9 Ekim 2011 Pazar

Pazar

Yağmurun yağdığı günleri, günlerden  pazarsa severdin. Tüm gün dışarıya bakardın gökyüzünde bir iz ararcasına. Yeterince bakarsan kimsenin göremediği bir işaret görebilirmişsin gibi. Gördün mü gerçekten bilmiyorum, gördüysen de bana söylemedin. Pencerenin önünde otururken o kadar uzaklarda olurdun ki... Eline dokunduğumda irkilmezdin. Başını çevirip bakmazdın. Senden yayılan sıcaklığın azaldığını hissederdim akşama doğru. Sanki sesimi çıkarmasam, bıraksam seni, parçalanıp un ufak olacaktın gün sonunda. Pencereden savrulup gidecektin.

Ben televizyon izlerken aynı odada otururduk. Seninle aynı hayalin topraklarında olabilmek için o an aklından geçen yerleri bulmaya çalışırdım. Benim haritamda işaretli değildi oralar, bulamazdım. Yalnız başıma oturur, sırtından geçen kervanları izlerdim. 

Geri geldiğin anları saatin kadranına işaretlerdim. Gittiğin yerlerde zaman daha hızlı geçiyor olmalıydı. Yorgun dönerdin. Avurtların çökmüş olurdu. Saçlarının birkaç teli daha kırlaşmış. Gözlerinin kenarlarında yeni kırışıklıklarla gelirdin. İçinde yeni kırgınlıklarla. Ellerinde yeni çatlaklarla. Kalbinde zamansız büyümüş duygularla.  Kaybolurduk bazen kelimelerinin uğradığı duraklarda. Vazgeçerdik öpüşmekten konuşarak yıpranmış dudaklarla. Ne yapsam bulamazdım seni oturduğun kadife koltukta. Ne kadar dokunsam tenine, değemezdim. Sana her daim teğet geçerdim.


Kedi ansızın çıktı sandalyenin altından. Sağanak şimşeklerin gürültüsünden korkmadı. Dışarıda ıslanan sokak kedilerini bir an bile umursamadı. Gerindi. Önümden geçerken bir an durup yüzüme baktı. Yüzümde sıcak yaz öğleden sonralarından kalan bir iz aradı.  Bulamadı. Tutundum kuyruğuna. Yalnızlıktan birer tasma taktık. Onun tüyleri, benim saçlarım sonsuzluğa uzadı. Var olamadık, yok olamadık. Zamanın ucunda bir yerde asılı kaldık. 


Asırlar sonra bir gün, dönüp, baktın. Kalktın. Evin tüm odalarında aradın beni. Dünyanın tüm sokaklarına bakındın. Ayağında ev terlikleriyle koştun boş sokaklarda. Saklanacak yer bulamadın. Kimsenin  oturacağı taş, yaslanacağı duvar, açacağı kapı olamadın.
Ben çekmecelerde yoktum. Duvardaki çatlaklarda hiç bulunmadım. Kirli çamaşırların arasında olmadım. Takımyıldızların ucuna tutunmadım. Senelerdir giymediğin bir ceketinin mendil cebindeydim. Çok aradın  beni ama bulamadın.


3 Ekim 2011 Pazartesi

Son kara parçası.

Gece mavisi sessizlikte uzanıyorum. Çok uzak bir dünyadan az önce geri dönmüşüm. Kafam çok uzun zaman suyun içinde kalmış, tam boğulurken biri tutup beni çıkarmış. Daha önce zaman üzerimden akıp giderken, şimdi içimden geçiyormuş. Midemin çeperlerine çarpıp etkisi azalıyormuş saniyelerin. Yelkovan, yağız bir at gibi dörtnala koşarken karanlıkta; akrep bir bacağı topal, ona yetişmeye çalışıyormuş. Bu yatak, boşlukta duran son kara parçasıymış. Etrafım sisli bir sonsuzluk. Boşlukta uzanıyorum.


