Şimdi ne olacak, diye düşünürken buluyorum kendimi sık sık. Başı sonu belli olmayan bir hikayenin ortasına düşmüş gibiyim. Hiçbir şey olmayacak bundan sonra. Binlerce kez tekrar etmiş bir savaştan hiçbir seferinde galip çıkamamış biriyim. Umutsuz ve çaresiz. Bunu kendime acıdığım bir an olarak düşünmüyorum. Bu, şüpheci bir doktorun istediği üzerine yapılmış kan tahlilinin üzerindeki fosforlu kalemlerle çizilmiş yüksek değerlere bakıp, vay be, demek bende de bu hastalık varmış demekle aynı şey nazarımda. Dişindeki çürükten utanan bir hasta gibi tahlil kağıdına baktıkça kafamı ne yöne çevireceğimi bilemiyorum. Her gece yatmadan önce çoktan çürümüş dişimi uzun uzun fırçalıyorum. Mezarlıklarda dolaşıp ölülere suni teneffüs yapmak, seni sevmekten çoktan vazgeçmiş birini düşünüp ağlamak, on beş yaşında severek giydiğin bir eteğin içine sığmaya çalışmak. Birinin diğerinden farkı yok. Aynı beyhude çabaya yetecek nefesi kendimde her sabah aynı hevesle buluyorum. Kabullenebilme hissi, neden bilmem, ilk bebek banyomda üzerimden akıp gitmiş olmalı.
Sıcak öğleden sonraları saatlerce yürüyorum. Yanımdan geçen her insanın yüzüne uzun uzun ve dikkatle bakıyorum. Bulamadığım bir cevabı, birinin çatık kaşlarında, alnındaki kırışıklıklarda, çenesindeki çukurda ya da yanağındaki bir gamzede buluverecekmişim gibi bakıyorum. Bulamıyorum. Kendi yüzüme bakabilsem o an, ne görürüm, onu da bilemiyorum. Elimde bir aynayla gezmek neresinden bakılsa normal karşılanmayabilir. Bu yüzden geceleri, yatmadan önce evdeki tuvalet masasına oturup uzun uzun kendi yüzümü inceliyorum. Bir süre sonra yabancı birine dönüşüyor aksim. Kaz ayaklarını elimle düzeltmeye çalışıyorum. Nafile. Burnum aynı. Gözlerimin içindeki hare biraz küçülmüş gibi geliyor. Yanaklarım zayıflamış. Tenim incelmiş. İyice yaklaşıp baksam altından geçen damarları tek tek görebileceğim. Ağzımı açıyorum. Yirmilik dişimdeki karaltı giderek koyulaşıyor. Oysa çürük değil. Kalkıp yüzümü defalarca yıkıyorum. Kat yerlerinden dikkatlice katlar gibi düzeltip yastığa koyuyorum. Anında uyuyorum. Uykusuz gecelerin aksine sayısız rüyanın arka arkaya sıralandığı uzun ve bir o kadar deliksiz bir uykuya yatıyorum. Yorgun ve neyin rüya neyin gerçekten yaşanmış olduğunu kestiremediğim bir sabaha uyanıyorum.
Erken saatlerde gidip iskelenin yan tarafındaki banka oturup denize bakıyorum. Yeni hiçbir şey yok. Birbirinin üzerine dökülen dalgalar, sürü sürü gezen küçük gümüş balıkları, çirkin gagalarını buldukları her çöpe defalarca daldırıp çıkaran gürültücü martılar, banklara anahtar uçlarıyla kazınmış isimler, bank ayaklarına her yağmurda biraz daha yapışan pas lekeleri ve ben. Hepimiz bir günün hem de mutlu yaşanmamış bir günün tekrarının içinde dönüp dolaşıyoruz. Havada asılı kalmış bir uçan balonum. Bir avuç çakıl taşıyım. Kışlık pantolon cebinde unutulmuş parayım. Ruhu kaybolmuş, ucundan yırtılmış, ortasından delinmiş, kenarından çatlamış, üstü başı kir pas içinde, paçalarına çamur sıçramış, yolunmuş, yıpranmış, ağlamış ne varsa. Hepsi benim. Bir yandan da yokum. O kadar yokum ki dünya üzerinde, yokluğum fiziksel varlığımın çok üzerinde. Bazı sabahlar yok olduğumu sanıyorum. Bozuk bir saatin kalan son gücüyle çaldığı yanlış bir alarm gibi basıyor bazen yalnızlık hissi. Otuzundan sonra yalnız bir kurttur her erkek, der Orhan Pamuk. Erkek olmakla ilgisi yok. İnsanlık olarak biz bu yalnızlığı nerelere sığdıracağız?
Ona yazdığım mektuplar eline geçiyor mudur, açıp okuyor mudur? Biriken mektupları için eski bir bisküvi kutusu bulmuş mudur? Masasında saklıyor olsa bir çekmece dolmuştur. Belki ilk gönderdiğimin üzerindeki pulun kenarları kıvrılmıştır, üzeri soyulmuştur. Belki hiç açmadan attıkları vardır. Belki bazılarını okuduktan biraz sonra ceketini alıp çıkmıştır. O saatlerde kimselerin olmadığı bir ara sokak meyhanesinde oturup rakı içmiştir. İçtikçe içlenmiştir. Belki iç sıkıntısıyla bakıyordur postacının yüzüne her görüşünde. Ne bileyim. İnsan bilemiyor. en çok unutulmaya üzülüyor. Unutuldukça bir parçası gerçekten siliniyor. Vücudundaki benlerin yerlerini tam olarak hatırlayamamaya başladığım gün, aynanın karşısında şaşkınlıkla kendine bakıp şaşıracak. Bir mucize eseri kaybolmuşlar sanacak. Benim geçen gün boynumun yan tarafını ne kadar arasam bulamayışımın başka bir sebebi olamaz. Ne büyük acı. Boynumun kokusunda uyuyakaldığın günler artık hiç yaşanmamış olacaklar.
Şimdi ne olacak?
Sevdiğim adamdan ayrılmış, işi bırakmış ya da alıştığım hayat alışkanlıklarını terk etmiş değil de korkunç bir felaket gelip üzerimde koyu bir bulut gibi asılı kalmış. Yüzyılın felaketi bir kasırga bulutlarını benim üzerimde bırakıp gitmiş. Kurtulamıyorum. Sinek kovalarcasına ellerimi yüzümün iki yanında sallıyorum. Beyhude.
Bu aralar Atlas'a gidemiyorum. Ne zaman gitsem Bahadır çok uzaklarda bir yerlere bakıyor. Anlıyorum ki bana verdiği damlalardan litrelerce içiyor geceleri yatmadan önce. Sabahları bakışları puslu. Kendimden daha hüzünlü birini görünce, içim, kendi içine doğru yıkılmaya başlıyor. Bir yandan onu teselli etmek isterken bir yandan kelimeleri kendim için defalarca kez kullanıp çoktan bitirdiğimi anlıyorum. Kelimelerden geriye yalnızca manasız suskunluklar kalmış gibi karşılıklı susuyoruz. Damlanın olduğu tüpten bir tane çaldım geçen gün o dışarıya çıkınca. Çantama attım. Biraz sonra bir damla hayal dilimin üzerinden içime doğru usulca süzülecek ve işte bambaşka bir dünya başlamış olacak.
4 Eylül 2015 Cuma
31 Ağustos 2015 Pazartesi
Gidilmemiş yerler atlası- 13/ Ferhan
Başkalarının konuşmalarını dinlemek çok ayıp, diyor bana. Kafamı önüme eğiyorum ama kulak öyle açma kapama düğmesi olan bir organ değil. Duymaya devam ediyor. Üstelik onları bırakıp seni dinlemek isteyecekleri kadar heyecanlı bir hikaye de anlatmıyorsun bana, diyorum içimden. Yan masada otursam keşke biraz da. Ama çocuğum ve sen annemsin. Seni dinliyorum. Sen ne anlatsan en doğrusu budur, diye düşünüyorum. Yine de kusura bakma, kıvırcık saçlı kızın terk ettiği adamı ve ne kadar pişman olduğunu, adamı belki de öğleden sonra arayacağını, adamın da nasıl ayrılmaya hazırmış ondan, bir kez bile ayrılmayalım deyip ayaklarına kapanmadığını falan, bütün hikayeyi baştan sona dinlemek istiyorum. Yan masayı dinleme hastalığımın teşhisini de tam o gün, o çay bahçesinde, ılık sütümün kalanını bir dikişte bitirirken koyuyorum. Çocuksak o kadar da değiliz, ne olduğumuzu bal gibi biliyoruz.
Pencerenin önünde dikilmiş dışarıya bakıyorum. Seneler sonra bir bahar sabahı. Bu havayı yiyebilsem, tadı, yeni ılımış bir fırın sütlaç gibi olurdu, diye düşüyorum. Ağzımı açıp kapatıyorum suyun dışına atılmış bir balık gibi. Birden kendimi ciddiyete davet ediyorum. Sağ kulağım, klima sistemi, havalandırma menfezi, slot gibi bazı kelimeleri daha havada uçarlarken bir tokat darbesiyle yere seriyor. Çoğunun bana ulaşması böyle engelleniyor. Geriye kalan kelimeler ise sütlacın üzerindeki tarçın taneleri gibi savruluyorlar. Havada bir süre asılı kalıp, döne döne üzerime yağıyorlar. Ellerimi başımın üzerinde sallayıp savuşturuyorum hepsini. Karşımda çam ağaçları var. Ağaçların önünde, belediyenin iki gün önce beyaza boyadığı, yüksekliği omuzlarıma gelen bir duvar. Duvarın üzerinde, bakışlarını uzaklarda bir yere sabitlemiş yürüyen, sarı kuyruklu dünya çirkini bir kedi. Besili. İyi muhitlerin hayatlarında hiç kuru ekmek yememiş hayvanlarından. Oysa ben bile yedim. Dümdüz duvarın sonundaki çöp tenekelerine doğru yürüyor. Yufka yürekli bir yaşlı olduğunu tahmin ettiğim birinin bıraktığı yemek artığına doğru gidiyor. - Kıymalı makarna. Ben de başkasının yemediği makarna artığını yemedim hiç. Bir noktada kediden daha iyi bir hayat yaşadığıma dair bir kanıt bulmanın sevinciyle, izlemeye devam ediyorum. Sarı kuyruk, menüden memnun değil, yanından yürüyüp geçiyor bir iki defa kokladıktan sonra. O sırada iki adam zar zor taşıdıkları üç adet eski traktör lastiğini getirip çöpün yanına bırakıyorlar. Koltuk altlarında ter izleri var. Ağızları kurumuş. Yorulmuşlar. Belli ki tekerlekleri uzun yollardan buralara taşımışlar. Şehrin apartmanlarla çevrili, en kalabalık semtlerinden birinde yaşamasak ve en yakın traktörü görme olasılığımız en az iki yüz kilometre uzakta olmasa, belki şaşırmazdım. Şaşırıyorum. Lastikler birbirlerinden güç alarak zorlukla ayakta durur gibiler. İkisi, daha sağlam duran üçüncüye yaslanmışlar. Nereye geldiklerini bilemez halde etraflarına bakıyorlar. Hayretle karışık bir korku gözlerinden okunuyor. Oysa sarı kuyruk hiç şaşırmıyor. İki hamlede sıçrayıp gölgede kalan lastiğin üzerine bir güzel kuruluyor. Güneş de ağaç dallarının arasından süzülüp tam o an onların üzerine vuruyor. Sahne sırasının çirkin bir kediye ve ürkek traktör lastiklerine geldiği bu anda camın önünden çekilip kendime bir kahve yapıyorum. Traktörüm orada otlayadursun.
