Ş. sülalenin en küçüğüydü. Tabutun başında dikilen akrabalarına baktı ve ağlamaya başladı. Bunların, dedi, hepsinin ölümünü göreceğim ben.
Tabuttaki, çok da sevdiği biri değildi. Bir kez bile kucağına oturmamıştı küçükken. Düşününce, aklına onun da içinde olduğu tek bir çocukluk anısı gelmiyordu. Bazı insanlar sevmeyi öğrenemeden yaşlanıyorlardı. Bu da onlardan biriydi. Ömründe tek bir dişini çektirmeden, bir gün baş ağrısından kıvranmadan, ilaç içmeden, doktora gitmeden, acı çekmeden öldü. Evi yemyeşil yamaçlarına bakardı köyün. Sabahları horoz sesiyle uyanır, geceleri günün kararmasından sonra birkaç saat sayar, uyurdu. Her meyvenin dalından kopup gelenini yerdi. Herhangi bir yemeği yemesini engelleyen hiçbir sağlık sorunu olmadı. Canı ne isterse, o an ve istediği kadar yeme lüksüyle yaşadı. Eğer kilo alırsa pantolonunun düğmesini biraz daha yana dikerlerdi, o kadar. Para dediğinle pazara gidince köfte ekmek yer, kahve içerdi çınar ağacının altında. Bu yüzden de hırslarıyla kalbini karartmadı. Bazı korkular onun neslinde hiç var olmadı. Asla işssiz kalma korkusu yaşamadı. Tez stresi tanımadı. Yalnızlık nedir bilmedi. Evin kapısını bir kez anahtarıyla açıp girmedi. Kalabalıkla ve hayatın olağan akışında yaşadı. Yaşlanmak güç getirdi ona, saygı ve daha çok alaka. Bayramlarda ilk ziyaret edilen oldu böylece. Sofrada başköşeye oturdu. Herkes kaşık elinde onun başlamasını bekledi yemeklerde. Küsleri barştırma, anlaşmazlıklarda son sözü söyleme hakkı geldi yıllarla.
Ş. için ise cenazeden sonra, gelecek, kopkoyu bir ana dönüştü. Zamansız çalan her telefonda irkildi, ya kötü haberse diye tüyleri diken diken oldu. Geceleri evde yalnız başına oturup televizyon izlerken mutfakta duyduğu her tıkırtıdan korktu. Yatağından dışarıya bakarken her ağaç gölgesini başka bir hayalete benzetti. Her günün geçmesinden ürker, bu yüzden geceleri uyuyamaz, gündüzleri gülemez oldu. İçi hayata dair binbir çeşit kuşkuyla doldu. Sanki her gördüğü insan ona hayatıyla ilgili çok zor sorular soruyor, cevaplar dilinin ucunda eriyip, soluyordu. Sanki her gün aşılması zor engellerle doluydu. Her yere koşuyor ama tutmaya çalıştığı yerler, o gelmeden saatler önce kapılıyordu. Yağan kara, başlayan yağmura, yakan güneşe durmadan söyleniyordu. En son ne zaman bir meyveyi dalından koparıp yediğini hatırlamıyordu. Şimdi hangi sebzenin mevsimi, onu bile bilmiyordu. İçinde, bir kuş çıkmak için çırpınıyor, konduğu hiçbir dalda birkaç saniyeden fazla duramıyordu. Kafesinde yaşayan bir muhabbet kuşu olabilirdi bu da olsa olsa. Serbest bıraksa doğada yaşayamazdı, biliyordu. Serbest bırakamadığı şeylerin onu günden güne daha fazla boğduğunu hissediyordu.
Vapurlara biniyordu güneş batarken. İki yaka arasında amaçsızca gidip geliyordu. Kökünü topraktan çekip çıkarma hissi iyi geliyordu. Yine öyle bir tatil günüydü. İnsanın içini titreten, yüzünü tırmalayan şubat rüzgarına rağmen dışarıda oturuyordu. Herkes içerideki deri koltuklarda uyuklarken, o, denizden bir haber bekler gibi gözünü kırpmadan yarımadanın ilerisinde bir noktaya bakışlarını sabitlemiş, bekliyordu. Küçücük bir parçasını yiyebildiği simitten kopardığı parçaları martılara atarken, bir şey olacak gibi geliyordu ona. Birden beklenmedik bir şey olacak ve şu manzara, geri dönmemek üzere değişecekti. Kendisi de bu olayın tek şahidi olacaktı.