Uzandıkça, bacaklarım kollarım ayrı ayrı uzamaya başlıyor. Uzansam, dağların eteklerindeki taze karlara dokunabilirim. Bozkırların kollarında uzanan bir vadiyim. Bir karınca kafilesi ritmini hiç sektirmeden üzerimden geçiyor. Geçtiği her yerde edepsiz bir fırtına kokusu bırakıyor. Antenlerinde binlerce gün doğumu gün batımına dönüşüyor. Ayaklarının birbirine sürtündüğünde çıkardığı sesi duyuyorum. Benim ayaklarım en az yirmi ton, kımıldayamıyorum. Tüm iç organlarım kurak topraklar gibi çatlıyor. Yerimden kalkıp, bir damla su bulamıyorum. Gökyüzü bin kanallı bir televizyon. Yağmursuz bulutlar avare avare dolaşıyorlar. Parmak uçlarım hissiz. Çatıdan sarkan buz sarkıtları gibi uzanıyorlar ellerimden aşağıya. Havalanıyor yatak yerden. Aşağıya bakamıyorum. Karanlık yeryüzü beni ürkütüyor.


Kapının açıldığını duyuyorum. Hafif adımlarının son dünya toprağına yaklaştığını. Bana asla varamayacakmışsın; son adımında yer paramparça olacakmış, düşecekmişsin gibi hissediyorum karadeliklerden birine. Gözlerimi kapatıyorum. Kapatsam da görmeye devam ediyorum eğilip yüzüme baktığını. Saçlarımı okşarken hangi saç tellerime dokunduysan onlara isimler koyuyorum. Uzun bir yoldan gelmiş gibi halin. Sanki senelerdir görmemiş gibi bakıyorsun yüzüme. Sanki ilk kez gördüğün birine bakar gibi. Umduğunu bulamayıp, erken çıktığın bir filmden çıkarken sinema perdesine son kez bakar gibi. Okumaktan vezgeçtiğin bir kitapta kaldığın yeri işaretler gibi gezdiriyorsun parmaklarını yanağımda. Işığı açmıyorsun, ben de gözlerimi.


Yavaşça inerken yatak yere, ahşap döşemede derin bir yarık açılıyor. Kalbimde daha derin bir tane. Biliyorum ki sen kendi ellerinle açtığın bu yarayı istesen de iyileştiremeyeceksin. Ben kendi ellerimle yarattığım seni değiştiremeyeceğim. Dünyanın üzerinde dolaşan bu yatakta, yolları asla kesişmeyen iki yabancı gibi birbirimizi arayıp duracağız.


25 Eylül 2011 Pazar

O, benim.

Beni benimle bırak giderken diye şarkı var ya, sen ona aldırma. Gidiyorsan eğer ve gerçekten bu kez, beni de götür. Götür ki; ikimiz de hayatlarımızı birbirimizin yerine başkalarını koyarak da mutlu olabileceğimize kendimizi inandırmaya çalışarak harcamayalım, dedim. Dinlemedin.


Hayatta attığın her adımda ayağının takıldığı bir taş var ya, o, benim. İçinde çırpınan kuşlar var bazı geceler, uçacak gökyüzü bulamıyorlar kendilerine, o kuşlar benim. Aniden uyanıp evden gelen tıkırtıları duyuyosun ya, sanki biri evde dolaşıyormuş gibi, evet, benim. Bazı sabahlar çok zor uyanmak senin için, yüzündekileri yastık izi sanıyorsun, aslında o izler benim. Bazen uyandığında bir rüya gördüm ama hatırlamıyorum diyorsun ya, o rüya benim. Cumartesi gecelerinin en mutlu anında, birden her şeyi bırakıp eve dönmek, yatağına yatıp hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyorsun bazen. Bir anlam veremiyorsun ya bu duruma, sebebi benim. Rakı sofralarında biraz oturunca, peynirle kavunun son dilimlerinin yendiği sıralarda, birden kendini bir ipin üzerinde yürürken buluyorsun. Bir yanı kopkoyu bir karanlık ipin, bir yanı sonsuz bir mutluluk. Öyle bir an ki bu, düşemiyorsun bile. Araftasın. Ne kadar korku varsa içinde toplanıp geliyorlar. Hangi tarafa düştüğün farketmez; biri arkandan gelip itiyor ya usulca seni, işte o, benim.


Hayatta bir yere koyup sonra bulamadığın her şey benim. Düşürdüm sandığın paralar, kaybettiğin anahtarlar, sabahın beşinde yataktan kalkıp içtiğin sigaralar, şöyle bir bakıp, buruşturup attığın kağıtlar, yarıda bıraktığın kitaplar, gülmediğin fıkralar, damağını yakan çaylar, çıkarken almayı unuttuğun hırkalar, ayağını vuran ayakkabılar ve artık aklına bile gelmeyen anılar, hepsi çekmecemdeler benim.