Günler hiç geçmiyor gibi. Yine camın önündeyim. Manzara aynı, hava biraz değişik. Bugün içsem, haddinden fazla soğuk su gibi bademciklerimi iki saate şişirir, beni ıhlamurlara, ballı ada çaylarına mahkum eder diye korkuyorum. Seslerin çaresine her zamanki gibi kulağım bakıyor. Saçlarımı tepeden at kuyruğu yaptım ki kulak kepçem tenis raketi gibi ona doğru yaklaşan gereksiz sözcükleri karşılayıp, tek hamlede karşı tarafa göndersin. Yine de vaevienler, otomasyon sistemleri, güvenlik düğmesi gibi laflar duyuyorum. Yarın belki de şapkayla gelmeliyim işe. Kesin çözüm. Derken, sarı kuyruk yürüyerek geçiyor önümden. Topuklu ayakkabılarımla kordonda salınsam belki bu kadar kadın olurum, daha fazla değil. Hiç acelesi yok. Kuyruğu sağdan sola sallanırken bana bir şey demek istiyor gibi geliyor. İkimizin bakışları aynı anda çöpe varıyor. Bir bakıyoruz, iki tane oymalı kakmalı tekli koltuk, çöpün yanında dikiliyorlar. Dikiliyorlar çünkü krem rengi kadife kumaşları, gül ağacından ayakları ve sırtlarındaki tavus kuşu desenleriyle o kadar başka bir dünyaya aitler ki; etraflarına ne kadar baksalar oturacak bir yer beğenemiyorlar. Asaletleri bana da sirayet ediyor. Ağırlığımı bir bacağımdan diğerine verirken sırtımı dikleştiriyorum. Kedinin umurunda değil. Çamurlu ayaklarıyla bir hamlede sıçrayıp, minderin bağrına kuruluyor. Pis pis sırıtıyor. Bu koltuklar dün kimin salonundaydı? Birden kimin aklına, ne geldi de bu ikisini atıverdiler kapının önüne diye düşünmeden edemiyorum. Lise öğrencileri geçiyor çöpün önünden. Öğle arası olmuş. Kalabalıklar, yürüyorlar. Biri bile yolun ortasında duran koltuklara kafasını çevirip bakmıyor. Ha, normal yani bu, deyip masama geri dönüyorum. Dünya galiba bir tek bana bu kadar acayip geliyor.
Çöpü, diyorum Nimet Abla, verin ben atarım. İkimiz de bir süre kendimize doğru çekiştiriyoruz siyah poşeti. Sonunda galip geliyorum ya da onun zaten canına minnet, kazanmışım gibi hissetmeme izin veriyor. Alıyorum. E, peki Ferhan hanım, sağ ol diyor. Çıkıyorum. Sarı kuyruk, biliyorum, yine birilerinin terk edilmiş eşyalarının peşinde. Henüz ortalarda yok, birazdan meydana çıkacak. Duvarın önünde dikiliyorum. Etrafa bakıyorum ve çöp gerçekten çöp kokuyor. Nedense bugün üşüyorum. Gerçekten neyi bekliyorum, diye düşünüyorum. Kediyi bekliyorum. Herhalde artık gerçekten deliriyorum. Bu sırada çöp kamyonu dönüyor köşeyi. Tüm azametiyle üzerime geliyor. Yanaşıyor sessizce. Kamyonun arkasından sarkan iki adam bana bakıyor. At abla içine, diyorlar. Atıyorum. Çöpte tek bir ilginç eşya görmüyorum. Ne tuhaf diyorum. Daha dün tam benim dikildiğim bu yerde oymalı koltuklar dikiliyordu. Gök gürlüyor birden. Apartmanın boyası kirlenmiş cephesinin arkasında gümüş bir şimşek parlıyor. Çöpün yan tarafındaki apartmanın metal rüzgarlığına yağmur damlalarının vurduğunu duyuyorum. Saçağın altında sarı bir kuyruk dikkatimi çekmeye çalışır gibi iki yana sallanıyor. Göz göze geliyoruz. O an, bugün çöpteki tuhaf eşyanın ben olabileceğim aklıma geliyor. Gülümsüyorum.
-Başkalarının konuşmalarını dinlemek çok ayıp, diyor bana.
Asıl kedilerin konuşması çok saçma, diyorum. Çenesindeki çamuru yalamaya çalışıyor bir yandan.
Hem ben, kimseyi dinlemiyorum. Koşarak saçağın altına giriyorum. O uzun zamandır kullanılmadığı çok belli bir masanın paslı tarafına yaslanmış. Çok yalnızım çünkü. Tanrının unuttuğu bir çölde develerimle yaşıyor gibiyim. Issız buralar. Bazen susuzluktan kavruluyorum bazen soğuktan donuyorum. Duyulacak tek bir ses yok.
-Saçmalama diyor. Başkalarının çöplerini bile dinliyorsun. Rahat bırak bizi. Üstelik öğle aralarında çöpün yanında oturman da çok acayip.
Derken, kulağım o çirkin sarı kuyruğunu tuttuğu gibi, kediyi yerden yere vuruyor. Yağmur sesinden başka bir ses duyulmuyor. Pişman değilim. Vicdan azabı çekmiyorum. Suratında donup kalan o tuhaf gülümseme hala benimle dalga geçer gibi. Gideyim artık, diyorum. Çöpün yanından koşarak geçerken şaşkınlıktan ayağım tökezliyor. Dev bir mızıka çöpün kenarında parlıyor. Sıraya dizilmiş bir kedi orkestrası cenaze marşını çalıyor. Sarı Kuyruk hala yerde. Kuyruk kıpırtısız. Kuyruk sözlerinin bedelini ödüyor. Terk edilen şeylerin kalbini kıran kediler ve kendi hayatı olmayan şeyler ölüyor. Bazıları güpegündüz bazıları içinden.
Ve ben, işte o günün akşamı, Sarı Kuyruktan yalnızca birkaç saat sonra karşıdan karşıya geçerken, beceriksizce ve hiç beklemediğim bir zamanda bir dolmuşun altında kalıyorum. Ölüyorum. Benden geriye tek bir anı kalmıyor. Dünyada yaşadığımı belgeleyen tek şey bir vatandaşlık numarası. Tesadüf eseri ya da hayatın cilvesi diyelim. Öldüğümün ertesi günü, Bahadır ona yazdığım son mektubu posta kutusunda buluyor. Ayrılalı çok oldu, ortak arkadaşımız yok. Öldüğümden haberi olmuyor. İşe giderken pastahaneden sıcak bir simit alıp yiyor. Öğlen kafasını çevirip televizyondaki haberlere baksa adımı görürdü, görmüyor. Akşam eve geç saatte yorgun geliyor. Hemen yatıp huzurla uyuyor. İçine tek bir kötü his bile doğmuyor. Cenazeme gelmiyor. Mektubun son satırları, ona, gittiğinden beri zaten ölüyüm, diyor. Neredeyse komik. O gün değildim, oysa işte şimdi, tam olarak ölüyüm. Yazarken belki insan bilmediği gizemli ve sisli bir gelecekten ip uçları seziyor ama kendini gerçekliklerine inandıramıyor. Öğrendiğinden beri Bahadır bazı geceler beni düşünüp bodrum katındaki odasında sessizce ağlıyor. Bazı sabahlar uyandığında beni fikirlerine mıhlanmış gibi kafasında buluyor. Aklından çıktığım saatlerde, yapması gereken çok önemli bir şeyi unutmuş gibi huzursuz oluyor. Birden aklına öldüğüm geliyor. Midesinde derin ve keskin bir acı hissediyor. En zoru pişmanlık, diyor o kızla barda oturup başka şeylerden bahseder gibi benden bahsettiğinde. Biliyorum ki o da beraber olsak, evlensek o ilk kez birbirimizi görüp aşık olduğumuz gün ve şimdi iki çocuğumuz olsa, ben yine de ölür müydüm diye düşünüyor. Beni hızla üzerime gelen dolmuştan son anda kurtardığı düşler gördüğü oluyor. İkimizin de Balıkesir'in aynı sokağında büyüdüğümüzü öğrendiğimiz o gece kurduğum hayali, sen bana fazlasın, dediği gün ucu keskin bir baltayla lime lime etmese, neler olurdu merak ediyor. Yaşanmamış mutluluk ihtimalleri demirden bilyeler gibi ceplerine dolup, belini, sırtını, boynunu ağrıtıyor. Duruşu bu yüzden gün geçtikçe tuhaflaşıyor. Çok üzülüyor. İpini bana bağladığı bazı anılar sonsuza kadar kaybolduğu için mi yoksa ölüm başlı başına çok hüzünlü bir şey olduğu için mi, bilmiyorum. Bazı anlar kafasının içini dinlerken, çok genç ölen benim yerime kendisi ölmediği için her şeyi unutup, anlık bir yaşama sevinciyle dolduğunu bile görüyorum. Kızmıyorum. Aksine içimi derin bir şefkat hissi kaplıyor. Uzanıp sıkıca sarılmak, sakalını okşamak ve başkalarıyla ettiği her sohbette söze karışıp onu teselli edecek bir cümle kurmak istiyorum.
Evet, artık ölü olduğumuz için her konuşmayı dinleme hakkımız var. Kediler ve ben özellikle yağmur yağan günlerde dünyaya kafamızı iyice uzatıp, konuştuklarınızı dinliyoruz. Ölü bile olsam bazen bu durumdan biraz utanıyorum. Ama çok değil.
Sarı kuyruk da burada. Yakınımdan geçtiği günler oluyor. Ama çok değil.
Pencerenin önünde dikilmiş dışarıya bakıyorum. Seneler sonra bir bahar sabahı. Bu havayı yiyebilsem, tadı, yeni ılımış bir fırın sütlaç gibi olurdu, diye düşüyorum. Ağzımı açıp kapatıyorum suyun dışına atılmış bir balık gibi. Birden kendimi ciddiyete davet ediyorum. Sağ kulağım, klima sistemi, havalandırma menfezi, slot gibi bazı kelimeleri daha havada uçarlarken bir tokat darbesiyle yere seriyor. Çoğunun bana ulaşması böyle engelleniyor. Geriye kalan kelimeler ise sütlacın üzerindeki tarçın taneleri gibi savruluyorlar. Havada bir süre asılı kalıp, döne döne üzerime yağıyorlar. Ellerimi başımın üzerinde sallayıp savuşturuyorum hepsini. Karşımda çam ağaçları var. Ağaçların önünde, belediyenin iki gün önce beyaza boyadığı, yüksekliği omuzlarıma gelen bir duvar. Duvarın üzerinde, bakışlarını uzaklarda bir yere sabitlemiş yürüyen, sarı kuyruklu dünya çirkini bir kedi. Besili. İyi muhitlerin hayatlarında hiç kuru ekmek yememiş hayvanlarından. Oysa ben bile yedim. Dümdüz duvarın sonundaki çöp tenekelerine doğru yürüyor. Yufka yürekli bir yaşlı olduğunu tahmin ettiğim birinin bıraktığı yemek artığına doğru gidiyor. - Kıymalı makarna. Ben de başkasının yemediği makarna artığını yemedim hiç. Bir noktada kediden daha iyi bir hayat yaşadığıma dair bir kanıt bulmanın sevinciyle, izlemeye devam ediyorum. Sarı kuyruk, menüden memnun değil, yanından yürüyüp geçiyor bir iki defa kokladıktan sonra. O sırada iki adam zar zor taşıdıkları üç adet eski traktör lastiğini getirip çöpün yanına bırakıyorlar. Koltuk altlarında ter izleri var. Ağızları kurumuş. Yorulmuşlar. Belli ki tekerlekleri uzun yollardan buralara taşımışlar. Şehrin apartmanlarla çevrili, en kalabalık semtlerinden birinde yaşamasak ve en yakın traktörü görme olasılığımız en az iki yüz kilometre uzakta olmasa, belki şaşırmazdım. Şaşırıyorum. Lastikler birbirlerinden güç alarak zorlukla ayakta durur gibiler. İkisi, daha sağlam duran üçüncüye yaslanmışlar. Nereye geldiklerini bilemez halde etraflarına bakıyorlar. Hayretle karışık bir korku gözlerinden okunuyor. Oysa sarı kuyruk hiç şaşırmıyor. İki hamlede sıçrayıp gölgede kalan lastiğin üzerine bir güzel kuruluyor. Güneş de ağaç dallarının arasından süzülüp tam o an onların üzerine vuruyor. Sahne sırasının çirkin bir kediye ve ürkek traktör lastiklerine geldiği bu anda camın önünden çekilip kendime bir kahve yapıyorum. Traktörüm orada otlayadursun.
Günler hiç geçmiyor gibi. Yine camın önündeyim. Manzara aynı, hava biraz değişik. Bugün içsem, haddinden fazla soğuk su gibi bademciklerimi iki saate şişirir, beni ıhlamurlara, ballı ada çaylarına mahkum eder diye korkuyorum. Seslerin çaresine her zamanki gibi kulağım bakıyor. Saçlarımı tepeden at kuyruğu yaptım ki kulak kepçem tenis raketi gibi ona doğru yaklaşan gereksiz sözcükleri karşılayıp, tek hamlede karşı tarafa göndersin. Yine de vaevienler, otomasyon sistemleri, güvenlik düğmesi gibi laflar duyuyorum. Yarın belki de şapkayla gelmeliyim işe. Kesin çözüm. Derken, sarı kuyruk yürüyerek geçiyor önümden. Topuklu ayakkabılarımla kordonda salınsam belki bu kadar kadın olurum, daha fazla değil. Hiç acelesi yok. Kuyruğu sağdan sola sallanırken bana bir şey demek istiyor gibi geliyor. İkimizin bakışları aynı anda çöpe varıyor. Bir bakıyoruz, iki tane oymalı kakmalı tekli koltuk, çöpün yanında dikiliyorlar. Dikiliyorlar çünkü krem rengi kadife kumaşları, gül ağacından ayakları ve sırtlarındaki tavus kuşu desenleriyle o kadar başka bir dünyaya aitler ki; etraflarına ne kadar baksalar oturacak bir yer beğenemiyorlar. Asaletleri bana da sirayet ediyor. Ağırlığımı bir bacağımdan diğerine verirken sırtımı dikleştiriyorum. Kedinin umurunda değil. Çamurlu ayaklarıyla bir hamlede sıçrayıp, minderin bağrına kuruluyor. Pis pis sırıtıyor. Bu koltuklar dün kimin salonundaydı? Birden kimin aklına, ne geldi de bu ikisini atıverdiler kapının önüne diye düşünmeden edemiyorum. Lise öğrencileri geçiyor çöpün önünden. Öğle arası olmuş. Kalabalıklar, yürüyorlar. Biri bile yolun ortasında duran koltuklara kafasını çevirip bakmıyor. Ha, normal yani bu, deyip masama geri dönüyorum. Dünya galiba bir tek bana bu kadar acayip geliyor.