Martılardan birinin denize daldığı an, aklına bir anı geldi. Tabuttaki adamdı yine. Babasıyla bahçede konuşuyorlardı. Tahta sandalyelerden birinin arkalığı kopmuştu. Onda babası oturuyordu. Dut ağacının hemen altında. Tam mevsimiydi. Olgunlaşan dutlar ağaçtan düştükçe, yerde ölmüş gibi kan revan içinde yatıyorlardı. Simsiyahlardı. Ş., o anın kokusunu hatırlıyordu. Havanın sıcaklığını. Bulutların yerini hatırlıyordu gökte. Tabuttaki adamın yerinden kalkıp, ağacın bir dalından kopardığı dutu kendisine verdiğini. Saçlarını okşadığını. Adamın boyunun ne kadar uzun olduğunu. Ayağının altındaki toprağın yumuşaklığını. Ellerinin duttan nasıl boyandığını. Gülüşünün sesini anımsıyordu. Sanki içindeki o neşeli duygu, tam şimdi, somut bir varlık gibi ellerinde duruyordu. Uçup gitmesin diye bir elini diğeriyle tuttu.
Gülümsedi.
İçindeki kötü şeyler küçülüp, kayboluyor ya da iyi şeylerle yer değiştiriyor olmalıydı.
27 Aralık 2012 Perşembe
18 Aralık 2012 Salı
Bu sabah
Bu sabah mutsuz uyandım. Aslında çoğu sabah mutsuz uyanıyorum. Sabahları pek sevmiyorum belli ki. Karanlık sabahları daha da sevmiyorum. Karanlığa bakan odaları, hiç. Bu şehrin sokakları, penceresi olmayan odalar gibi, der Dostoyevski Saint Petersburg için. Gelip İstanbul'un daracık, evlerin birbirine sarılma mesafesinde olduğu sokaklarını görseydi, bir köşede oturur, ağlardı.
Aslında ikiyüzlülük bu yaptığımız. Biz Galata' nın eski evlerinden birinde doğmadık. Hepimiz Anadolu'nun bir köşesindeki ferah evlerimizden bakabilirdik sokaklara. İstemedik. Bizi Beyoğlu sokaklarına kelepçelemediler. Büyük Postane'nin merdivenlerine gömülü değil ayaklarımız. Bebekteki banklardan boğaza bakarken aniden kalkıp gidebiliriz. Bizi burada kimse zorla tutmuyor. Yokuşlarından şikayet ettiğimiz semtler, şu an bir otobüse binip gitsek, bizi bir an bile özlemezler. Terk edip gidenleri de, aşık olup bir ömür ayaklarının dibinde oturanları da umursamaz bu şehir, kabul edelim. Oysa bizim ona olan hislerimiz, gittiğimiz mesafeyle ters orantılı bir hızla çıkar su yüzüne. En nefret ettiğimiz ne varsa, iki gün sonra delice içinde olmak isteriz.
Serseri bir adama bizi sevmediğini bile bile aşık olmak gibi burada yaşam. Azıcık okşasa yaptığı tüm saçmalıkları unutuyoruz. Bize doğru attığı ilk adımda, kimbilir kaçıncı kez, kapısında buluyoruz kendimizi. Çok kolay affediyoruz. Yine de öfkemiz hiç geçmiyor ona. O, niye bize aşık değil ve ne yapsak aşık olmuyor diye deliriyoruz. Asla yapmam dediğimiz ne varsa yaptığımız halde yetmiyor ya ona, çıldırmak üzereyiz. Terk edip gidemiyoruz, gidemedikçe kendimizden nefret ediyoruz. Mutluluğun da üzüntünün de en ucu neresiyse, oraya asılmışız yakalarımızdan. Efsunlanmış gibi manzaraya bakıyoruz. Kapıyı vurup gitmemek için her gece binlerce bahane üretiyoruz.
Bu sabah mutsuz uyandım. Aslında çoğu sabah mutsuz uyanıyorum. Bu sabah normalden daha mutsuzum belli ki. Annemi aradım. Uyuyormuş, uyandırdım. İki dakika konuşup, kapattım. Koyu bir kahve yaptım. İçemedim. İçine bolca süt koydum. İçerken, benim için değişme, diye fısıldadım fincana. Kimse için değişme aslında. Cevap vermedi gibi geldi bana. Önümde nefeskesen yokuşlar var. Yuvarladım birinden aşağıya. Hızlıca gidip çarptı kaldırımın betonuna. Kolaysa, hem değişme hem kırılma diye bağırdım ardından da.