Gözümün içine baktığın halde beni göremiyorsun. Oysa kafanı çevirsen; vicdanının kapkaranlık dehlizlerindeyim.

19 Eylül 2011 Pazartesi

Vitrin

O gün Ş. ile oturmuş kahve içiyorduk sinemadan sonra. Yanımızdan iki tane genç kız geçti. Ş. ikisini de güzelce süzdü sonra da bana, kalçası bu kadar büyük olan kızlar böyle etekler giymesinler, dedi, daha şişman gözüküyorlar. Kahvesini höpürdeterek yudumlarken, hiç seksi değiller, dedi. Ş. ye baktım. Şortu ve güneşten solmuş, yakası kaymış tişörtüyle sandalyeye yayılmış, oturuyordu. O an seksapeliteden bahsedebilecek son insan olabilirdi. Kız belki de çekici, seksi ya da güzel olmak istemiyordur, sadece canı ne istiyorsa onu giymek istiyordur, dedim. Tartışma uzadı. Asıl konu o değil, biliyorum. Konu; şişman, bakımsız ve sıradan olma hakkının yalnızca erkeklere tanındığı bir dünyada yaşıyor olmamız.

Yoruldum. Sürekli vitrinde olma hissinden bunaldım. Sokakta yürürken, kafede oturup gazete okurken, marketten deterjan alırken hem kadınların hem erkeklerin ablukası altındayız. Sokaklara bakın. Kadınların sanki her an birinin çıkıp onlara, bugün ne kadar da rüküşsünüz, diye haykırmasından korkar gibi bir halleri yok mu? Sabah bakkala eşofmanla giderken, tanıdık birine yakalanma paniği içinde etraflarına bakınmalarını izlemek ne kadar da hüzünlü! Açık konuşalım, kuaförün bir gün elime vurup, ne bu tırnakların hali diyeceğinden eminim. Ya da otobüste bir teyzenin bu gömlek bu etekle hiç olmamış, deyip üzerimdekileri çıkarıvereceğinden. Sokakta yürürken hala bu ayakkabıları mı giyiyorsun, deyip yüzüme tüküreceğinden korktuğum kadınlar geçiyor yanımdan. Herkes kendini zar zor tutuyormuş gibi gergin. Hepimiz kendi yarattığımız mükemmellik takıntısının dehlizlerinde boğuluyoruz. Birbirimizin bakışlarıyla daha derine batıyoruz her gün. Dedikleri gibi, kadınlara giyinip erkeklere soyunuyoruz. Ama kadınlara giyinmekle o kadar meşgulüz ki soyunmaya fırsat bulamıyor olabiliriz.

Topuklu ayakkabılarıyla kaldırımları arşınlayan kadınların kolundaki eşofmanlı adamlar gerçekten onlarla aynı yere yemeğe gidiyor olabilir mi? Plaja inmeden önce maniküre, pediküre, ağdaya, alışverişe gitmek zorunda olan, regl takvimini ayarlayan, tüm yıl her yediği yemekte plajda ortaya çıkabilecek olası yağların vicdan azabını duyan kadınla, rengi solmuş mayosunu göbeğine çekip, balıklama suya atlayan adam gerçekten aynı denizde mi yüzüyor? Saçlarını uzatan, kısaltan, boyayan, düzleştiren, kıvıran kadınların kuaförde harcadığı vakitte erkekler neredeler, ne yapıyorlar? Sabahları makyaj yapan, fön çeken, ne giysem diye düşünen tüm kadınlar, evden on dakikada çıkabiliyor olmanın hafifliğini bir kez de biz yaşasak! Gerçekten aynı dünyada mı yaşıyoruz biz erkeklerle? 

Emin değilim.



