokunduğu her tende tekrarı imkansız bir neşenin taklidini arıyor. Bulamıyor. Çok yanılıyor. Az gülüyor. Gülünce odalar çınlıyor. Apartman sahanlıklarındaki modası çoktan geçmiş seramiklerde gülüşünün buğusundan damlalar kalıyor.
Her sabah kendi burcundan hemen sonra onun burcunu okumak bu his. Televizyonda bir kaza haberi gördüğünde görüntülere korkarak bakmak. Kafanda kendininkiyle bazen tatlı tatlı çene çalan bazen ölümüne kavga eden ikinci bir sesin varlığıyla yaşamak. Giyinme kabininde denediğin paltolonun kalçasına bakarken biri de seninle beraber bakıyormuş gibi hissetmek. Kitaplardan cümleler, konserlerden ezgiler, gecelerden yergiler biriktirmek bir gün anlatmak için. Bir an bir zeytin tarlasının tam ortasında durup sonbahar rüzgarının yapraklara çarpan, olgun zeytinleri yere düşüren sesini dinlerken hüzünlenmek. On saniyelik videolarla yaşadığın her güzel anı bir gün ona göstermek üzere biriktirmek. Yüz kişiye bağıra çağıra anlattığın güzel haberin ağırlığının sırf birinin kulağına fısıldayamadın diye birkaç dakika içinde kantarla tartılabilecek ağırlığa gelmesi bu.
Bu hissin sahibi olmak zor bayım. Evcil hayvan evlat edinmişsin ama o evcil hayvan da dünyada kalan son vahşi kaplanmış gibi. Sen ona sahip olamıyorsun, o senin neyin olduğunu bir an bile düşünmüyor. Tam artık birbirimize alıştık, beni yemez, aniden kolumu koparmaz dediğin an gözünün içine baka baka boynunu ısırıveriyor. Şakası olmayan bir his bu. Kendini çırılçıplak önüne attığın an seni öldürüyor. Onun suçu değil, içgüdüleri öldürme düzenine meyilli.
Yargılıyor bu his. İşaret parmağı pek çok geceden daha uzun. Yüzüne doğru sallamaya başladıktan birkaç dakika sonra suçlu ilan ediliyorsun. Geniş meydanlarda yüzlerce insan önünce sallandırıyor bazen. Bir kadehin dibinde kendi göz bebeğinin içindeki sonsuz bir kuyuya kafa üzeri düşüyorsun. Vücudunun daha önceden dokunulmuş yerlerine elektrik çarpıyor en olmaz günlerde. Ensen uyuşuyor. Şapkan uçup gidiyor çamurlu sulara. Acımasız bir his bu. Dinlemiyor. Dinlemek istemiyor. İlgilenmiyor mazeretlerinle. Ne istersen anlat, onun gözleri ya uzaklara dalıyor ya da yoldan geçen uzun boylu kadının eteğinin pilelerine takılıyor.
Neyiniz var bayım, renginiz kireç gibi oldu.
Belli ki sorunuzun cevabı dar ceplerinize sığmıyor.
12 Şubat 2016 Cuma
28 Ocak 2016 Perşembe
Kumbara
İnsan demirden bir kumbara.
İçine attıkça biriktiriyor. Birbirine eklenerek çoğalıyor. Birbirini çağırıyor. Elele tutuşup dönmeye başlıyorlar gün sonunda. İsimleri var. Bakınca yüzleri var. Tutunca elleri var. Dokununca sıcacık tenleri var. Abuk sabuk öfkeleri, birden gelen sinir krizleri var. Çok dikkatli bakılınca görülen derin kesik izleri var. Yanaklarında bırakılmış tokatlar, yüzlerine söylenmiş büyük yalanlar, bedenlerinin tam ortalarında imara kapalı ormanlık alanlar var. Arkalarından sövülmüş, ara sokaklarda sarhoşken dövülmüş, bazı gece yarılarında ansızın ölünmüş.
O gün kapıları açık bırakıp gidenlerle, çarparak vurup gidenler aynı anda bir sarma sigara yakmış. Dünyanın her yerinden bir çok insan artık bir kapıdan çıkıp gitmeleri gerektiğini idrak etmiş. Bazıları canlarından parçalar bırakmış, bazıları çıktıkları an rahatlamış, ferahlamış, derin bir nefes almış. Mahşer yeri gibi bir kalabalıkmış. O gün öfke, yıllardır arkasında hapis olduğu demir parmaklıkları kemire kemire devirmiş. Milyonlarca parçaya bölünüp havaya karışmış. İnsanlar içlerinde birden bir kıpırtı hissetmişler önce. Ne olduğunu anlayamadan çoğu pardesülerinin yakalarını kaldırıp binalardan sokaklara çıkmaya, bavullarına rastgele birkaç parça kıyafet atıp kapağını kapatıp taksiler çağırmaya başlamışlar. Evlerinden çıkarken dönüp geriye son kez bile bakmamışlar. Ki son kez bakılmayan şeyler en zavallılar. Duraklara, yollara, hava alanlarına, iskelelere, tren istasyonlarına akın etmişler. Birden içlerindeki her şeyi bırakıp gitme hissi dayanılmaz boyutlara gelmiş. Sanki biraz sonra dünya bitecekmiş gibi bir şaşkınlık ve korkuyla yanında olmak istedikleri o birinin yanına, annelerinin dizlerinin dibine, sevgililerinin yatağına, çocuklarının odasına, büyük annelerinin mezarına, anlayın işte, olmadıkları bir başka yere gitmek üzere yola çıkmışlar. İlk önce her şeyin anlamsızlaştığını hemen sonra aslında gözlerinin yalnızca anlamlıları görmeye başladıklarını anlamışlar.