Aslında ikiyüzlülük bu yaptığımız. Biz Galata' nın eski evlerinden birinde doğmadık. Hepimiz Anadolu'nun bir köşesindeki ferah evlerimizden bakabilirdik sokaklara. İstemedik. Bizi Beyoğlu sokaklarına kelepçelemediler. Büyük Postane'nin merdivenlerine gömülü değil ayaklarımız. Bebekteki banklardan boğaza bakarken aniden kalkıp gidebiliriz. Bizi burada kimse zorla tutmuyor. Yokuşlarından şikayet ettiğimiz semtler, şu an bir otobüse binip gitsek, bizi bir an bile özlemezler. Terk edip gidenleri de, aşık olup bir ömür ayaklarının dibinde oturanları da umursamaz bu şehir, kabul edelim. Oysa bizim ona olan hislerimiz, gittiğimiz mesafeyle ters orantılı bir hızla çıkar su yüzüne. En nefret ettiğimiz ne varsa, iki gün sonra delice içinde olmak isteriz.
Serseri bir adama bizi sevmediğini bile bile aşık olmak gibi burada yaşam. Azıcık okşasa yaptığı tüm saçmalıkları unutuyoruz. Bize doğru attığı ilk adımda, kimbilir kaçıncı kez, kapısında buluyoruz kendimizi. Çok kolay affediyoruz. Yine de öfkemiz hiç geçmiyor ona. O, niye bize aşık değil ve ne yapsak aşık olmuyor diye deliriyoruz. Asla yapmam dediğimiz ne varsa yaptığımız halde yetmiyor ya ona, çıldırmak üzereyiz. Terk edip gidemiyoruz, gidemedikçe kendimizden nefret ediyoruz. Mutluluğun da üzüntünün de en ucu neresiyse, oraya asılmışız yakalarımızdan. Efsunlanmış gibi manzaraya bakıyoruz. Kapıyı vurup gitmemek için her gece binlerce bahane üretiyoruz.
Bu sabah mutsuz uyandım. Aslında çoğu sabah mutsuz uyanıyorum. Bu sabah normalden daha mutsuzum belli ki. Annemi aradım. Uyuyormuş, uyandırdım. İki dakika konuşup, kapattım. Koyu bir kahve yaptım. İçemedim. İçine bolca süt koydum. İçerken, benim için değişme, diye fısıldadım fincana. Kimse için değişme aslında. Cevap vermedi gibi geldi bana. Önümde nefeskesen yokuşlar var. Yuvarladım birinden aşağıya. Hızlıca gidip çarptı kaldırımın betonuna. Kolaysa, hem değişme hem kırılma diye bağırdım ardından da.
4 Aralık 2012 Salı
Çam ormanı
Paçaların yere değdi senin, dedi kız.
Adam önce kızın neden bahsettiğini anlayamadı. Sonra hatırladı. Evet, doğru, dedi. Üzerindeki eşofmanı çıkardı. Hızlı hızlı yorganın altında pijamalarını aradı. Çiçekli yumuşatıcı kokan pijama altını giydi. Eşofmanı, onunla ne yapacağını bilemiyormuş gibi, elinde tuttu. Sonra yatağın yanındaki sandalyenin arkasına dikkatlice koydu. Hareketlerinde hep bir tedirginlik vardı. Kız bir yandan yatakta uzanmış, kitabını okurken, belli etmemeye çalışarak adamın her hareketini gözlüyordu. Adam çorabının tekini çıkardı. Elinde çorapla dikilirken bütün kurallar tek tek aklına geldi. Kızın yatağı sanki tüm dünyadan ayrı bir yerdi. Çok temiz bir şekilde ve yalnızca yatak kıyafetleriyle girilebilirdi yatağa. Aksi imkansızdı.
Sıkıntıyla, çıkardığı çorabı geri giydi. Az önce giydiği pijama altını dikkatlice çıkardı, yatağın üzerine koydu. Banyoya gitti. Önce duşa girdi, ayaklarını yıkadı. Islak ayaklarıyla bu defa yere basmadan nasıl yatağa geri döneceğini düşündü. Banyo kapısının yanındaki terlikleri gördü. Duştan çıkıp terlikleri almaya gitti. Yere bastığı için duşa dönüp ayaklarını tekrar yıkadı. Duşun içinde durup, suların ayaklarından akmasını bekledi bir süre. Bu sırada üşüdü. Dışarıdan şimşek sesi duydu. Banyo penceresini sıkıca kapattı. Beklerken, duşun içinde bakınmaya başladı. Şampuanlara baktı önce. Geçenlerde şampuansız yıkanan saçların daha sağlıklı olduğunu okumuştu. Belki doğruydu ama bu kadar güzel kokamazdı o zaman saçlar. Açıp hindistan cevizli olanı kokladı. Bu değil, diye düşündü. Yeşil kapaklıyı açtı bu defa. Derin derin kokladı. İyice üşüdü bu arada. Silkeledi ayaklarını. Ayak tabanının yarısına gelen terliklerin üzerinde parmak uçlarında dikildi. Dişlerini fırçaladı. Aynada kendine baktı, gülümsedi.