Çöpü, diyorum Nimet Abla, verin ben atarım. İkimiz de bir süre kendimize doğru çekiştiriyoruz siyah poşeti. Sonunda galip geliyorum ya da onun zaten canına minnet, kazanmışım gibi hissetmeme izin veriyor. Alıyorum. E, peki Ferhan hanım, sağ ol diyor. Çıkıyorum. Sarı kuyruk, biliyorum, yine birilerinin terk edilmiş eşyalarının peşinde. Henüz ortalarda yok, birazdan meydana çıkacak. Duvarın önünde dikiliyorum. Etrafa bakıyorum ve çöp gerçekten çöp kokuyor. Nedense bugün üşüyorum. Gerçekten neyi bekliyorum, diye düşünüyorum. Kediyi bekliyorum. Herhalde artık gerçekten deliriyorum. Bu sırada çöp kamyonu dönüyor köşeyi. Tüm azametiyle üzerime geliyor. Yanaşıyor sessizce. Kamyonun arkasından sarkan iki adam bana bakıyor. At abla içine, diyorlar. Atıyorum. Çöpte tek bir ilginç eşya görmüyorum. Ne tuhaf diyorum. Daha dün tam benim dikildiğim bu yerde oymalı koltuklar dikiliyordu. Gök gürlüyor birden. Apartmanın boyası kirlenmiş cephesinin arkasında gümüş bir şimşek parlıyor. Çöpün yan tarafındaki apartmanın metal rüzgarlığına yağmur damlalarının vurduğunu duyuyorum. Saçağın altında sarı bir kuyruk dikkatimi çekmeye çalışır gibi iki yana sallanıyor. Göz göze geliyoruz. O an, bugün çöpteki tuhaf eşyanın ben olabileceğim aklıma geliyor. Gülümsüyorum.
-Başkalarının konuşmalarını dinlemek çok ayıp, diyor bana.
Asıl kedilerin konuşması çok saçma, diyorum. Çenesindeki çamuru yalamaya çalışıyor bir yandan.
Hem ben, kimseyi dinlemiyorum. Koşarak saçağın altına giriyorum. O uzun zamandır kullanılmadığı çok belli bir masanın paslı tarafına yaslanmış. Çok yalnızım çünkü. Tanrının unuttuğu bir çölde develerimle yaşıyor gibiyim. Issız buralar. Bazen susuzluktan kavruluyorum bazen soğuktan donuyorum. Duyulacak tek bir ses yok.
-Saçmalama diyor. Başkalarının çöplerini bile dinliyorsun. Rahat bırak bizi. Üstelik öğle aralarında çöpün yanında oturman da çok acayip.
Derken, kulağım o çirkin sarı kuyruğunu tuttuğu gibi, kediyi yerden yere vuruyor. Yağmur sesinden başka bir ses duyulmuyor. Pişman değilim. Vicdan azabı çekmiyorum. Suratında donup kalan o tuhaf gülümseme hala benimle dalga geçer gibi. Gideyim artık, diyorum. Çöpün yanından koşarak geçerken şaşkınlıktan ayağım tökezliyor. Dev bir mızıka çöpün kenarında parlıyor. Sıraya dizilmiş bir kedi orkestrası cenaze marşını çalıyor. Sarı Kuyruk hala yerde. Kuyruk kıpırtısız. Kuyruk sözlerinin bedelini ödüyor. Terk edilen şeylerin kalbini kıran kediler ve kendi hayatı olmayan şeyler ölüyor. Bazıları güpegündüz bazıları içinden.
Ve ben, işte o günün akşamı, Sarı Kuyruktan yalnızca birkaç saat sonra karşıdan karşıya geçerken, beceriksizce ve hiç beklemediğim bir zamanda bir dolmuşun altında kalıyorum. Ölüyorum. Benden geriye tek bir anı kalmıyor. Dünyada yaşadığımı belgeleyen tek şey bir vatandaşlık numarası. Tesadüf eseri ya da hayatın cilvesi diyelim. Öldüğümün ertesi günü, Bahadır ona yazdığım son mektubu posta kutusunda buluyor. Ayrılalı çok oldu, ortak arkadaşımız yok. Öldüğümden haberi olmuyor. İşe giderken pastahaneden sıcak bir simit alıp yiyor. Öğlen kafasını çevirip televizyondaki haberlere baksa adımı görürdü, görmüyor. Akşam eve geç saatte yorgun geliyor. Hemen yatıp huzurla uyuyor. İçine tek bir kötü his bile doğmuyor. Cenazeme gelmiyor. Mektubun son satırları, ona, gittiğinden beri zaten ölüyüm, diyor. Neredeyse komik. O gün değildim, oysa işte şimdi, tam olarak ölüyüm. Yazarken belki insan bilmediği gizemli ve sisli bir gelecekten ip uçları seziyor ama kendini gerçekliklerine inandıramıyor. Öğrendiğinden beri Bahadır bazı geceler beni düşünüp bodrum katındaki odasında sessizce ağlıyor. Bazı sabahlar uyandığında beni fikirlerine mıhlanmış gibi kafasında buluyor. Aklından çıktığım saatlerde, yapması gereken çok önemli bir şeyi unutmuş gibi huzursuz oluyor. Birden aklına öldüğüm geliyor. Midesinde derin ve keskin bir acı hissediyor. En zoru pişmanlık, diyor o kızla barda oturup başka şeylerden bahseder gibi benden bahsettiğinde. Biliyorum ki o da beraber olsak, evlensek o ilk kez birbirimizi görüp aşık olduğumuz gün ve şimdi iki çocuğumuz olsa, ben yine de ölür müydüm diye düşünüyor. Beni hızla üzerime gelen dolmuştan son anda kurtardığı düşler gördüğü oluyor. İkimizin de Balıkesir'in aynı sokağında büyüdüğümüzü öğrendiğimiz o gece kurduğum hayali, sen bana fazlasın, dediği gün ucu keskin bir baltayla lime lime etmese, neler olurdu merak ediyor. Yaşanmamış mutluluk ihtimalleri demirden bilyeler gibi ceplerine dolup, belini, sırtını, boynunu ağrıtıyor. Duruşu bu yüzden gün geçtikçe tuhaflaşıyor. Çok üzülüyor. İpini bana bağladığı bazı anılar sonsuza kadar kaybolduğu için mi yoksa ölüm başlı başına çok hüzünlü bir şey olduğu için mi, bilmiyorum. Bazı anlar kafasının içini dinlerken, çok genç ölen benim yerime kendisi ölmediği için her şeyi unutup, anlık bir yaşama sevinciyle dolduğunu bile görüyorum. Kızmıyorum. Aksine içimi derin bir şefkat hissi kaplıyor. Uzanıp sıkıca sarılmak, sakalını okşamak ve başkalarıyla ettiği her sohbette söze karışıp onu teselli edecek bir cümle kurmak istiyorum.
Evet, artık ölü olduğumuz için her konuşmayı dinleme hakkımız var. Kediler ve ben özellikle yağmur yağan günlerde dünyaya kafamızı iyice uzatıp, konuştuklarınızı dinliyoruz. Ölü bile olsam bazen bu durumdan biraz utanıyorum. Ama çok değil.
Sarı kuyruk da burada. Yakınımdan geçtiği günler oluyor. Ama çok değil.
26 Ağustos 2015 Çarşamba
Gidilmemiş yerler atlası-12/ Bahadır'ın cebindeki mektup
Sevgili Bahadır,
Ayrılırken, beni bana bırak, kadar acıklı kaç cümle kurabilirsin? Sonunda bir kuş gibi ellerinden uçup gitmemi göze almak da erdem ama hiç sahip olmadan da sevebilir misin? Ne kadar sevebilirsin? Bileklerimi mesela ya da dirsek içlerimi, ne kadar içten öpebilirsin? Saç tellerime parmak uçların dikenli tellerle çevriliymiş gibi ihtiyatla dokunabilir misin? Gerçekten, yapabilir misin? Sarhoş olduğum bir gecede, ama kör kütük sarhoşluk diyorum, önümü göremez haldeyken, ne kadar şefkatle koluma girebilirsin? Hasta gecelerimin kaçında elin alnımda, için huzursuz, uykusuz, bir tahta iskemlede oturup gün doğsun diye başımda bekleyebilirsin? Kimsenin çare olamayacağı bir üzüntüye içim dağlanır gibi ağlarken, içine sokmak ister gibi sarılabilir misin? Yapamazsın gibi geliyor bana. İçinde deli divane uçan kuşlar, kafeslerini zorlayan vahşi hayvanlar var. Her gülümsemenin altında beni bir yerimden bıçaklayan bir hınç. İçten içe hep başka bir şeye gülüyor gibisin. Özlemiyorsun. Çok özledim dediğin zamanlarda bile ağzın çarpılıyor sağa doğru. Sözlerin inanılmaz. Söylediklerinin acayipliğinden değil de, nefesinde uçuşan bir şeylerden. Gözlerimin içine bakarken bile mükemmel yalanlar kurar gibisin kafanda. İnanamadığım kelimelerin olağanüstü yakışıklılar. İçimden her birinin ensesinden tutup uzun uzun öpmek geliyor. Ellerimi incecik çeperlerinde uzun uzun gezdirmek. Sonra tam bir ruh hastası gibi incecik boyunlarına sarılmak. Solukları yüzümdeyken bir an gözümü kırpmadan ümüklerini sıkmak. Her birini aynı nefretle, yavaş yavaş ve tek tek öldürmek istiyorum. İşte onlar öyle kelimeler. Öyle kelimeler birleşip senden bana esiyorlar sabahları rüzgarla. Bir şey anlatıyorlar. Gözlerim dehşetle ve yerlerinden uğrayacakmış gibi açılıyor. Aşk böyle şey. Göz göre göre, ne desen inanıyorum.
Gözüm görmesin, diyorum şimdi seni soran biri olursa. Hemen arkasından yüzünü özlüyorum. Bunlar neredeyse aynı anda oluyor. Nasıl oluyor da aynı anda olabiliyor? İçimdeki yerler nasıl bu kadar arsız ve iflah olmazlar? Ne kadar anlatsan cebinde beş kuruş para olmadığını anlamayan çocuklar gibi baloncuların önünde yerlerde yuvarlanıyor, durmadan ağlıyorlar. Yok artık, gitti o, dedikten beş dakika sonra yine, nerede kaldı, hala gelmedi diye camın önüne oturup yoldan gelen geçene bakıyorlar seni görme ümidiyle. Her akşamüzeri sofrayı kurup, yolunu gözlüyorlar. Ne zaman baksam yoğurtlu köz patlıcanlarla şeker kavunlar mavi beyaz porselen kayık tabaklarda servise hazırlar. Göbek rakın dolapta soğuyor. Çok acılı mezelerin soğanları kokuyor sen gelmedikçe. Kokular her yeri sarıyor, dolaptaki yumurtalar rakı şişesinden kaçan anasondan sarhoş oluyor, kavunun suları tabağın dibinde birikiyor, zaman yavaşlıyor. Denizdeki dalgalar yepyeni dalgalarla yer değiştiriyor. Uykum gelip yatağa yattığımda, bu saatlerde nerelerde neler yapıyorsun diye meraktan ölüyorlar. Başka bir kadın kokusunda uyuyakalırsan diye akılları başlarından gidiyor. Kapının üst kilidini çevirirken umutlarını kaybeder gibi olup paniğe kapılıyorlar. Gelmeyecek, diye haykırıyorum apartmanın sessizliğine doğru, anlamıyor musunuz? Susuyorlar. Her şey susuyor. Mahallenin gürültücü köpek çetesinden Afrika ormanlarının ortasına doğru uçmaya başlamış göçmen kuşlara kadar, yaşayan ne varsa, susuyorlar. Bozuk musluğun kaçırdığı su damlasından döndükçe gıcırdayan yatak yaylarına, uykuda sıkılan dişlerden sinirlendikçe seğiren göz kapaklarına, her şey susuyor. Sessizlikte tek bir kalp atışı yok. Öldüm mü, diye aynada nefesimi kontrol ediyorum. Nabzıma bakıyorum bileğimi tutup. Bir şeyim yok, basbayağı yaşıyorum.