Kitapçıda- Tanrı

Bazı günler ne kadar da sıkıcı. Hayır, her şeyi ben yaratmamış olsam en azından suçlayacak birilerini bulabilirdim. Bulamıyorum. Bu aralar sürekli saatime bakıp dünyanın sonunun gelmesini bekliyorum. Aşağıdaki saatin altı olmasını bekleyerek hayatlarını tüketen takım elbiseli adamlara benzemeye başladım. Oturduğum koltuğun derisi yıprandı. Aşağıda olup bitene eğilip bakmaktan, boyun fıtığı oldum. Bulutlardan göz gözü görmüyor üstelik. Yağmur yağacak gibi. Bir yerlerden bir yerlere giden yağmur bulutları çarpıyor ayağıma sürekli.

Biri çığlık atıyor. Şu mavi kanatlı melek üçüncü kez düşüyor bugün aşağıya. Galiba onu orada bırakmak daha iyi olacak. Bazıları melek bile olsa huzur bulamıyor. Aşağıdaki mutsuz ve yorgunlara karışsın. Aklı o zaman daha çok karışsın da, geceleri benimle konuşmaya başlasın yeniden.

Şimdi de kitabın teki rafından atladı. Ben nerede yanlış yaptım da aşağıdaki her şey ve herkes bu kadar mutsuz anlamıyorum. İnsan bu kadar karmaşıkken, eşyaya can vermek de nerden geldi ki aklıma! Al işte, şimdi de bir çınar yıkıldı durduk yere. Dallarındaki kuşlar havalandı. Kuşlar asla havada ölmezler. Gidip karşıdaki meşenin dallarına kondular, çınarın topraktan çıkan köküne bakıyorlar şaşkın şaşkın. Yukarıdan bakınca aşağıda yaşanan hiçbir şey ne hüzünlü ne de sevinçli geliyor. Oluyorlar yalnızca. Yaşanıp bitiyorlar.


İşte raftan atlayan kitap karşımda. Her yeri kırılmış. Bir kalbi olduğunu iddia ediyor. En çok kalbi kırılmış sözde. Böyle bir hayatı hak etmemiş, çimen olarak geri gönderilmek istiyormuş. Ormanın en derin yerinde bir düzlükte yaşamalıymış o. Durmadan anlatıyor. Benim soru sormama fırsat vermiyor. En zoru bunlarla uğraşmak. En iyisi yakmakla tehdit etmek belki de. Milyonlarca yıldır işe yarıyor ne de olsa. O zaman susar.

Susmuyor. Biri daha gelmiş onunla beraber. Yakışıklı bir adam. O da düşmüş. Ama o çok yükseklerden çok derinlere düşmüş. Kalbi hariç yer yeri kırılmış. O da renk olarak geri gönderilmek istiyormuş. Çimen yeşili olmak istiyorum, diye ısrar ediyor. Bu kadar zamandır renk olmak isteyeni de ilk defa duyuyorum. Bakınca göremediğim bir şeyler oluyor olmalı aşağıda. Her şey çıldırmış.

Şimdi de bir kız geldi. Nasıl geldiğini kimse anlamamış. Zamanının dolmasına daha 67 yıl varken merdivenlerden inip, buraya gelmiş. Bugün her gelen, ağaçtan çiçekten bahsediyor. Çınar ağacının altında yatıyordum ben, diyor. Biz almadık seni geri gönderelim, rüya gördün sanırsın, bir şey olmaz, diyorum. Madem geldim, kalmak istiyorum, diyor. Aşağıda yaşayacak hiçbir şeyi kalmamış. Bu insanları anlamak imkansız. Milyonlarca doktor her saniye bana karşı doksan yaşında adamları hayatta tutmaya çalışırken, bu kız ne diyor?

Olmaz. Atın aşağıya, diyorum. Ağlamaya başlıyor kız. Yeni yağmış yağmur kokuyor. Bulutlardan birine dokunuyor gidip. O zaman, diyor, kalbimi burada bırakmak istiyorum giderken. Yüzüne bakıyorum. Beni yeni farketmiş gibi, o da yüzüme bakıyor. Bakışları takım yıldızlar gibi. Arkasından bakan adamın yüzü bulutlu bir gece yarısı, ışıksız. Çaresizce kaybettiği zamanları arar gibi gözleri. Kızın kaybettiği her şeyi ceplerinde saklamış bunca zaman. Kitap sonunda susup bize çeviriyor başını. Adamın elini tutup koşmaya başlıyor. En ucuna geldiğinde gökyüzünün, durup bir an bakıyor. Kimse durdurmuyor onları. Atlıyorlar. Gülümsüyorum. Ellerinden tutup atıyorum kızı peşlerinden. Parmak uçları buz gibi. Bağırıyorum arkasından. Kalbini diyorum, seni sevmeyecek adamlar tekrar paramparça etsin diye, tamir ettik.