İçinde hiç bilmediği bir his vardı. Bu kızlayken o kadar çok şeyi bir anda hissediyordu ki, yoruluyordu. Bütün gün denizde yüzdükten sonra gelen o tatlı yorgunluk gibi bir histi bu. Gidip hemen uykuya dalmak istiyordu yanında. Normalde olduğundan daha çok yemek yiyiyor, daha çok konuşuyordu onunlayken. Saatlerce koşmak istiyordu. Gece çok geç yattıkları zamanlarda bile sabah erkenden açılıyordu gözleri. Diş fırçasını yerine koydu. Çok uyduruk bir diş fırçasıydı bu. Dişetlerini acıtmıştı. Bir dahaki gelişimde diş fırçamı getirsem mi acaba, diye düşündü. Tekrar gülümsedi. Parmak uçlarında yatak odasına yürüdü. Yatağa oturdu. Pijama altını tekrar giydi. Kafasını kızın yastığına koydu. Kız kitabını okumaya devam ederken çenesini okşadı adamın. Yastık çam ormanları gibi kokuyordu. Hemen uykuya daldı. Yazın çamlarla çevrili bir koyda denize giriyordu adam rüyasında. Çocuktu daha. Elinde küreğiyle, denizin üzerinden yıllar sonraki bu ana bakıyordu. Kız adamın uykusunda gülümseyen dudaklarına dokundu. Sıkıca sarılıp ışığı kapattı.
Adam önce kızın neden bahsettiğini anlayamadı. Sonra hatırladı. Evet, doğru, dedi. Üzerindeki eşofmanı çıkardı. Hızlı hızlı yorganın altında pijamalarını aradı. Çiçekli yumuşatıcı kokan pijama altını giydi. Eşofmanı, onunla ne yapacağını bilemiyormuş gibi, elinde tuttu. Sonra yatağın yanındaki sandalyenin arkasına dikkatlice koydu. Hareketlerinde hep bir tedirginlik vardı. Kız bir yandan yatakta uzanmış, kitabını okurken, belli etmemeye çalışarak adamın her hareketini gözlüyordu. Adam çorabının tekini çıkardı. Elinde çorapla dikilirken bütün kurallar tek tek aklına geldi. Kızın yatağı sanki tüm dünyadan ayrı bir yerdi. Çok temiz bir şekilde ve yalnızca yatak kıyafetleriyle girilebilirdi yatağa. Aksi imkansızdı.
Sıkıntıyla, çıkardığı çorabı geri giydi. Az önce giydiği pijama altını dikkatlice çıkardı, yatağın üzerine koydu. Banyoya gitti. Önce duşa girdi, ayaklarını yıkadı. Islak ayaklarıyla bu defa yere basmadan nasıl yatağa geri döneceğini düşündü. Banyo kapısının yanındaki terlikleri gördü. Duştan çıkıp terlikleri almaya gitti. Yere bastığı için duşa dönüp ayaklarını tekrar yıkadı. Duşun içinde durup, suların ayaklarından akmasını bekledi bir süre. Bu sırada üşüdü. Dışarıdan şimşek sesi duydu. Banyo penceresini sıkıca kapattı. Beklerken, duşun içinde bakınmaya başladı. Şampuanlara baktı önce. Geçenlerde şampuansız yıkanan saçların daha sağlıklı olduğunu okumuştu. Belki doğruydu ama bu kadar güzel kokamazdı o zaman saçlar. Açıp hindistan cevizli olanı kokladı. Bu değil, diye düşündü. Yeşil kapaklıyı açtı bu defa. Derin derin kokladı. İyice üşüdü bu arada. Silkeledi ayaklarını. Ayak tabanının yarısına gelen terliklerin üzerinde parmak uçlarında dikildi. Dişlerini fırçaladı. Aynada kendine baktı, gülümsedi.