Oysa ikimiz de biliyoruz, gittiğinden beri yaşamıyorum.
Sevgiyle,
F.
25 Ağustos 2015 Salı
Gidilmemiş yerler atlası-11
Göbeğinin üzerine kadar çektiği pantolonunun koyu yeşil askıları var. Giydiği yarım kollu gömleği gün aşırı değiştiriyor. Bugünkünün lacivert ince çizgilerinin aralarında kırmızı kalın çizgiler var. Mokasen ayakkabıları boyalı. Pırıl pırıl. Yuvarlak çerçevesiz gözlüklerinin arkasından anlamsız bir neşeyle bakıyor. Sabahın bu saatinde elinde çay tepsisiyle kaldırımdan geçip giderken bile yürüyüşü dengeli. Orta yaşa kadar nerelerde çalıştı, neler yaşadı bilmiyorum. Oysa sorsam, hemen bir tabure çekip anlatmaya başlayacak gibi. Acıklı bir hikayesi yok bence. Çocukluğumdan beri çaycı olmak istemiştim, sonunda bankacılığı bırakıp, hayallerimi gerçekleştirdim dese, inanırım.
Bana gelip, sen sabahın bu erken saatinde bir barın kapısının önünde neden oturuyorsun diye sorsalar, işte ona, hemen cevap veremeyebilirim.
Barı Bahadır'ın açtığı sabahlardan biri olduğundan, onun sokağın köşesini elinde pastahane poşetiyle dönüvermesini bekliyorum. İşsizliğin zor yanı bu. Birden dünyanın ortasına düşüvermiş gibi, neyin ne zaman yapıldığını unutmuş oluyor insan. Çalışmak çok büyük itaatkarlık. Birilerinin sana şimdi acık ve öğlen yemeğini ye, demediği bir dünyada karnının açlığından bile emin olamıyorsun. Benim de birkaç gün pençesine düştüğüm gibi evde öğlene kadar uyumak çok kolay. İnsan ne çok uyuduğunu fark ettiğinde önce bir suçluluk hissi duyuyor. Erken de kalksa bir şey yapmayacağını hatırlayınca da panik hissi doluyor. Bu tuhaf hisler zamanla azalıyor. Bu günlerde gerine gerine uyanıyorum. Beni uyurken görecek tek bir insan evladı dahi olmadığından bazı çok sıcak gecelerde çırılçıplak yatıp, her yerim tutulmuş olarak uyanıyorum. Bazı geceler evde unutulmuş büyük boy bir erkek tişörtüyle. Üzerinde hala kokusu duruyor. Gece terledikçe tişörtle kokularımız birbirine karışıyor. O zamanlar gözlerim açık tavana baktığım, sabahlara kadar uyuyamadığım geceler geliyor aklıma. Çok uzakta değiller. Birden özlüyorum. Beraber uyuduğumuz uykuları. İki uyku arasında beni bulan avuçlarını. Yatağa düşen kirpiklerini. Vücudundaki benleri. Sabah uykunu hiç alamayışını, biraz. Hazırladığın kahvaltıları, çok. Küçük bir kız çocuğu gibi kafamı okşayıp, saçlarımı öptüğün uyandırmaları, en çok. Özlemek çok büyük bir his. İçine ne koysan sığıyor. O kadar ki, özlemler de bir süre sonra birbirine karışıyor. Üst kattan gelen tıkırtıları da özlüyorum aynı anda. Bir süre sonra bakıyorum annemi de çok özlemişim. Yaz öğlenleri yaptığı peynirli patlıcanın yanında karpuz yemeyi de. Birden canım karpuz çekiyor deliler gibi. Üzerimi giyip telaşla evden çıkıyorum. Marketten aldığım altı kiloluk karpuzun ağrıttığı sırtımla, kendimi, barın önünde buluyorum.
Barın önünde kucağımda karpuzla otururken çaycı bir kez daha geçiyor elinde dolu bir tepsiyle. Ben de bir açık çay alabilir miyim, diyorum. Birden dönüp, günaydınlar, diyor. -lar hecesini hiç bitmeyecekmiş gibi uzatıyor. Pür neşe. Devam ediyor. Ne dediğimi anladı mı, emin olamıyorum. Bahadır uykulu gözleriyle köşeyi döndüğünde çayım gelmiş, ben yarısını içmiş oluyorum. Şaşırmıyor beni gördüğüne. Bu adam neye şaşırıyor ki, diyorum. Bana şaşırmadın, karpuza şaşırsaydın. Ona da şaşırmıyor. Günaydınlar, diyerek açıyor kapıyı. Bütün heceler aynı derecede kısa ve net. Elinde pastahane poşeti yok. Ya kahvaltı etmiş ya her sabah geldiği yoldan gelmemiş. Soramıyorum. Oysa o getirdiği çıtır simitlerden de çok istiyor canım. Canım gerçekten de her şeyi ne çok istiyor. Mutsuzluk geçiyor demek bu bir yandan. İştah, mutlu zamanların işi benim için. Ağzımın kenarları kendiliğinden yukarıya kıvrılıyor. İyileştiğini fark eden ama kabul edemeyen müzmin hastalık hastaları gibiyim. Karpuzumu iki avucumun ortasına yerleştirip bara taşıyorum. Bar tezgahının üzerine bırakıp, ben, diyorum simit alıp geleyim, yersin değil mi. Ses çıkmıyor ağzından. Işıkları açmak için arka tarafa doğru yürürken kafasını sallıyor yalnızca. Keyifsiz ve iştahsız. Sonradan anlıyorum ki benden daha aç. Aldığım üç simidin ikisinden fazlasını kendi başına yiyor. Ben de karpuzun yarısını.
Çaycı gelip bardağını alıyor. Günün ilk müşterileri tostlarını yiyor. Öğlene doğru içerisi doluyor. Boşalıyor. Akşamüzeri tekrar kalabalık oluyor. Sonra kalabalık giderek artıp geceyle buluşuyor. Güzel suratlar, çirkinler, gülümsemeli ya da asık olanlar, boş boş bakanlar ve karşısındakinin tek bir kelimesini bile atlamadan dinleyenlerle, bir gün daha üzerimizden geçiyor. Bahadır çok az konuşuyor. Bir şey mi oldu, diyorum, dayanamayıp. Akşam anlatırım diyor. Karanlıkta görünmez olan şeylere kendi hisleri de karışır diye umuyor. Bana sorsalar, Bahadır yalnızca ışıkları kapatınca öpüşüyor. Ben, gelip geçene bakıyorum. Dışarıdan. O ortamın insanı değilim. Sabah karpuz çekirdeği düşürdüğüm bar tezgahı bir tür ameliyat masasından başka bir şey değil benim için. Tuvalet sırasında beklerken yan taraftaki adam, e ne iş yapıyorsun, diye sorunca bir an orada gibi oluyorum. İşsizim diyorum. İlgisini hızla kaybediyor. Ya da bana öyle geliyor. Bahadır gelip dokunuyor omzuma. Gel, sigara molasına çıkıyorum, diyor. Barın arkasında bira kasalarının hemen yanında duruyoruz yan yana. İçmediğimi bile bile her seferinde paketi önce bana uzatıyor. Sağ ol, diyorum. Pantolonunun arka cebinden muntazam katlanmış bir beyaz kağıt çıkarıyor. Uzatıyor. Yüzüme bakmıyor hala. Açıyorum. Gizlice ceplerini karıştırıp bulmuş gibi tedirginim. Baştan sona okuyorum. Bir kez daha okuyorum. Geri veriyorum. Hiç bakmadan alıp cebine geri kokuyor. Sigarasını yere atıp, ayağının ucuyla eziyor. İyice. Öldüğünden emin olmak istiyor. Tüm ağırlığı ayak ucunda. Vücudu sağa sola sallanıyor. Taş gibi ağır. Hava hiç esmiyor. Daha fazla ayakta durmaya tahammül edemiyor. Çömeliyor yere. Titremeye başlıyor. Önce inceden inceden. Giderek şiddetle. Sarsılıyor az sonra. Ne yapacağımı bilemiyorum. Kafasını tutup göğsüme bastırıyorum. Soramıyorum. O da söyleyemiyor. Gece barı kapattıktan sonra sabaha kadar bahçede oturup içiyoruz. Konuşmadan geçen saatlerin sonunda, o, diyor, kazada ölmüş. Bir daha bu konu asla açılmıyor. Bahadır asla ilk tanıştığım günlerdeki pervasız neşesine geri dönemiyor.
Bana gelip, sen sabahın bu erken saatinde bir barın kapısının önünde neden oturuyorsun diye sorsalar, işte ona, hemen cevap veremeyebilirim.
Barı Bahadır'ın açtığı sabahlardan biri olduğundan, onun sokağın köşesini elinde pastahane poşetiyle dönüvermesini bekliyorum. İşsizliğin zor yanı bu. Birden dünyanın ortasına düşüvermiş gibi, neyin ne zaman yapıldığını unutmuş oluyor insan. Çalışmak çok büyük itaatkarlık. Birilerinin sana şimdi acık ve öğlen yemeğini ye, demediği bir dünyada karnının açlığından bile emin olamıyorsun. Benim de birkaç gün pençesine düştüğüm gibi evde öğlene kadar uyumak çok kolay. İnsan ne çok uyuduğunu fark ettiğinde önce bir suçluluk hissi duyuyor. Erken de kalksa bir şey yapmayacağını hatırlayınca da panik hissi doluyor. Bu tuhaf hisler zamanla azalıyor. Bu günlerde gerine gerine uyanıyorum. Beni uyurken görecek tek bir insan evladı dahi olmadığından bazı çok sıcak gecelerde çırılçıplak yatıp, her yerim tutulmuş olarak uyanıyorum. Bazı geceler evde unutulmuş büyük boy bir erkek tişörtüyle. Üzerinde hala kokusu duruyor. Gece terledikçe tişörtle kokularımız birbirine karışıyor. O zamanlar gözlerim açık tavana baktığım, sabahlara kadar uyuyamadığım geceler geliyor aklıma. Çok uzakta değiller. Birden özlüyorum. Beraber uyuduğumuz uykuları. İki uyku arasında beni bulan avuçlarını. Yatağa düşen kirpiklerini. Vücudundaki benleri. Sabah uykunu hiç alamayışını, biraz. Hazırladığın kahvaltıları, çok. Küçük bir kız çocuğu gibi kafamı okşayıp, saçlarımı öptüğün uyandırmaları, en çok. Özlemek çok büyük bir his. İçine ne koysan sığıyor. O kadar ki, özlemler de bir süre sonra birbirine karışıyor. Üst kattan gelen tıkırtıları da özlüyorum aynı anda. Bir süre sonra bakıyorum annemi de çok özlemişim. Yaz öğlenleri yaptığı peynirli patlıcanın yanında karpuz yemeyi de. Birden canım karpuz çekiyor deliler gibi. Üzerimi giyip telaşla evden çıkıyorum. Marketten aldığım altı kiloluk karpuzun ağrıttığı sırtımla, kendimi, barın önünde buluyorum.
Barın önünde kucağımda karpuzla otururken çaycı bir kez daha geçiyor elinde dolu bir tepsiyle. Ben de bir açık çay alabilir miyim, diyorum. Birden dönüp, günaydınlar, diyor. -lar hecesini hiç bitmeyecekmiş gibi uzatıyor. Pür neşe. Devam ediyor. Ne dediğimi anladı mı, emin olamıyorum. Bahadır uykulu gözleriyle köşeyi döndüğünde çayım gelmiş, ben yarısını içmiş oluyorum. Şaşırmıyor beni gördüğüne. Bu adam neye şaşırıyor ki, diyorum. Bana şaşırmadın, karpuza şaşırsaydın. Ona da şaşırmıyor. Günaydınlar, diyerek açıyor kapıyı. Bütün heceler aynı derecede kısa ve net. Elinde pastahane poşeti yok. Ya kahvaltı etmiş ya her sabah geldiği yoldan gelmemiş. Soramıyorum. Oysa o getirdiği çıtır simitlerden de çok istiyor canım. Canım gerçekten de her şeyi ne çok istiyor. Mutsuzluk geçiyor demek bu bir yandan. İştah, mutlu zamanların işi benim için. Ağzımın kenarları kendiliğinden yukarıya kıvrılıyor. İyileştiğini fark eden ama kabul edemeyen müzmin hastalık hastaları gibiyim. Karpuzumu iki avucumun ortasına yerleştirip bara taşıyorum. Bar tezgahının üzerine bırakıp, ben, diyorum simit alıp geleyim, yersin değil mi. Ses çıkmıyor ağzından. Işıkları açmak için arka tarafa doğru yürürken kafasını sallıyor yalnızca. Keyifsiz ve iştahsız. Sonradan anlıyorum ki benden daha aç. Aldığım üç simidin ikisinden fazlasını kendi başına yiyor. Ben de karpuzun yarısını.