Koşmuşlar, hızlı hızlı yürümüşler, yorulup yol kenarlarında yan yana oturup dinlenmişler. Birbirlerinin sandviçlerini paylaşmışlar. Aynı su şişesinden hiç tereddüt etmeden su içmişler. Aynı taksinin arka koltuğuna yabancılar olarak oturup tanıdıklar olarak gittikleri adreslerde inmişler. Ayrılırken kucaklaşmışlar. Birbirlerini bir daha hiç görmemişler ama hep anımsamışlar. Anımsarken gülümsemişler. Ve zaten bu yeterliymiş. Susmuşlar. Susarken el ele tutuşmuşlar. Kumbara dolmaya devam ediyormuş.
Son yolcular da varmaya çabaladıkları kapıların eşiklerinden içeriye adım atınca korkunç bir ses duyulmuş. Herkes aynı anda sağır olmuş. Kumbaralar teker teker patlıyormuş. İçinden demirden kollar, bacaklar, araba farları, nar taneleri, kar taneleri, tarçın taneleri, bozacının çığırtkan sesi, buğday başakları, fener balıkları, ada rüzgarları, teki kaybolmuş eldivenler, sebepsiz terk edenler, sebepli çekip gidenler, köşe başı kokoreç arabaları, balık ağları, üzüm bağları, büyükbaş hayvanlar, çorak topraklar, meksikalar, afrikalar, kayısı kıvamında pişmiş yumurtalar, rulo yapılıp kapı arkasına dayanmış el dokuması halılar, üzerinde yeni sevişilmiş kar beyazı çarşaflar, uzun pazar kahvaltıları, yatmadan önce çocuklara anlatılmış yalandan masallar, bağırışlar, geçmeyen hıçkırıklar, dinmeyen acılar, unutulmayan anılar ve mide boşluğunda donup kalmış at hırsızı suratlı haydutlar fırlamış.
Kumbara fikri kimin aklından çıktı ki zaten, demiş bodrumun karanlığında oturan çocuk annesinin elini sımsıkı tutarken. İnsan demirden bir kumbaradır, demiş kadın. Hep sonradan, demek için biriktirir.
İçine attıkça biriktiriyor. Birbirine eklenerek çoğalıyor. Birbirini çağırıyor. Elele tutuşup dönmeye başlıyorlar gün sonunda. İsimleri var. Bakınca yüzleri var. Tutunca elleri var. Dokununca sıcacık tenleri var. Abuk sabuk öfkeleri, birden gelen sinir krizleri var. Çok dikkatli bakılınca görülen derin kesik izleri var. Yanaklarında bırakılmış tokatlar, yüzlerine söylenmiş büyük yalanlar, bedenlerinin tam ortalarında imara kapalı ormanlık alanlar var. Arkalarından sövülmüş, ara sokaklarda sarhoşken dövülmüş, bazı gece yarılarında ansızın ölünmüş.
O gün kapıları açık bırakıp gidenlerle, çarparak vurup gidenler aynı anda bir sarma sigara yakmış. Dünyanın her yerinden bir çok insan artık bir kapıdan çıkıp gitmeleri gerektiğini idrak etmiş. Bazıları canlarından parçalar bırakmış, bazıları çıktıkları an rahatlamış, ferahlamış, derin bir nefes almış. Mahşer yeri gibi bir kalabalıkmış. O gün öfke, yıllardır arkasında hapis olduğu demir parmaklıkları kemire kemire devirmiş. Milyonlarca parçaya bölünüp havaya karışmış. İnsanlar içlerinde birden bir kıpırtı hissetmişler önce. Ne olduğunu anlayamadan çoğu pardesülerinin yakalarını kaldırıp binalardan sokaklara çıkmaya, bavullarına rastgele birkaç parça kıyafet atıp kapağını kapatıp taksiler çağırmaya başlamışlar. Evlerinden çıkarken dönüp geriye son kez bile bakmamışlar. Ki son kez bakılmayan şeyler en zavallılar. Duraklara, yollara, hava alanlarına, iskelelere, tren istasyonlarına akın etmişler. Birden içlerindeki her şeyi bırakıp gitme hissi dayanılmaz boyutlara gelmiş. Sanki biraz sonra dünya bitecekmiş gibi bir şaşkınlık ve korkuyla yanında olmak istedikleri o birinin yanına, annelerinin dizlerinin dibine, sevgililerinin yatağına, çocuklarının odasına, büyük annelerinin mezarına, anlayın işte, olmadıkları bir başka yere gitmek üzere yola çıkmışlar. İlk önce her şeyin anlamsızlaştığını hemen sonra aslında gözlerinin yalnızca anlamlıları görmeye başladıklarını anlamışlar.