İçinde hiç bilmediği bir his vardı. Bu kızlayken o kadar çok şeyi bir anda hissediyordu ki, yoruluyordu. Bütün gün denizde yüzdükten sonra gelen o tatlı yorgunluk gibi bir histi bu. Gidip hemen uykuya dalmak istiyordu yanında. Normalde olduğundan daha çok yemek yiyiyor, daha çok konuşuyordu onunlayken. Saatlerce koşmak istiyordu. Gece çok geç yattıkları zamanlarda bile sabah erkenden açılıyordu gözleri. Diş fırçasını yerine koydu. Çok uyduruk bir diş fırçasıydı bu. Dişetlerini acıtmıştı. Bir dahaki gelişimde diş fırçamı getirsem mi acaba, diye düşündü. Tekrar gülümsedi. Parmak uçlarında yatak odasına yürüdü. Yatağa oturdu. Pijama altını tekrar giydi. Kafasını kızın yastığına koydu. Kız kitabını okumaya devam ederken çenesini okşadı adamın. Yastık çam ormanları gibi kokuyordu. Hemen uykuya daldı. Yazın çamlarla çevrili bir koyda denize giriyordu adam rüyasında. Çocuktu daha. Elinde küreğiyle, denizin üzerinden yıllar sonraki bu ana bakıyordu. Kız adamın uykusunda gülümseyen dudaklarına dokundu. Sıkıca sarılıp ışığı kapattı.
13 Kasım 2012 Salı
O an
Karmaşanın ortasında bir an geliyor.
Çok naif, rengarenk bir an.
Güzel ve uzun bir hayatın sonunda, kendi yatağında ölüyormuş gibi hissediyor insan. Yaşayacağı her şeyi doya doya yaşayıp bitirmiş gibi. Hayatının her gününü, ne kadar çok sevildiğini bilerek geçirmiş gibi. Sanki yıllardır planladığı bir seyahate çıkıyormuş gibi bir cuma akşam üzeri. İçinden ılık bir nehir akıp gidiyormuş ve içindeki tüm donmuş şeyleri çözüyor; uçları sivri şeyleri törpülüyormuş gibi.
Bazen karlarla kaplı bir göl kıyısı gibi bir an. Bazen yazın denize ilk girdiğiniz an gibi bir an. Yıllardır sevdiğiniz birini ilk kez öptüğünüz an. Yıllar önce gönderilmiş bir mektubu bulup, okuduğunuz an. Kaybettim sandığınız dolmakalemin kışlık ceketin cebinden çıkması gibi bir an. Karın yağdığını ilk kez gören bir sıcak iklim çocuğunun eline ilk kar tanesinin değdiği ve hemen eridiği o an. Bir yaz gecesi yıldızlı bir göğün altında yakılan son sigaradan çekilen ilk nefes gibi bir an.
Bu anlarla beraber insan durup derin bir nefes alıyor. Bunlar, çok koştuğunuz, çok üzüldüğünüz ya da saçınızı başınızı yolduğunuz bir zaman diliminden sonra, ansızın geliyorlar. Hiç geçmeyecek sandığınız kalp kırıklıklarının biraz ilerisinde, köşeyi dönüp pat diye size çarpıyorlar. Artık hiç gelmeyeceğini sandığınız birisi gibi geliyorlar gelince.
O duyguyu sarıp sarmalayın. İçinizde onu koruyacak bir yer inşa edin. Elinden, saçından, neresinden yakalarsanız tutun. O yerine oturunca yanan bir ampul gibi. Ucu aydınlığa varan bir tünelden çıktığınızda ansızın gözlerinizi kamaştıran ışık gibi.
Kaybetmeyin.
Ne onu, ne de ona olan umudunuzu.
Çok naif, rengarenk bir an.
Güzel ve uzun bir hayatın sonunda, kendi yatağında ölüyormuş gibi hissediyor insan. Yaşayacağı her şeyi doya doya yaşayıp bitirmiş gibi. Hayatının her gününü, ne kadar çok sevildiğini bilerek geçirmiş gibi. Sanki yıllardır planladığı bir seyahate çıkıyormuş gibi bir cuma akşam üzeri. İçinden ılık bir nehir akıp gidiyormuş ve içindeki tüm donmuş şeyleri çözüyor; uçları sivri şeyleri törpülüyormuş gibi.
Bazen karlarla kaplı bir göl kıyısı gibi bir an. Bazen yazın denize ilk girdiğiniz an gibi bir an. Yıllardır sevdiğiniz birini ilk kez öptüğünüz an. Yıllar önce gönderilmiş bir mektubu bulup, okuduğunuz an. Kaybettim sandığınız dolmakalemin kışlık ceketin cebinden çıkması gibi bir an. Karın yağdığını ilk kez gören bir sıcak iklim çocuğunun eline ilk kar tanesinin değdiği ve hemen eridiği o an. Bir yaz gecesi yıldızlı bir göğün altında yakılan son sigaradan çekilen ilk nefes gibi bir an.