Çaycı gelip bardağını alıyor. Günün ilk müşterileri tostlarını yiyor. Öğlene doğru içerisi doluyor. Boşalıyor. Akşamüzeri tekrar kalabalık oluyor. Sonra kalabalık giderek artıp geceyle buluşuyor. Güzel suratlar, çirkinler, gülümsemeli ya da asık olanlar, boş boş bakanlar ve karşısındakinin tek bir kelimesini bile atlamadan dinleyenlerle, bir gün daha üzerimizden geçiyor. Bahadır çok az konuşuyor. Bir şey mi oldu, diyorum, dayanamayıp. Akşam anlatırım diyor. Karanlıkta görünmez olan şeylere kendi hisleri de karışır diye umuyor. Bana sorsalar, Bahadır yalnızca ışıkları kapatınca öpüşüyor. Ben, gelip geçene bakıyorum. Dışarıdan. O ortamın insanı değilim. Sabah karpuz çekirdeği düşürdüğüm bar tezgahı bir tür ameliyat masasından başka bir şey değil benim için. Tuvalet sırasında beklerken yan taraftaki adam, e ne iş yapıyorsun, diye sorunca bir an orada gibi oluyorum. İşsizim diyorum. İlgisini hızla kaybediyor. Ya da bana öyle geliyor. Bahadır gelip dokunuyor omzuma. Gel, sigara molasına çıkıyorum, diyor. Barın arkasında bira kasalarının hemen yanında duruyoruz yan yana. İçmediğimi bile bile her seferinde paketi önce bana uzatıyor. Sağ ol, diyorum. Pantolonunun arka cebinden muntazam katlanmış bir beyaz kağıt çıkarıyor. Uzatıyor. Yüzüme bakmıyor hala. Açıyorum. Gizlice ceplerini karıştırıp bulmuş gibi tedirginim. Baştan sona okuyorum. Bir kez daha okuyorum. Geri veriyorum. Hiç bakmadan alıp cebine geri kokuyor. Sigarasını yere atıp, ayağının ucuyla eziyor. İyice. Öldüğünden emin olmak istiyor. Tüm ağırlığı ayak ucunda. Vücudu sağa sola sallanıyor. Taş gibi ağır. Hava hiç esmiyor. Daha fazla ayakta durmaya tahammül edemiyor. Çömeliyor yere. Titremeye başlıyor. Önce inceden inceden. Giderek şiddetle. Sarsılıyor az sonra. Ne yapacağımı bilemiyorum. Kafasını tutup göğsüme bastırıyorum. Soramıyorum. O da söyleyemiyor. Gece barı kapattıktan sonra sabaha kadar bahçede oturup içiyoruz. Konuşmadan geçen saatlerin sonunda, o, diyor, kazada ölmüş. Bir daha bu konu asla açılmıyor. Bahadır asla ilk tanıştığım günlerdeki pervasız neşesine geri dönemiyor.
25 Temmuz 2015 Cumartesi
Gidilmemiş yerler atlası-10
Yok canım, üzülmüyorum da, ne gerek vardı şimdi bu tatsızlığa. Yüz yüze bakacağız sonuçta burada, komşuyuz, derken topraklı tarafını yüzüne değdirmemeye çalışarak, elinin tersiyle yüzüne gelen saçları kulağının arkasına itti. Şu arkandaki kırmızı saksıyı uzatır mısın bana canım, yok, kırmızı olanı, küçük olan, evet o, diye temiz eliyle işaret etti. Hem zaten bana ne canım, diyen sesi söylediği her cümleden sonra kontrolsüzce biraz daha yükseliyordu. Parmaklarının uçlarıyla iyice bastırdı toprağa. Kökleri derine yerleşmezse tutmuyordu bu sardunyalar. Balkonun önündeki uzun saksıya geçen hafta diktiklerinden biri hemen kurumuş, sapsarı, uzun bir sopa gibi kalakalmıştı. Fışkın pembe dallarıyla insanın gözünü alan diğer saksıların yanında, ölümün hala bir şekilde var olmaya devam ettiğini hatırlatır gibiydi. Zaten bir şey gelip hatırlatmasa, insan burada zamanı tamamen unutabilirdi.
Bu coğrafyada vakit düz bir çizgide ilerlemiyordu. Yumuşak sakızlar gibi, insan ne kadar şişirirse o kadar büyük bir balon oluyor, patlamıyordu. Bazı sabahlar uyandıklarında yeni bir güne başlamış, bir gün daha yaşlanmış ya da içlerindeki yaşama hevesinden bir gram azalmış gibi hissetmiyorlardı. Dün, yana doğru uzamıştı, yaşanıp bitmemişti. Birazdan adam, kadının önüne getirip koyduğu tepsinin içindeki taze fasulyeleri ayıklarken de zaman geçip giden bir şey olmayacaktı. Güllerin dallarını budarken de. Akşamüzeri salatalıkları, kabakları, naneleri sularken de. Hava iyice serinlediğinde köpeği yürüyüşe götürürken de. Zaman, önlerinde duran, yanından geçerken ayaklarına takıldığında yerden alıp, başka bir yere koydukları bir şeydi. Giriş kapısının yan tarafındaki sundurmanın altında, tadilattan artan bir kutu mavi yer seramiği, sapı kırılmış güneş şemsiyesi, iç içe konmuş çatlak saksılar, mangal kömürleri, köpeğin eski mama kabı ve nedense bir türlü atmadıkları, yağmurdan çürümüş tahta çilek kasalarının hemen yanında, havası sönüp, rengi solmuş bir basketbol topunun sağ tarafında duruyordu. Bir yere gittiği yoktu. Bakınca hiç de koşup gidecek bir şeye benzemiyordu. Kimsenin onu umursadığı da yoktu. Arka bahçedeki domatesler önce yemyeşil çirkin bir hayvan gibi dallardan sarkarken de, hafifçe utanmış gibi kızarırlarken de, dalların boynunu eğip olgunlaşırlarken de, ehemmiyetsiz bir şeydi. Kokulu bir domatesi bileğinden tutup kopardıklarında sanki yazdan bir parça da kopup, ellerinde kalıyordu. O akşam çoban salatanın içinde zeytin yağına kendini teslim edip, ne kadar suyu varsa saldıkça, vakitler de önlerinde parçalanıyordu. Taş fırından aldıkları içi pamuk gibi ekmek dilimlerini salatanın suyuna banıp yedikçe sıcak haziran günlerini de yemiş oluyorlardı. Bamyaların uçlarından temmuzun nefes alınamayan öğleden sonraları sarkacaktı daha. Bir şeker kavunu koparıp kestiklerinde, çekirdeklerinde seviştikleri geceler tek tek açılacaktı. Asma yaz sonunda bütün bir kışın büyüttüğü hevesleri üzüm üzüm önlerine serecekti. Bağ bozumunda, bu yaz da gitmek isteyip bir türlü gidemedikleri amfi tiyatro konserlerini, klimayı açık unuttukları bir gece sabaha kadar üşüyüp hasta olduklarından içemedikleri buz gibi rakıları, çok dalgalı diye denize girmedikleri bir berrak koyu, birinin migreni diğerinin romatizması tutup yataktan çıkamadıkları billur bir ağustos gününü asma yapraklarıyla beraber sirkeli suya basıp, bir kavanozda bekleteceklerdi. Geçip, biten bir şey olmayacaktı.
Kadın çömeldiği yerden belini tutarak yavaş yavaş doğruldu. Arka bahçeye dolaşıp, bahçe hortumunu buldu, suyu açtı. Hortumun içinde kalan güneşte ısınmış suyla ellerindeki toprakları yıkadı. Öğlen oluyordu. Hiç rüzgar yoktu. Deniz çarşaf gibiydi. Bütün yaz eğlencesini ve bu yaza ait anılarını biriktirmek için birkaç günü olan tatilciler çoktan kumsaldaki şezlonglara uzanmışlardı. Değişik milletlerin bayrakları gibi rengarenk havlularını buldukları yere sermişlerdi. Beyaz kumların bağrına terliklerini edepsizce saplamışlardı. Ayak parmaklarından göz kapaklarına tüm vücutları güneş kreminden parlıyordu. Hiç kıpırtısız. Tek ses çıkarmadan gözleri kapalı yatıyor da olsalar, içten içe aceleleri vardı. Çok gençlerdi. Sütun gibi bacakları arada bir sağdan sola, önden arkaya yer değiştiriyordu. Şezlongun ortasındaki desen dümdüz karınlarında dalgalı izler bırakıyordu. Havlularının üzerinde terliyorlardı. Tek bir kırışığın olmadığı göz altlarına hasır şemsiyenin aralıklı örgülerinden güneş vuruyordu. Sıcağın onlara yapmak istediği hiçbir şeye ses çıkarmıyorlardı. Şimdi kendilerini teklifsiz, sakınmadan açtıkları bu güneş, gece karanlığı denize düşerken kendini unutulamamış eski bir sevgili gibi hatırlatmaya başlayacaktı. Durup dururken içleri ürperecekti. Yatarken sırtları, bacakları rahat edemeyecek, için için yanacaklardı. Mideleri bulanacaktı gece yarısı. Bunlar yetmeyecekti. Bugün güneşin pürüzsüz parmak uçlarıyla değdiği yerlerdeki körpe deriyi hatıra olarak burada bırakacaklardı. Kendi derisine sığamayan yılanlar gibi huzursuz, günlerce kaşınacaklardı. Senin tırnakların uzun, sırtımın şurasını kaşır mısın, diyeceklerdi yanlarındaki birilerine. Kendilerini soyup başka bir ten bulacaklardı altlarında. Ve bundan memnun olacaklardı.
Elleri kot şortunun ceplerinde, uzun uzun plajı izledi. Yere bıraktığı hortumdan akan serin suya değen ayakları ferahlıyordu. Terliklerini çıkardı ayağından. Çimenlere bastı. Suyu neden açtığını da, terasta can suyu dökülsün diye bekleyen sardunyaları da unutmuştu. Ellerini ceplerinden çıkarıp tişörtünün içinden göbeğine dokundu. Göbeğinden sonra yanlarındaki yağlara. Bacaklarının üst taraflarına baktı eğilip. Durduğu yerde sallandı. Derisini sıkıp, selülitlerini tarttı. Göbeğini içine çekti. Sabahları köpeği ben gezdirsem, yürüyüş olur, iyi gelir, dedi. Ya da kimseler yokken sabah erken denize girip yüzsem bir saat, bu göbek hemen erir. İçini çekti. Kaz ayaklarında dolaştırdı parmaklarını. Oradan boynundaki sarkık deriye değdi eli, ürperdi. Saçlarımı boyatmaya salı günü gitsem mi, biraz daha beklesem mi, diye düşündü. Yaşlanmaktan nefret ediyorum, demişti geçen hafta sonu kızıyla arka bahçede otururlarken. Kızı, aman anne sen daha yaşlı mısın, derken aslında basbayağı yaşlısın, demiş oluyordu. Menopoza girdiğinden beri çok alınganlaşmıştı. Hiç dert etmediği kadar dert ediyordu her şeyi. Geriye dönüp baktığında dolu dolu yaşanmış bir ömür görmesine rağmen, bu kadar mı, diyordu. Eskiden sokaktan geçerken topuk sesime dönen kafaları küçümser bakışlarımla ezen ben, neredeyim? Nişan fotoğraflarımızda bir kol sarılması kadarcık olan belim nasıl bu hale geldi? Açık bıraktığı su akmaya devam ediyordu. Ayaklarının altı çamur olmuştu. Aklına sardunyalar düştü birden. Ayaklarının altını yıkadı. Terliklerini giydi.