Koşmuşlar, hızlı hızlı yürümüşler, yorulup yol kenarlarında yan yana oturup dinlenmişler. Birbirlerinin sandviçlerini paylaşmışlar. Aynı su şişesinden hiç tereddüt etmeden su içmişler. Aynı taksinin arka koltuğuna yabancılar olarak oturup tanıdıklar olarak gittikleri adreslerde inmişler. Ayrılırken kucaklaşmışlar. Birbirlerini bir daha hiç görmemişler ama hep anımsamışlar. Anımsarken gülümsemişler. Ve zaten bu yeterliymiş. Susmuşlar. Susarken el ele tutuşmuşlar. Kumbara dolmaya devam ediyormuş.
Son yolcular da varmaya çabaladıkları kapıların eşiklerinden içeriye adım atınca korkunç bir ses duyulmuş. Herkes aynı anda sağır olmuş. Kumbaralar teker teker patlıyormuş. İçinden demirden kollar, bacaklar, araba farları, nar taneleri, kar taneleri, tarçın taneleri, bozacının çığırtkan sesi, buğday başakları, fener balıkları, ada rüzgarları, teki kaybolmuş eldivenler, sebepsiz terk edenler, sebepli çekip gidenler, köşe başı kokoreç arabaları, balık ağları, üzüm bağları, büyükbaş hayvanlar, çorak topraklar, meksikalar, afrikalar, kayısı kıvamında pişmiş yumurtalar, rulo yapılıp kapı arkasına dayanmış el dokuması halılar, üzerinde yeni sevişilmiş kar beyazı çarşaflar, uzun pazar kahvaltıları, yatmadan önce çocuklara anlatılmış yalandan masallar, bağırışlar, geçmeyen hıçkırıklar, dinmeyen acılar, unutulmayan anılar ve mide boşluğunda donup kalmış at hırsızı suratlı haydutlar fırlamış.
Kumbara fikri kimin aklından çıktı ki zaten, demiş bodrumun karanlığında oturan çocuk annesinin elini sımsıkı tutarken. İnsan demirden bir kumbaradır, demiş kadın. Hep sonradan, demek için biriktirir.
11 Ocak 2016 Pazartesi
Kapı
Derin uçurumların kenarında
Her taşımızı ayrı rüzgarla yontmuşuz
Günle beraber solup gitmiş yüzümüzün rengi
Bir şahin alıp götürmek üzere göğsümüzdeki benleri
Bir tuhaf düşme korkusu imkansız kılıyor tüm telafileri
Belki de bin kere düşüp yine de birinde uçmayı umut etmeli
Ya da umut dediğimiz ne varsa hoyrat makaslarla paramparça.
Büyük kapıların arkasında
İtiraflara dökülmektense gizlice dinlemeyi sever olmuşuz
Parmak uçlarına saplıyor terk edenler avuç içlerini
Tanımaya diz kapaklarından başlamalı kışla beraber gelenleri
Boyun hizalarında kutsal topraklar yerle bir
Kulağımızdaki sinkaflı küfürlerle inlemeler aynı cümlenin öğeleri
Kapının kolu diğer tarafta besbelli
Kilidin dili acılaşıyor yanlış bir anahtar içinde dönmeye çalıştıkça.
Her taşımızı ayrı rüzgarla yontmuşuz
Günle beraber solup gitmiş yüzümüzün rengi
Bir şahin alıp götürmek üzere göğsümüzdeki benleri
Bir tuhaf düşme korkusu imkansız kılıyor tüm telafileri
Belki de bin kere düşüp yine de birinde uçmayı umut etmeli
Ya da umut dediğimiz ne varsa hoyrat makaslarla paramparça.
Büyük kapıların arkasında
İtiraflara dökülmektense gizlice dinlemeyi sever olmuşuz
Parmak uçlarına saplıyor terk edenler avuç içlerini
Tanımaya diz kapaklarından başlamalı kışla beraber gelenleri
Boyun hizalarında kutsal topraklar yerle bir
Kulağımızdaki sinkaflı küfürlerle inlemeler aynı cümlenin öğeleri
Kapının kolu diğer tarafta besbelli
Kilidin dili acılaşıyor yanlış bir anahtar içinde dönmeye çalıştıkça.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)