Bu anlarla beraber insan durup derin bir nefes alıyor. Bunlar, çok koştuğunuz, çok üzüldüğünüz ya da saçınızı başınızı yolduğunuz bir zaman diliminden sonra, ansızın geliyorlar. Hiç geçmeyecek sandığınız kalp kırıklıklarının biraz ilerisinde, köşeyi dönüp pat diye size çarpıyorlar. Artık hiç gelmeyeceğini sandığınız birisi gibi geliyorlar gelince.
O duyguyu sarıp sarmalayın. İçinizde onu koruyacak bir yer inşa edin. Elinden, saçından, neresinden yakalarsanız tutun. O yerine oturunca yanan bir ampul gibi. Ucu aydınlığa varan bir tünelden çıktığınızda ansızın gözlerinizi kamaştıran ışık gibi.
Kaybetmeyin.
Ne onu, ne de ona olan umudunuzu.
30 Ekim 2012 Salı
Pervasız.
Her kararını aklıyla vermekle övünen bir neslin çocuklarıyız, diye bu mutsuzluğumuz.
Uzun uzun düşünüp, kalbi yenik düşürecek bahaneler üretmekten bitap düşüyoruz. Çok derinlerde bir yerlerde, aslında ne aradığımızı biliyoruz. Sadece onları bulacağımız yerlere gitmeye cesaret edemiyoruz. En çok istediğimiz şeylerden, sesini duyduğumuz ama göremediğimiz korkunç masal kahramanları gibi ürküyoruz. Her sabah bulduklarımızı, gece yarısıyla beraber kaybediyoruz. Her günün sonunda yenik düşenler hanesine adımızı yazdırıyoruz. Tam uykuya dalmadan önce, içimiz sıkılıyor. Alın yazısı, olmadı, diyoruz. Avunuyoruz.
İsimlerini bir bir bildiğimiz duyguları hissedemiyoruz. Gölgesinde uyuduğumuz ağacın yaprağına değemiyoruz. Hepimiz durmadan sürgün veren ağaçlarken, havuç gibi sebzelere dönüştük. Havaya üfleyip hafiflemek varken içimizden geçenleri, toprağa doğru biriktiriyoruz. Bir anda yeşerip, aniden çürüyoruz. İçimizdeki bir yere saplanıp kalmışlıktan kendimizi kurtaramıyoruz. Bir havucun hisleri ne kadardır bilemiyorum ama biz kendi günlük rotalarımıza prangalıyız, düşündüğümüz şeylerin yarısı kadar bile olan biteni hissedemiyoruz. Kendimizi günlük heveslerden kırbaçlarımızla terbiye edip, mutluyuz zannediyoruz.
Oysa hayatın içinde hissettiğimiz anlar kadar varız. Manzaraya ne kadar baksak yine de aklımıza kazıyamıyoruz. Sonsuza kadar saklamak istediğimiz anları bile ertesi gün unutmaya başlıyoruz. Halbuki kalple her anı ayrı ayrı damıtıyoruz. Yıllar sonra hep onun şişesinden çıkan kokularda sarhoş oluyoruz. Yıllardır içeride ne saklandıysa, geceleri onunla rüyalarda geziyoruz. Bazı geceler aklın ne işe yaradığını bile hatırlayamıyoruz. O zamanlar hafifliyoruz. Kanımız ısınıyor. Sessizce gülümsüyoruz. Yine de büyük harflerle ağlayamıyor ve kimseler duymuyormuş gibi içimizden gelerek gülemiyoruz. Toplasak bir defter sayfası bile etmez kahkahalarımız. Belki de sadece ölüm gibi anlarda pervasızız.
Bu yüzden ıssız odalarda bu kadar patavatsızız.
11 Ekim 2012 Perşembe
Tecrübeyle sabit.
Geçen gün S. ile şantiyeye gittik. Şantiye her zaman toz duman, pis kokan, üşüten, terleten ama illaki yoran bir yerdir. Deniz kıyısında ya da dağ başında, dört duvar halde ya da koltuklarına oturmuş çaylarını yudumlayan insanlarla dolu olması fark etmez. İster on dakika ister on gün kalın, dönüşte o günkü enerjinizi bitirmiş olursunuz. Şantiyeye gitmek aynı zamanda günlerce çizdiğiniz projelerin ustaların hayal gücüyle neye dönüştüğünü görmek demektir. Aynı zamanda da kafanızdan çıkarıp masaya koyduğunuz, en olmaz dediğiniz fikirlerin bile gerçeğe dönüştüğünü görmektir. Yine de ayakkabılarınızın berbat olması yine de saçlarınıza tozun, talaşın, boyanın yapışıp kalmasıdır. Buna rağmen severiz şantiyeyi. Gider içinde kayboluruz.