Şimşekler çakıyor, yağmur başlıyor. Ürperiyorum. Tek kelime etmeden ellerini göğsünde birleştiriyor. Yüzündeki ifade aklımdan çıkmıyor. Söylemediği sözleri unutamıyorum.

15 Eylül 2011 Perşembe

Kitapçıda- kitap

Ayaklarımı raftan aşağıya sarkıtmış, yağmuru izliyorum. Damlalar cama vurdukça içimdeki genç çiftler koşarak bir saçağın altına giriyorlar. Neden romantikse ıslanmak ve üşümek iki kişiyken anlamıyorum; içlerinden geliyor, öpüşüyorlar. Kasadaki adam kadife koltuğunda oturmuş, bacaklarını ovalıyor. Canı aniden demli bir çay istiyor. Kalkıyor yerinden, elinde dibinde soğumuş üç damla kahveyle bir büyük fincan, mutfağa yürüyor. Kaldırımlarda okuldan çıkan çocuklar var bu saatte. Duraklarda otobüs beklerken ıslanan temizlikçi kadınlar, su birikintilerine basa basa yürüyen adamlar. Kabul gününden çıkmış orta yaşın şık hanımları, o gün kısırı biraz fazla kaçırmışlar. Nezlenin ilk lokmasını yutan bir trafik polisinin burnu kaşınıyor deliler gibi. Trafik ışıkları kırmızıdan yeşile dönüyor. Vardiyasını teslim eden işçiler eve. Silecekleri durmadan çalışan arabalar, biraz gidip yine duruyorlar. Arabaların içleri yorgunluk ve akşam kokuyor. İnsanların içleri yorgunluk ve mutsuzluk.


Yan raflara bakıyorum eğilip. Ucuz aşk romanlarına komşuyum. Sürekli ağlayan, balık etli kadınlar bunlar. İzledikleri her filmin sonunda, camdan sokağa bakarken bir kaza görseler ya da televizyonda kötü bir haber, hemen ağlıyorlar. Fazla hassas sanki tenleri. Ne kadar acı varsa hemen içlerinden geçip, kalplerine batıyor. Makyajsız asla başlamıyorlar güne. Aynaları olmadığından  fark etmiyorlar, gözkapaklarının birini daima daha fazla boyuyorlar. Kıyafetleri hep bir sezon geriden takip ediyor modayı. Hepsinin ayaklarında aynı model eski suratlı iskarpinler veya tokası kaybolmuş düz taban babetler. Ayakkabıların çoktan burunları yıpranmış, romanların acıları içlerinde yıllanmış.

Onlardan sıkılınca polisiye romanlara uzatıyorum kafamı. Hep sessizler, kendi hallerinde. Biriyle selamlaşıyoruz. Asker selamı veriyor bana birden hazır ola geçip. Tedirgin oluyorum. O anda bir kız çıkıyor merdivenlerden. Tuhaf bir kokusu var. Islanmış toprak kokuyor saçları. Gözlerini karşı tarafta dikilen adama dikmiş, bakıyor. Adamın kalbi ne kadar hızlı atıyor. Aşk romanlarının hepsi dikkat kesiliyorlar. Sessizleşip, birbirlerinin kulaklarına bir şeyler fısıldıyorlar. Kızın gözleri yemyeşil. Çimen gibi yeşil. Ormanın en derininde bir düzlük gibi yeşil. Aklıma ağaç olduğum zamanları getiriyor. Kızın da aynı anda aklına aşık olduğu zamanlar geliyor. İnmeye başlıyor merdivenleri. Ayak sesini bastıran bir gürültü var yan rafta. Aşk romanları çoktan başladı ağlamaya. Uzaktaki raflardan birileri kahkahalarla gülüyor.

Delirtici bir gürültü. Bu kadarı yeter. Daha fazla dayanamıyorum. Yavaşça yaklaşıyorum rafın ucuna. Aşağıya bakıyorum. Başım dönüyor.O an yan raftan biriyle göz göze geliyoruz. Nefesimi tutuyorum. Ağzını açıp kapatıyor balık gibi. Bir şey diyemiyor. Düşerken o adamın bana doğru geldiğini görüyorum. Gözleri dolu dolu. O da atlamış gibi bir yerlerden. Boşlukta salınarak düşüyor. O, çok uzun zamandır, çok derin bir yere düşer gibi düşüyor. Çarpışıyoruz.