Adam gazetesinden kafasını kaldırmadan kadının ona yaklaştığını sezdi. Kadınla beraber oldukları yirmi üç senedir, ne zaman ona doğru yaklaşsa havaya incecik bir yasemin kokusu karışmış gibi olurdu. Şu hayatta ilk kez buluşup, dosdoğru göz bebeklerine baktığı kafe, deniz kıyısındaydı. Hava kar topluyordu o gün. Yıllardır görülmemiş bir soğuk, insanın nefesini havadayken donduruyordu. Gökyüzü bir parça kapkara pamuktan ibaretti. Henüz öğleden sonra olmasına rağmen kafenin bütün ışıkları yanmıştı. Kadın, içeriye girdikten yarım saat sonra bile atkısını boynundan çıkaramamış, üşümeye devam etmişti. İçtiği Türk kahvesinin üzerine bir büyük fincan da papatya çayı içmiş, parmak uçları ancak o zaman normal rengine dönebilmişti. Adam kadının morarmış tırnaklarını gördükçe yavru bir kumruyu alıp sever gibi, ellerini alıp kucağına sarmak istiyordu. Oysa o günlerin gelmesine daha vardı. Masanın karşılıklı sandalyelerinde, ayakları biraz haşarı hareketler yapsa kadına değebilecek mesafedeydi. Ne yazık masalar sanki incecik ağızlı fincanların cüsseleri sığmayacakmış gibi devasaydılar. Yukarıdan bakılsa daire şeklinde iki kafanın arasında kocaman bir kare, birbirlerine yaklaşmalarını istemeyen bir gardiyan gibi duracaktı. Adam papatya çayını fincanını koklamıştı çaktırmadan içinde biraz da yasemin mi var acaba diye. Kadın tuvalete gittiğinde eni konu dönüp arka taraflara bakmış, içeride bir saksıda yasemin mi yetiştiriyorlar diye aramıştı. Kadın gidince koku da yok olmuş, adam kadın gelip tekrar oturana dek buna bir anlam verememişti. Parfümü demek, diye düşünmüştü sonraları. Değildi. Beraber uyudukları ilk gecenin sabahında kadın saçlarından omuzlarına damlalar süzülerek banyoda dikilirken koku yine oradaydı. Hem de sarhoş edici biçimde yoğundu. Beraber deniz kıyısında yürüdükleri bir gece, kadına, biliyor musun, sen, yasemin kokuyorsun demişti durup dururken. Kadın gülümsemiş ama ne demek istediğini anlayamamıştı. Yasemin mi, demişti. Nasıl yasemin kokuyorum. Bilmem, sen bana yaklaşırken içime yasemin kokusu düşüyor öbek öbek, demişti. Öpüşmüşlerdi. Adam, nasıl olup da bir insanın kendi kokusunu bilemediğine hayret etmişti.
Kadın elindeki hortum yavaşça köklerinde gezdirip, sardunyaları suladı. Her birini alıp teker teker terastaki yerlerine götürdü. Saksıların üzerindeki desenlerin hepsi aynı yöne bakacak şekilde yerleştirdi. Terasa döktüğü toprağı çalı süpürgesiyle süpürdü. Dikilip sırtını esnetti. Sıcak iyice bastırıyordu. Adam sandalyesinden kalktı. Yavaş yavaş yürüyerek kadının yanına geldi. Sırtına gölgesi düştü. Kafasını omzunun üzerine koydu. Boynunu kokladı uzun uzun. Ensesini öptü. Gel, dedi, güzellik uykusuna yatalım.
Tatlı bir ürperti kadının ensesini uyuşturdu.
8 Temmuz 2015 Çarşamba
Gidilmemiş yerler atlası-9
Balkonda uzun uzun oturup kahvaltı ediyorum. Ben masada otururken kuşlar gelip balkon demirlerinde sıralanıyor. Kuşlar için evin yan sokağındaki temizlik süngeri, en adi marka deterjan, çalı süpürgesi, faraş, kedi maması, taşınanlara her boy boş koli ve ihtiyaç olmasa insanın asla aklına gelmeyecek bin bir türlü hırdavat satan dükkandan metal bir suluk aldım. Her gece ağzına kadar doldurduğum kırmızı çiçekli beyaz kabı sabah boş buluyorum. Bir kısmı havaya karışan suyun birazını susayan bir kuşun gagasını daldıra daldıra içtiğini bilmek tuhaf bir his. Balkon mermerlerine ufaladığım bayat ekmekleri, ben üçüncü bardak çayımı içerken toplanıp, yemeye başlıyorlar. Her sabah gelenler aynı kuşlar mı diye dikkatlice bakıyorum yüzlerine ama birini ötekinden ayırt edemiyorum. Tuhaf bir suçluluk duygusuyla benden önce ne yiyip içiyorlardı diye merak ediyorum.
Suluk almak için çıkmamıştım aslında evden o gün.
İşi bıraktığımın ertesi gününün tamamını yatakta yatarak geçirdim. Akşama doğru acıkınca en büyük boy bir karışık pizza sipariş ettim. İki dilimini geldiği gibi, iki dilimini gece yarısı, bir dilimi sabaha doğru su içmeye mutfağa gittiğimde yedim. Öğlene doğru uyandığımda da kahvaltı olarak kalan son dilimi. O gün yatakta yatarken vücudumun stresten yavaş yavaş nasıl arındığını tüm benliğimde hissettim. İçimde binlerce antilop onlara doğru koşarak gelen aslanlardan kaçıyormuş gibi acelem vardı sabah uyandığımda. Nefesim bile düzensizdi. Artık her sabah yetişmem gereken bir yer olmadığını fark ettiğimde saçlarım dahil tüm uzuvlarım şaşırdı. Sizi taramayacağım bu sabah, dedim. Sıcak maşalarla hiçbir yerinizi kıvırmayacağım. Yatın. Yıkanmak da yok, dibinizden ucunuza kadar yağlanın.
Gün meğer ne uzunmuş. Öğlen olana kadar o günden sonraki hayatımla ilgili düşünmem gereken her şeyi düşünüp bitirmiştim. Terk edildiğime, yanlış işlerde senelerce mutsuz olduğuma, yalnızlığıma, başarısızlığıma defalarca ağlamıştım. Sonunda açlığım galip gelmişti. Bakkalı arayıp altı adet köy yumurtası, Edremit zeytini bir de Ezine peyniri istemiştim bir kalıp. Taptaze, sıcacık bir francala bul getir bana bir yerden, demiştim. Gülmüştü bana telefonda. Çırağı getire getire poşetli dilim ekmek getirmişti. Sesimi çıkarmamıştım. Kapıda sabahlıkla dikilirken ilk kez yüzüne bakmıştım çocuğun. Olsa olsa ortaokul öğrencisi olacak, kıvırcık saçlı, kavruk bir çocuk. Gözlerinin siyahı normal gözlerden daha parlak. Kafasını kaldırıp merdiven boşluğuna bakmıştı üst katta birine bakar gibi para üzerini verirken. Üst kata da mı sipariş var, demiştim. Yok abla sabah götürdüm gazetesini de, valizini çıkarttırdı bana, yazlığa mı gidecek diye merak ettim, demişti. Genç mi, nasıl biri, diye sormuştum. Üst kat komşumu tanımamama hayretle bakışını görmezden gelmiştim. Gazete getirme daha fazla diye arar gidecek olsa, demiştim. Çocuk bana gülümseyerek bakmıştı. Doğru dedin abla, demişti. Gülünce tüm yüzü büyümüştü. Dişleri bembeyazdı. Ağzı çocuğun yüzünden bağımsız biriymiş gibi, çocuk o kadar güzel değilken çok güzeldi. Hep gülse bambaşka bir yüzü daha olacaktı. Bozuk paraları avucuna tutuşturup, haydi kolay gelsin, demiştim. Sanki sabah okula giden oğlumu uğurluyordum. Tutup alnından öpecektim. Merdivende kayboluyordu ki, adın ne senin, diye seslenmiştim arkasından. Mahsun, demişti dönüp bakmadan. Hayatın kendisi bir komedi değilse neydi.
Peynirler sahanda eriyip biraz kıtır kıtır olana kadar başlarında beklemiştim. Her şeyde şairane bir yan buluyordum. Peynirlerin eriyerek tavada yarattıkları şekil bile bana bir şey anlatacak gibiydi. Üç tane yumurtayı, nasıl yerim yaz günü, bana çok değil mi diye bir saniye bile düşünmeden kırmıştım. Terk edildiğimden beri kendi içimden başka biri çıkmış ve alışkanlıklarımı yerle bir etmişti. Yaptığım hiçbir şeyi eskiden yaptığım gibi yapamıyordum. Göz göz yumurtalara ekmek banacak değilim diyerek tavadaki yumurtaları oralardan bir kasırga geçmiş gibi karmakarışık etmiştim. Yumurtaları karıştırırken dün gece üst kattan gelen sesler takılmıştı aklıma. Alıştığım saatte duymayı beklediğim sifon sesi, yer döşemesi gıcırtısı yoktu. Onun yerine sabaha kadar balkon kapısı açılıp kapanmıştı. Sabaha karşı mahur beste çalmıştı üst üste defalarca. Müziğin sesi o kadar açıktı ki gece yarısının sessizliğinde sokağın köşesinden bile duyulmuştur. Ağlama sesi bulmuştum sanki şarkı aralarında. Duyunca ben de ağlamıştım. Ben zaten kolayca her şeye ağlıyordum. Üst kat komşumdan da birkaç damla göz yaşını sakınmayacaktım. Balkonda rakı mı içmişti arkadaşlarıyla da, birkaç kadeh sonra kederlenmiş ağlamıştı. Öyle olsa konuşma sesi duyardım, yoktu. Yalnız başına oturmuş ağlamış mıydı? Neye üzülüyordu bu kadar? O da mı terk edilmişti yoksa daha acı bir olay mı vardı? Neden düşünüyordum bu kadar çok bunları. Yumurtayı çok pişirmeden kapattım altını. İki dilim ekmeği iyice kızarttım. Balkona çıkıp oturdum. Akşama kadar da oturdum. Bir demlik çayı tek başıma içtim. Hafif hafif rüzgar esti akşama doğru. Balkonu yıkadım, ayaklarım suyun içindeyken serinledim. Çiçekleri bol bol suladım. Okul servisleri doldurdu caddeyi öğleden sonra. Bir büyük bardak kahve içtim. Yanında normalde ağzıma sürmediğim sütlü çikolatalardan yedim. Yetmedi. Bir paket kakaolu bisküviyi birazını kahveme banarak, birazını iki parça bisküvinin arasındaki kremayı yalayarak, yedim, bitirdim. İş çıkış saati geldi. Geçti. İşten çıkanlar sokakları doldurunca biraz daha ağladım. Ağlamam geçince içeriye girip müziği açtım. Beraber dinlediğimiz şarkıları dinledim önce. Şarkıların bazı sözleri bazı Bozcaada şaraplarını çağırdı. Atlas'ta gördüğüm piknik görüntüleri gelip gözlerime dolandı. Yazın ortası olmuşken hala bir kez bile ayağımı sokmadığım denizler gelip beni boğdu. Henüz tadına bakmadığım şeker kayısılar, yarma şeftaliler, boynu bükük ahlatlar boğazıma sıralandı. Bir yerlerde pişen zeytinyağlı börülce kokusundan içim dağlandı. Okşamadığım kediler, emzirmediğim bebekler, beslemediğim kuşlar, kalbini kırdığım adamlar, dinlemediğim güzel şarkılar, isimlerinden listeler yapıp okuyamadığım kitaplar önümde sıralandı. Yapamadığım her şey, beraber gidilmemiş yerler, gülünmemiş hikayeler, anıya dönüşemeyen günler üzerime çullandı. Bir hayatın yükünü üzerimden atıyordum. Kolay değildi. Çok ağladım. Sabaha kadar ağladım. Bir yerde durdum yine.
Karşı apartmanın karşı dairesinde yeni doğmuş bebeğini iki saatte bir uyanıp emziren Aysel, iki gecedir sabaha kadar ışığı yanan balkonlardan gelen müzik sesini dinlemişti. Balkona çıkıp hava alırken karşı balkonda oturan kıza bakıp, ne derdi var bu insanların bu kadar demişti. Derin bir nefes alıp yaz sonunda kızı biraz büyümüş olsa da annesinin Datça'daki yazlığına gidip kalsalar biraz diye düşünmüştü. Ev bebek kokuyordu. Birazdan her şeyi unutmuş, kafasını yastığa koyduğu an uyumuştu.