Şantiyeden dönünce hep çok acıkırız. S. hemen tost yemeği teklif eder. Bir an bile duraksamadan kabul ederim. Tostlarımızla bahçeye çıkar, ağaçlara doğru otururuz. Yoldan geçen yaşlı yüzlere ve kedilere bakarız. Bizim sokağımız bu ikisinden başka bir şeye bakmaz. Sırtı kalabalığa, gürültüye dönüktür. Mevsimi ağaçlardaki meyvelerden takip ederiz. Ahşap iskemlelere oturunca sırtımızı güneşe veririz. Arada bir, yanımızda tüm şımarıklığıyla bekleyen kedilere birer lokma ekmek veririz. Gerçekten bir gün bizimle konuşacaklarına inanır, güleriz. Yoldan geçenlerin hepsiyle ilgili bir şeyler biliriz. Bazılarına içten üzülür bazılarına aldırmaz, geçeriz.
Geçen gün yine bahçede oturmuş, tostumun son lokmasını kara kediye verirken, tanımadığımız yavru kediler doluştu bir anda etrafımıza. Biri diğerlerinden ayrı durmuş etrafında durmadan dönüyordu. Çılgınlar gibi kendi kuyruğunu yakalamaya uğraşmasına önce güldük. Sonra hiçbirimizin o kediden farkı olmadığına karar verdik. Nasıl ki yavru kediye annesinden o kuyruğun asla yakalanamayacağı bilgisi geçmediyse, bize de geçmiyor. Geçse de umursanmıyor. Her şey, birinin yaşadığından görerek değil de kişisel tecrübelerle kafamıza vura vura öğreniliyor. Hayatta yaşayıp görmek esas. Öyle olmasa insanlık hala aşık oluyor, hala kıskançlıklar içinde kıvranıyor, hala ömür boyu birinin onu sevebileceğine inanabiliyor olmazdı. Bunlarla uğraşılacağına güneş sistemindeki tüm gezegenlerin envanteri çıkarılmış, hayvanların konuştuğu diller çözülmüş, ölümsüzlük ilaçları çoktan ağrı kesici gibi satılıyor olurdu.
Bizde geçmişten ders çıkarma kabiliyeti yok. Kesin.
Şantiyeden dönünce hep çok acıkırız. S. hemen tost yemeği teklif eder. Bir an bile duraksamadan kabul ederim. Tostlarımızla bahçeye çıkar, ağaçlara doğru otururuz. Yoldan geçen yaşlı yüzlere ve kedilere bakarız. Bizim sokağımız bu ikisinden başka bir şeye bakmaz. Sırtı kalabalığa, gürültüye dönüktür. Mevsimi ağaçlardaki meyvelerden takip ederiz. Ahşap iskemlelere oturunca sırtımızı güneşe veririz. Arada bir, yanımızda tüm şımarıklığıyla bekleyen kedilere birer lokma ekmek veririz. Gerçekten bir gün bizimle konuşacaklarına inanır, güleriz. Yoldan geçenlerin hepsiyle ilgili bir şeyler biliriz. Bazılarına içten üzülür bazılarına aldırmaz, geçeriz.
Geçen gün yine bahçede oturmuş, tostumun son lokmasını kara kediye verirken, tanımadığımız yavru kediler doluştu bir anda etrafımıza. Biri diğerlerinden ayrı durmuş etrafında durmadan dönüyordu. Çılgınlar gibi kendi kuyruğunu yakalamaya uğraşmasına önce güldük. Sonra hiçbirimizin o kediden farkı olmadığına karar verdik. Nasıl ki yavru kediye annesinden o kuyruğun asla yakalanamayacağı bilgisi geçmediyse, bize de geçmiyor. Geçse de umursanmıyor. Her şey, birinin yaşadığından görerek değil de kişisel tecrübelerle kafamıza vura vura öğreniliyor. Hayatta yaşayıp görmek esas. Öyle olmasa insanlık hala aşık oluyor, hala kıskançlıklar içinde kıvranıyor, hala ömür boyu birinin onu sevebileceğine inanabiliyor olmazdı. Bunlarla uğraşılacağına güneş sistemindeki tüm gezegenlerin envanteri çıkarılmış, hayvanların konuştuğu diller çözülmüş, ölümsüzlük ilaçları çoktan ağrı kesici gibi satılıyor olurdu.