Sonrası hep yemyeşil, hep çimen.

13 Eylül 2011 Salı

Kitapçıda-adam

İki saattir sokaklarda amaçsızca yürüyorum. Arada durup  ışıkları yeni yeni yanmaya başlayan dükkanların vitrinlerine bakıyorum. Bir sürü şey beğeniyorum ama beğendiğim şeyleri hediye edecek kimseyi tanımıyorum. Yağmur hızlanınca bir saçağın altında durup bir sigara yakıyorum. İnsanlar birer demir parçası, evler mıknatıs. Otobüs duraklarını, tramvayları, vapurları delip geçiyorlar. Hava bahardan çok kışa benziyor. Yağmurluğumun fermuarını biraz daha yukarı çekiyorum. İskelenin karşısına yapılan yeni binaya bakarken kaldırımdaki çukura basıyorum. Sağ ayağım yağmur suyuna dalıp çıkıyor. Üşüyorum. Yağmur iyice hızlanıyor. Köşedeki büyük kitapçıya koşar adım giriyorum. 


Senin geldiğini biliyorum. Merdivene attığın ilk adımda, ayak sesinden tanıdım. Balerin gibi topuklarını yere değdirmeden merdivenleri çıkışından anladım. Bir an kaldırdım kafamı, baktım. Sende değişen bir şeyler aradım. Oysa ne kadar tanıdık hala ellerin, diş tellerin, gülüşün, üzülüşün ve soğuktan üşüyüşün. Zaman eğilmiş, bükülmüş, çürümüş sende; hiç geçmemiş. Gelip tutsam elini, aynı beyazlık, aynı buz gibi parmak uçları. Eğdim başımı; elimdeki kitabı rafa koyup, bakışlarının uzağına bir yere kaçtım. Bakacak takatim yok yüzüne.


Hatırladım. Yaşadığımız zamanlardan bir an, bendini yıkıp geçen bir nehir gibi akıp içime doldu. Unuttum sandığım gecelerden biri. Gecenin sabaha tutunduğu saatlerdi. Tenin çoğalmış, saçların kıtalardan kıtalara uzanmıştı. Yemyeşil bir ova gibi gözlerin. Üzerinde yaşayan çiçekler, koşan kuzular, ahlat ağaçları var mevsimli mevsimsiz yapraklarını döken. Çeşmeler var gürül gürül akan; eğilip avucumu doldurmaya kalksam soğuğundan içim çekilir. Oracıkta toprağa karışırım, toz olurum köy yollarında. Ölüp yeniden doğmuşum gibi bir an. Uzandın, elimi tuttun. Bir an baktın bana. En derinde bir çınar ağacım vardı, apansız bir fırtına gibi devirdin boylu boyunca.


Kafamı kaldırdım. Gitmişsin. Yoksun. Çınar ağacının gölgesinde uzanmış yatıyorsun belki yalnız başına. Belki yanık yanık kaval çalıyor oralarda bir çoban. Sürüler geçiyor önünden. Bir sürü rüya, bir sürü sabah uykusuna karışıyor. Koyunlar kuzularını buluyorlar dakikada. Ben seni bıraktığım her yerde kaybediyorum. Sonra da benzesin diye herkes sana, kendi canımdan billur camlarla her gördüğüm yüze sana benzer suretler çiziyorum.


Ben, hiç beklemediği bir anda başrolü kapmış bir figüranım. Yerini bulup oturmuyor ellerim. Nereye koysam sığmıyor, büyüyor, patlıyor ceplerim. Şaşkınım. Korkağım ve bencilim hepsinden öte. Yakalarımdan biri hep daha eğik, mendilimin kıvrık ucu hep aşağıyı işaret ediyor. Yitiğim cümelelerde. Çaresizliğim nesiller öncesinden. Evcilleşmeyen bir canavar bu taze ten hevesiyle beni kemiren. Anlatamıyorum ama sen biliyorsun.

Ağlamıyorum hayır, bu yalnızca pişmanlığın sesi.