Önceleri işe giderken hızla ya saçımı toplayarak ya telefonumu, dosyamı, cüzdanımı aldım mı diye çantamı alt üst ederken geçerdim önünden hırdavatçının. Hırdavatçı çoktan kepenkleri kaldırmış, taburesini kaldırıma çıkarmış olurdu. Elinde tavşan kanı çayı, gözünde gözlükleriyle gelene geçene bakardı. Gelene geçene bakmanın pekala yapılabilecek bir meslek olduğunu hiçbir yere geç kalmadığım bir sabah kapısının önünden geçerken düşünmüştüm. Hiç girmemiştim içeriye. Yine de o bana devamlı müşterisiymişim gibi incecik bir gülümsemeyle bakmıştı her geçişimde. Başını azıcık yana eğerek selam verir gibiydi. Balkonda sabaha kadar oturduğum gecenin sabahında, aylardır dip bucak temizlenmemiş evi temizlemeye karar verdim. Cebime birkaç kağıt para sıkıştırıp, elimi kolumu sallayarak evden çıktım. Fırından sıcacık iki simit aldım. Hırdavatçı ben bu defa önünden geçmeyip içeriye girince şaşırdı. Günaydın, dedim. Çamaşır suyu, bir vileda sapı bir de yerleri silmek için deterjan istiyorum. Hepsini tek tek aldı büyükçe bir naylon poşete koydu. Ne kadar borcum, bir de kahvaltı ettiniz mi siz, dedim. Bu her sabah alışveriş yaptığım her esnafa sorduğum bir soru gibi, rahattım. Kahkahası gürültülüydü. Gülerken göbeğini hoplattı. Kalın, tok bir sesi vardı. Ettim kızım, dedi. Sen bu sabah işe gitmedin herhalde. Elimde cebimden çıkardığım paraları görünce, gel sana bir çay koyayım, verirsin parayı sonra, dedi. Tezgahın arkasındaki bölmede kayboldu. Elinde iki cam bardak çayla çıktı. Gel kapının önüne, şu yan taraftaki tabureyi de al, dedi. Çocukluğuma dönmüş gibiydim. Bana ne denirse yapıyordum. Paraları cebime geri koydum. Yanına oturdum. Simitlerin kağıdını açtım. Koparıp uzattığım her simit parçasını yedi. Seçimleri konuştuk, arada bir sesi yükseldi, güldük. Dükkanın önünden geçen herkesle konuştu. Bazılarına bana önceleri yaptığı gibi boynunu azıcık yana eğerek sessiz selamlar yolladı. Geçen yaşlı teyzelere Nebahatcim var mı bir arzun, Nergis temizlik yok mu bugün, Hamdiye kızın okul işi ne oldu, diye seslendi durdu. Geçen hiç kimse de bana, ne yapıyor bu kız orada, diye tuhaf tuhaf bakmadı. Beraber üçer bardak çay içtik. Ramiz Abi bana poşete koyduğu deterjan yerine başka bir markanın deterjanını verdi çıkarken. Ben de poşetime bir sıra mandal, çilek kokan el sabunu ve metal bir kuş suluğu ekledim. Mandallar benden olsun, dedi. Haydi uğra yine, deyip koluma dokundu çıkarken.
Eve döndüğümde deterjanları, toz bezlerini, viledanın yeni sapını koridora yığdım. Kapının hemen önüne oturup biraz daha ağladım. Dünyadaki iyiliği ilk kez fark ediyor, insan sıcaklığından uzak kalmış, uzun zamandır doğru düzgün sevilmemiş biri gibi ağlıyordum.
O sırada apartman merdivenlerinde bir gürültü koptu. İçindeki türlü eşyanın sağa sola savrulduğu bir orta boy bisküvi kutusu en alt basamağa kadar yuvarlandı. Kapımın önüne bir gümüş terağlık düştü, bıçağı da içinden fırlayıp az önce çıkardığım spor ayakkabımın içine girdi. Üst basamaklarda birkaç kartpostal, sayfaları sararmış dünya atlasları, kitaplar ve kitapların arasından dağılan pirinç saplı kitap ayraçları başka bir dünyadan düşmüşler gibi sıralanmışlardı. Yaşlı adam elindeki valizi merdivenlerden tekerleklerini her basamağa vura vura indirmeye çalışıyordu. Benim kapıyı açtığımı fark etmedi. Kendi kendine konuşuyordu. Ah Rauf Bey, diyordu, ah Rauf bey, nasıl düşürdün o kutuyu, hem de geç kalıyorsun. Rauf Bey geç kalmamalıydı. Merdivenlere dağılan her şeyi bir çırpıda koliye yerleştirdim. Koliyi büyükçe bir poşete koydum. İki ucundan tuttuğumuz valizi beraberce apartman girişine indirdik. Uzun zamandır tanıyormuşuz da uzunca bir süredir görüşememişiz gibi sevgiyle baktık birbirimize ayrılırken. Sarılıp defalarca teşekkür etti. Çağırdığı taksi kapıdaydı. Şoför eşyalarını da Rauf Bey'i de güzelce yerleştirdi.
Sokağın köşesini dönerken arkasına dönüp, üzerini yaşlılık lekelerinin kapladığı elini bir kez daha salladı bana. Bu, üst kat komşumu ilk ve son görüşüm oldu. Üst kattan gelen sesler sonsuza kadar yok olmuştu.
O sırada apartman merdivenlerinde bir gürültü koptu. İçindeki türlü eşyanın sağa sola savrulduğu bir orta boy bisküvi kutusu en alt basamağa kadar yuvarlandı. Kapımın önüne bir gümüş terağlık düştü, bıçağı da içinden fırlayıp az önce çıkardığım spor ayakkabımın içine girdi. Üst basamaklarda birkaç kartpostal, sayfaları sararmış dünya atlasları, kitaplar ve kitapların arasından dağılan pirinç saplı kitap ayraçları başka bir dünyadan düşmüşler gibi sıralanmışlardı. Yaşlı adam elindeki valizi merdivenlerden tekerleklerini her basamağa vura vura indirmeye çalışıyordu. Benim kapıyı açtığımı fark etmedi. Kendi kendine konuşuyordu. Ah Rauf Bey, diyordu, ah Rauf bey, nasıl düşürdün o kutuyu, hem de geç kalıyorsun. Rauf Bey geç kalmamalıydı. Merdivenlere dağılan her şeyi bir çırpıda koliye yerleştirdim. Koliyi büyükçe bir poşete koydum. İki ucundan tuttuğumuz valizi beraberce apartman girişine indirdik. Uzun zamandır tanıyormuşuz da uzunca bir süredir görüşememişiz gibi sevgiyle baktık birbirimize ayrılırken. Sarılıp defalarca teşekkür etti. Çağırdığı taksi kapıdaydı. Şoför eşyalarını da Rauf Bey'i de güzelce yerleştirdi.
Sokağın köşesini dönerken arkasına dönüp, üzerini yaşlılık lekelerinin kapladığı elini bir kez daha salladı bana. Bu, üst kat komşumu ilk ve son görüşüm oldu. Üst kattan gelen sesler sonsuza kadar yok olmuştu.
4 Temmuz 2015 Cumartesi
Gidilmemiş yerler atlası-8
Biz, mesela seninle ayrılsak, kesin her yerde karşılaşırız, dedi durup dururken. Biliyordum ki böyle sözleri asla durup dururken söylemiyordu. Bu sabah beni sabah alarmı çalmadan bir saat önce uyandırmıştı. Rüyamda duyduğum konuşmanın gerçek olduğunu fark edince açmıştım gözlerimi. Kendi kendine ya da kafasındaki bir sesle konuşuyordu. Ayrılmaktan bahsettiğini duyduğum cümleyle beraber algım birden açılmış olmalı. Öncesinde sürdürdüğü konuşmanın ilk birkaç cümlesini duyamamıştım ve ömür boyu merak edecektim. Ona doğru döndüğümde yastığını dikleştirmiş, her ay aldığı edebiyat dergileri yığınından birini seçmiş, okuyordu. Bitirdiği sayfayı diğerinin üzerine katlayıp, okumaya devam ederken elini uzattı, yanağımı okşadı. Bence hiçbir yerde karşılaşmayız, dedim. Saatin ne kadar erken olduğunu görünce, neden erkenden uyandın, dedim. Bilmem, uykum bitmiş, dedi. Haydi kalk, kahvaltıya gidelim.
Terasının alçak duvarlarındaki martıların tüylerini iyice kabartarak kürk mantolu orta yaşlı kadınlar gibi şüphesiz birini yahut bir saati bekledikleri ancak bize hiçbir ipucu vermedikleri bir kafedeydik. Buz gibi bir kış sabahıydı. Bulutların çamur rengine baktıkça içimden yatağa geri dönüp günlerce hiç kalkmadan uyumak geliyordu. Tabağımdaki sandviç ben kesip parçalara ayırdıkça, çoğalıyordu. Kahvemi üzerinden biraz içip biraz süt ekleyerek, karamel rengi bir bulamaca çevirmeyi başarmıştım. Yün atkımı çıkarmadığımdan boynumda sıcak bir el varmış gibi hissediyordum. Masalarda hep birbirimize mesafeli otururduk, yine öyleydik. Biri uzaktan bize baksa, az önce sırada beklerken tanıştığımızı ya da yer olmadığı için aynı masada oturduğumuzu düşünebilirdi. Benim karışımla ancak üç karış gelen mermer masanın iki yanındaki sandalyelerimiz ancak birbirine karşıt görüşlü iki grubun liselerde yaptıkları münazaralar esnasında görülebilecek şekilde konumlanmıştı.
Benim yüzümden.
Ben sevmeyi yirmi beş yaşından sonra bisiklete binmeyi öğrenen biri gibi zar zor öğrenmiştim. Bu yüzden de acemiliğimi kim biraz dikkatlice baksa görebilirdi. Güzel sevememek, yenmeye çalıştığım bir hastalık gibi bazen nüksediyor, içimde nefes alabileceği bir sükunet bulduğunda hafifliyordu. Hafiflediği zamanlar, sinemada uzanıp elini tutuveriyordum, dondurma yerken dudağında kalan çikolata parçasını parmağımla alıp yiyordum, sokakta yürürken birden durup kalabalıklar içinde öptüğüm, arkadaşlarının yanında gidip göğsüne yaslanıverdiğim oluyordu. Kendimden umudumu kaybetmiyordum. Belki de sadece bu sabahın kimyası bozuktu. Bu hissin benimle ilgisi yoktu. Yine de ellerimden anlıyordum, bir şeyler yolunda gitmiyordu. Parmaklarım biraz atkımda dolaşıyor, saçlarımı sağdan sola dağıtıyor, su şişesinin etiketini söküyorlardı. Arada bir onları durdurabilmek için, kollarımı göğsümde çapraz yapıp bağlıyordum, nafile. Biraz sonra yine ekmek kırıntılarında dolaşan serçeler gibi oradan oraya uçuşuyorlardı.
Başka biri mi var, dedim birden.
Durup dururken.
Daha cümle ağzımdan çıkarken, tüm harflerin tek tek belini kırmak istedim. Mümkün olsa sesleri dilimle havada yakalayıp nereden çıktılarsa oraya geri sokuverecektim. Yapamadım. Bir an ikimiz de havada asılı kalan soruya baktık. O an her şey o kadar yavaş çekimde yaşanıyordu ki bunun ne kadar sürdüğünü kestirebilmek olanaksızdı. Belki o zaman diliminde 9:15 vapuru yanaşmıştı iskeleye ve yolcular paltolarının önlerini sıkı sıkı kapatarak başlarını öne eğmiş, rüzgarda savrularak işlerine varmışlardı. Belki bir sonraki vapur gelene kadar susup bakmıştık birbirimize. Belki biz orada öylece otururken mevsimler dönmüş, bir sonraki kış gelmişti. Gökyüzünde nereye gideceğini bilmeyen kelebekler gibi öbek öbek uçuşmaya başlayanlar da bir sonraki kışın karlarıydı. Ölmüştüm belki ben orada otururken. Bir sonraki hayatımda nasıl bir tesadüfler zinciriyse artık, yine aynı adamla aynı yerde oturuyor, çoktan soğumuş kahvemi her seferinde ağzıma götürüp içmeden masaya geri koyuyordum.
Hayalimde, bu soruya, hiç anlam veremeden bakmış, ağzına çarpık bir gülümseme yerleşmiş hemen sonra da kaşları çatılmıştı. Nereden çıkarıyorsun bunları, deyip yüklenecekti bana birazdan. Dönüşmekten en çok korktuğum kadın gibi davrandığım için, az sonra kendimden nefret etmeye başlayacaktım. Başımı öne doğru eğecek, sesimi çıkaramadan bardağın dibindeki iki damla buz gibi kahveyi bir dikişte içip bitirecektim. Seni aldattığımı nasıl düşünürsün, dedikçe, nasıl düşündüm gerçekten, diye uzun uzun düşünecektim. İşe giderken biraz buruk ayrılacaktık. Tüm gün beni bir kez bile aramayacaktı. En yakın arkadaşını öğle arasında arayıp, ben nerede yanlış yapıyorum da bu kadın bunca yıldan sonra hala bana güvenmiyor, diye dert yanacaktı. Bütün gün içim içimi yiyecek, ağzımı haddinden fazla sıcak çaylar ve kopkoyu kahvelerle terbiye edecek, dudaklarımı bütün gün kemirerek cezalandıracaktım. Akşam eve giderken manava uğrayıp, pırasa, taze soğan ve bolca dereotu alacaktım. Evdeki her eşyaya yemek kokusu sinecek, yeni tabakları sofraya koyacak, daha o gelmeden bir buçuk kadeh şarabı içip bitirmiş olacaktım. O yokken içli şarkılar dinleyip hüzünlenecek, beş dakikada bir saate bakacaktım. Beni arayacaktı arabayı park ederken. Hiçbir şey alma, kendin gel diyecektim. Kapıyı açınca sanki yıllardır birbirimizden uzaklarda yaşamışız gibi özlemle sarılacaktım. Bir sonraki sabah kafam göğsünde uyanacaktım. İçimdeki bir yer daha tamir olmuş olacaktı ve başka biri meselesinden bir daha asla bahsetmeyecektik.