Bizde geçmişten ders çıkarma kabiliyeti yok. Kesin.
17 Eylül 2012 Pazartesi
Yardımcı olabilir miyim?
Hayır, yardımcı olamazsınız. Sadece vitrinlere bakıyorum ben. Buralarda oyalanıyorum. Gidecek çok daha uzun yollarım var. Nasıl bir şey aradığımı, inanın ben de bilmiyorum. Bilsem de bunu size tarif edecek zamanım yok. Gereksiz yere, sürekli özür dilemeyin. Ne olur yüzüme bakmadan teşekkür hiç etmeyin. Birbirimiz için yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Birilerinden hayat boyu aldığımız borçlar silindi. Bize yapılan her kötülüğü biriktirdiğimiz kötü kokulu plastik sürahinin dibi delindi. Herkesin vicdanı sıfırlandı ve şartlar eşitlendi. Şimdi tekrar sormak isterseniz sorun. Ama inanın cevaplarım değişmez.
İsterseniz birbirimiz için gidilecek yolları kısaltalım. Yapabileceğimiz tek iyilik bu. Ama iyiliklerin bir yerde ödüllendirileceği gibi bir düşünceye kapılmayın. Bu yapılıp unutulacak bir şey. Bir gün size bunun için geri döneceğimi düşünmeyin. Çok yalnız bir anınızda bu anı hatırlayıp beni aramaya kalkışmayın. Düşündükçe kafanızdaki anıları, canınızın istediği gibi baştan şekillendirip, öyle yaşanmış sanmayın. Hislerle yaşamadığımız bu anları derinleştirip, orada kendinizi boğmayın. Hayır, ne olur adımı sormayın. Şu an dünyanın var olmayan bir parçasında, birbirine ilk ve son kez dokunan iki insan olalım.
Dünyanın burasında, herhangi bir şey iki kez aynı şekilde yaşanamaz. Bir kişi ikinci kez aynı şekilde öpülemez. Hiçbir elma, aynı tadı alarak iki kez ısırılamaz. İki tane hayat yaşanacağına inanılmaz. İyi ya da kötü olunamaz. Yarın nasıl olsa yine görüşürüz rehavetine kapılınmaz. Yarına inanılmaz. Her an tek bir kez ve bir daha unutulmamak üzere yaşanır. Yaşanır, bir kez bakılır ve paramparça ortalığa saçılır. Giyilen kıyafetlerin cebi olmaz. Bir şeyleri yanında götürme hevesi hoş karşılanmaz. Lütfen beni tekrar gördüğünüzde tanımayınız.
Hayır, yardımcı olamazsınız.
Dünyanın burasında ve her yerinde, ağlarken ve ölürken yapayalnızız.
İsterseniz birbirimiz için gidilecek yolları kısaltalım. Yapabileceğimiz tek iyilik bu. Ama iyiliklerin bir yerde ödüllendirileceği gibi bir düşünceye kapılmayın. Bu yapılıp unutulacak bir şey. Bir gün size bunun için geri döneceğimi düşünmeyin. Çok yalnız bir anınızda bu anı hatırlayıp beni aramaya kalkışmayın. Düşündükçe kafanızdaki anıları, canınızın istediği gibi baştan şekillendirip, öyle yaşanmış sanmayın. Hislerle yaşamadığımız bu anları derinleştirip, orada kendinizi boğmayın. Hayır, ne olur adımı sormayın. Şu an dünyanın var olmayan bir parçasında, birbirine ilk ve son kez dokunan iki insan olalım.
Dünyanın burasında, herhangi bir şey iki kez aynı şekilde yaşanamaz. Bir kişi ikinci kez aynı şekilde öpülemez. Hiçbir elma, aynı tadı alarak iki kez ısırılamaz. İki tane hayat yaşanacağına inanılmaz. İyi ya da kötü olunamaz. Yarın nasıl olsa yine görüşürüz rehavetine kapılınmaz. Yarına inanılmaz. Her an tek bir kez ve bir daha unutulmamak üzere yaşanır. Yaşanır, bir kez bakılır ve paramparça ortalığa saçılır. Giyilen kıyafetlerin cebi olmaz. Bir şeyleri yanında götürme hevesi hoş karşılanmaz. Lütfen beni tekrar gördüğünüzde tanımayınız.
Hayır, yardımcı olamazsınız.
Dünyanın burasında ve her yerinde, ağlarken ve ölürken yapayalnızız.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)