Ona baktığımda kafası önüne düşmüştü. Yüzüme bakamıyordu. Benim göremediğim bir cevap yazılıymış gibi çamurlu ayak izlerimizin kuruduğu ahşap döşemeye gözlerini dikmişti. Ellerini nereye koyacağını bulamadıkça terastaki martılar bir yerden havalanıp başka bir yere konuyorlardı. Kapkara bulutlar üzerimizde toplanmıştı. Kar hızlanıyordu. Dışarıda kara yakalananlar kendilerini içeriye attıkça, kalabalık giderek artıyordu. İnsanlar ellerinde evrak çantaları, omuzlarında karların buz tuttuğu paltoları, şemsiyeleri, yerlere kadar atkıları, ceplerine tıkıştırdıkları eldivenleriyle akın akın etrafımızda birikiyorlardı. Hepsi kendine oturacak bir yer, alacak biraz hava, içlerini ısıtacak bir yudum kahve bulmaya uğraşıyordu. Giderek artıyorlar artıyorlar artıyorlardı. Biri gelip topuklu çizmesiyle ayağıma basıyor, annesinin elini tutan sarı montlu çocuk elindeki kekin kırıklarını eteğime döküyor, girecekleri sınavla ilgili son tekrarları yapan öğrencilerden iri olanı koltuğumun kolçağına kalçasını dayıyor, arkamda dikilen takım elbiseli adam kahvesini ağzına götürdükçe elinde tuttuğu paltosunun kenarını saçıma değdiriyor, yere kadar mantosunun önü hala sıkı sıkıya kapalı olan kız erkek tıraşı kesilmiş saçlarındaki karı silkelerken çıkardığı ıslak eldivenleri elime değiyor, içimi ürpertiyordu. Kalabalığın içinden ara ara hırlayan bir köpek sesi bile duyuluyordu. Yine de merdivenlerdeki ayak sesleri bitecek gibi değildi. Bütün şehrin kalabalığı etrafımızda toplanıyor olmalıydı. Nefes alamamaya başlayınca atkımı çıkarıp kucağıma koydum. Saçlarımı çantamın ön gözünde arayıp bulduğum lastikle topladım. Açılacak bir pencere görebilir miyim diye kalabalığın içine bakarken, evet, dedi. Evet, mi dedim. Dosdoğru yüzüme bakıp, evet, dedi. Başka biri var.
Etrafımızdaki tüm kalabalık o saniye yok oldu. İskeleden gelen vapur düdüğüne kafamı çevirip baktığımda, o kadar insanın bir vapura sığmaya çalıştığını, az önce yanımda dikilen sarı montlu çocuğun beresinin güverte korkuluklarına takılı olduğunu, öğrencilerin ders notlarının iskele turnikelerinin yanında yerde çamura bulanmış halde durduğunu gördüm. Her yer bir anda ıssızlaştı. Teras duvarlarındaki martılar bile kaybolmuştu. Gökyüzü bomboştu. Tek bir kahve höpürtüsü, simit çıtırtısı, ayakkabı tıkırtısı, köpek hırıltısı yoktu.
Dünyada kalan en son canlı ben olabilirdim.
Terasının alçak duvarlarındaki martıların tüylerini iyice kabartarak kürk mantolu orta yaşlı kadınlar gibi şüphesiz birini yahut bir saati bekledikleri ancak bize hiçbir ipucu vermedikleri bir kafedeydik. Buz gibi bir kış sabahıydı. Bulutların çamur rengine baktıkça içimden yatağa geri dönüp günlerce hiç kalkmadan uyumak geliyordu. Tabağımdaki sandviç ben kesip parçalara ayırdıkça, çoğalıyordu. Kahvemi üzerinden biraz içip biraz süt ekleyerek, karamel rengi bir bulamaca çevirmeyi başarmıştım. Yün atkımı çıkarmadığımdan boynumda sıcak bir el varmış gibi hissediyordum. Masalarda hep birbirimize mesafeli otururduk, yine öyleydik. Biri uzaktan bize baksa, az önce sırada beklerken tanıştığımızı ya da yer olmadığı için aynı masada oturduğumuzu düşünebilirdi. Benim karışımla ancak üç karış gelen mermer masanın iki yanındaki sandalyelerimiz ancak birbirine karşıt görüşlü iki grubun liselerde yaptıkları münazaralar esnasında görülebilecek şekilde konumlanmıştı.
Benim yüzümden.
Ben sevmeyi yirmi beş yaşından sonra bisiklete binmeyi öğrenen biri gibi zar zor öğrenmiştim. Bu yüzden de acemiliğimi kim biraz dikkatlice baksa görebilirdi. Güzel sevememek, yenmeye çalıştığım bir hastalık gibi bazen nüksediyor, içimde nefes alabileceği bir sükunet bulduğunda hafifliyordu. Hafiflediği zamanlar, sinemada uzanıp elini tutuveriyordum, dondurma yerken dudağında kalan çikolata parçasını parmağımla alıp yiyordum, sokakta yürürken birden durup kalabalıklar içinde öptüğüm, arkadaşlarının yanında gidip göğsüne yaslanıverdiğim oluyordu. Kendimden umudumu kaybetmiyordum. Belki de sadece bu sabahın kimyası bozuktu. Bu hissin benimle ilgisi yoktu. Yine de ellerimden anlıyordum, bir şeyler yolunda gitmiyordu. Parmaklarım biraz atkımda dolaşıyor, saçlarımı sağdan sola dağıtıyor, su şişesinin etiketini söküyorlardı. Arada bir onları durdurabilmek için, kollarımı göğsümde çapraz yapıp bağlıyordum, nafile. Biraz sonra yine ekmek kırıntılarında dolaşan serçeler gibi oradan oraya uçuşuyorlardı.
Başka biri mi var, dedim birden.
Durup dururken.
Daha cümle ağzımdan çıkarken, tüm harflerin tek tek belini kırmak istedim. Mümkün olsa sesleri dilimle havada yakalayıp nereden çıktılarsa oraya geri sokuverecektim. Yapamadım. Bir an ikimiz de havada asılı kalan soruya baktık. O an her şey o kadar yavaş çekimde yaşanıyordu ki bunun ne kadar sürdüğünü kestirebilmek olanaksızdı. Belki o zaman diliminde 9:15 vapuru yanaşmıştı iskeleye ve yolcular paltolarının önlerini sıkı sıkı kapatarak başlarını öne eğmiş, rüzgarda savrularak işlerine varmışlardı. Belki bir sonraki vapur gelene kadar susup bakmıştık birbirimize. Belki biz orada öylece otururken mevsimler dönmüş, bir sonraki kış gelmişti. Gökyüzünde nereye gideceğini bilmeyen kelebekler gibi öbek öbek uçuşmaya başlayanlar da bir sonraki kışın karlarıydı. Ölmüştüm belki ben orada otururken. Bir sonraki hayatımda nasıl bir tesadüfler zinciriyse artık, yine aynı adamla aynı yerde oturuyor, çoktan soğumuş kahvemi her seferinde ağzıma götürüp içmeden masaya geri koyuyordum.
Hayalimde, bu soruya, hiç anlam veremeden bakmış, ağzına çarpık bir gülümseme yerleşmiş hemen sonra da kaşları çatılmıştı. Nereden çıkarıyorsun bunları, deyip yüklenecekti bana birazdan. Dönüşmekten en çok korktuğum kadın gibi davrandığım için, az sonra kendimden nefret etmeye başlayacaktım. Başımı öne doğru eğecek, sesimi çıkaramadan bardağın dibindeki iki damla buz gibi kahveyi bir dikişte içip bitirecektim. Seni aldattığımı nasıl düşünürsün, dedikçe, nasıl düşündüm gerçekten, diye uzun uzun düşünecektim. İşe giderken biraz buruk ayrılacaktık. Tüm gün beni bir kez bile aramayacaktı. En yakın arkadaşını öğle arasında arayıp, ben nerede yanlış yapıyorum da bu kadın bunca yıldan sonra hala bana güvenmiyor, diye dert yanacaktı. Bütün gün içim içimi yiyecek, ağzımı haddinden fazla sıcak çaylar ve kopkoyu kahvelerle terbiye edecek, dudaklarımı bütün gün kemirerek cezalandıracaktım. Akşam eve giderken manava uğrayıp, pırasa, taze soğan ve bolca dereotu alacaktım. Evdeki her eşyaya yemek kokusu sinecek, yeni tabakları sofraya koyacak, daha o gelmeden bir buçuk kadeh şarabı içip bitirmiş olacaktım. O yokken içli şarkılar dinleyip hüzünlenecek, beş dakikada bir saate bakacaktım. Beni arayacaktı arabayı park ederken. Hiçbir şey alma, kendin gel diyecektim. Kapıyı açınca sanki yıllardır birbirimizden uzaklarda yaşamışız gibi özlemle sarılacaktım. Bir sonraki sabah kafam göğsünde uyanacaktım. İçimdeki bir yer daha tamir olmuş olacaktı ve başka biri meselesinden bir daha asla bahsetmeyecektik.
Ona baktığımda kafası önüne düşmüştü. Yüzüme bakamıyordu. Benim göremediğim bir cevap yazılıymış gibi çamurlu ayak izlerimizin kuruduğu ahşap döşemeye gözlerini dikmişti. Ellerini nereye koyacağını bulamadıkça terastaki martılar bir yerden havalanıp başka bir yere konuyorlardı. Kapkara bulutlar üzerimizde toplanmıştı. Kar hızlanıyordu. Dışarıda kara yakalananlar kendilerini içeriye attıkça, kalabalık giderek artıyordu. İnsanlar ellerinde evrak çantaları, omuzlarında karların buz tuttuğu paltoları, şemsiyeleri, yerlere kadar atkıları, ceplerine tıkıştırdıkları eldivenleriyle akın akın etrafımızda birikiyorlardı. Hepsi kendine oturacak bir yer, alacak biraz hava, içlerini ısıtacak bir yudum kahve bulmaya uğraşıyordu. Giderek artıyorlar artıyorlar artıyorlardı. Biri gelip topuklu çizmesiyle ayağıma basıyor, annesinin elini tutan sarı montlu çocuk elindeki kekin kırıklarını eteğime döküyor, girecekleri sınavla ilgili son tekrarları yapan öğrencilerden iri olanı koltuğumun kolçağına kalçasını dayıyor, arkamda dikilen takım elbiseli adam kahvesini ağzına götürdükçe elinde tuttuğu paltosunun kenarını saçıma değdiriyor, yere kadar mantosunun önü hala sıkı sıkıya kapalı olan kız erkek tıraşı kesilmiş saçlarındaki karı silkelerken çıkardığı ıslak eldivenleri elime değiyor, içimi ürpertiyordu. Kalabalığın içinden ara ara hırlayan bir köpek sesi bile duyuluyordu. Yine de merdivenlerdeki ayak sesleri bitecek gibi değildi. Bütün şehrin kalabalığı etrafımızda toplanıyor olmalıydı. Nefes alamamaya başlayınca atkımı çıkarıp kucağıma koydum. Saçlarımı çantamın ön gözünde arayıp bulduğum lastikle topladım. Açılacak bir pencere görebilir miyim diye kalabalığın içine bakarken, evet, dedi. Evet, mi dedim. Dosdoğru yüzüme bakıp, evet, dedi. Başka biri var.
Etrafımızdaki tüm kalabalık o saniye yok oldu. İskeleden gelen vapur düdüğüne kafamı çevirip baktığımda, o kadar insanın bir vapura sığmaya çalıştığını, az önce yanımda dikilen sarı montlu çocuğun beresinin güverte korkuluklarına takılı olduğunu, öğrencilerin ders notlarının iskele turnikelerinin yanında yerde çamura bulanmış halde durduğunu gördüm. Her yer bir anda ıssızlaştı. Teras duvarlarındaki martılar bile kaybolmuştu. Gökyüzü bomboştu. Tek bir kahve höpürtüsü, simit çıtırtısı, ayakkabı tıkırtısı, köpek hırıltısı yoktu.
Dünyada kalan en son canlı ben olabilirdim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)